Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 2
 Bugünkü Ziyaret 69
 Toplam Ziyaret 1091926

 
İDEOLOJİK DEVLET VE ANAYASA
Artık sivilleşme gündeme gelmiştir. Anayasa, vesayetlerden ve idologlardan kurtulacak ve sivil bir anayasa hüviyetini kazanacaktır. Tıpkı dinî düşünce gibi. Onu da vesayetlerden ve ideologlardan kurtarma savaşını da vermemiz gerekmektedir. Kayyım Din... Yani sivilleşmiş din...

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İNANCI DIŞA VURMADA BAŞÖRTÜSÜ
Başörtüsü siyasî İslam için önemli bir miaddır, ama herşey değildir. Konunun ana teması, iyi-kötü değer yargılarının dışa vurulması açısından "Kader" konusu olmaktadır. Biz başörtüsü konusunda, ikinci soru olarak özneye soracağımız veya bizim cevap arayacağımız konu, namusluluk oranı, evlenip çoluk-çocuk, ev-bark sahibi olma eğilimi, çocukların yetiştirilmesinde Asr-ı Saâdet dönemini değer yargılarına duyulan özlemin sınırları olmalıdır. Açık başlı ve dekolte kıyafetli, ama dürüst ve yukarıda saydığımız iyi değerlerine sahip kadın,Kürt de olabilir, Ermeni kadın da olabilir. Birbirini seven, aynı topluma açık sosyal kulüpte bir araya gelme eğilimini gösteren, çarşı-pazarda bir araya geldiklerinde selamlaşıp şakalaşabilen, ortak değer yargıların paylaşmında birbirine saygılı olabilen kadınların başörtüsü problemi ikinci sıralarda yer alabilir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


KEMALİST EĞİTİMDE HZ MUHAMMED SAV
Sosyal Tarih, tekerrür eder. Her çağda ve her kendisine uygun sosyal ortamda tepreşir. Asr-ı Saâdet çağı, aynısıyla yaşanabilir. İstanbul'u fethedebilecek veya Malazgirt Meydan Savaşını yaşayan ve bizlere de yaşatan İslam Kuşağı yeniden canlandırılabilir. Nemrutlar, Firavunlar her çağda yaşatılmıştır. Tıpkı 1931-1941 çağının Müslümanlarına Kemalizm adı altında yaşatılması gibi. Ama o çağdaki Müslüman ecdadın torunlarının, siyasî oylarıyla Asr-ı Saâdet çağını yaşatma savaşı vermeleri gibi.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


FAŞİZM VE İSLAM
Seçimler deyip geçmeyin; siyasî meydanlara çıkabilen karizma sahibi kurmay kadrolar, siyasî tanıtımlarıyla 21. yüzyıl insanına siyasî İslam'ı yeniden tanıtabilirler. Dünya Müslümanlığı, İslam'ın siyasallaştırılmasını istemektedir. İslam'ı, sadece kul-Allah arası manevî bir bağ olduğunu, sadece beş vakit namazın; hiç önemli değil, profan ve ideolojik devletin emrettiği biçimdeki cemaatle veya bireysel olara kılınsın, hiç önemli değil, kılınması yeterlidir. Sen oruç tut ve bir yılda 30 gün oruç tut da hiç önemli değil, yeter ki sahur-ıftar arası yeme, içme, gıybet etme, komşunun haklarına saygı göster yeter. Iftarlarına kimleri davet etmişsin, kimlerin ıftar davetlerine katılmışsın. O davetleri kimler düzenlemiş. Oruç tutmayan büyük adamların da ıftar davetlerini hiç kaçırmamışsın. Önemli değil, bu davetlere katılmalar, 30 günlük oruç ibadetine karıştırlamaz. Teravih namazlarını da 30 günlük oruç ibadeti kapsamına alamazsın. Teravih namazı gayri müekked sünnet olan namazlardandır. cemâatle kılınması da gerekmez. Evinin köşesinde de kılabilirsin. Allah cc sana neden kılmadığın diye sormaz.

Oysa oruç, namaz kadar siyasidir ve sahur-ıftar arası aç ve susuz durmaktan ibaret değildir. Esas oruç, toplumsal yönüyle tamamlanan oruçtur. Toplumsal yönünü de toplu dualar ve söylenen dinî marşlar tamamlamaktadır. bu toplu dua ve diğer dinî törenlerin saatleri, ıftar zamanı ve teravihler olarak ayarlanmıştır. Bu oruç tamamlayıcı iki toplumsal tören ibadeti, selefî bir Müslüman için hiç önem taşımamaktadır. Ama siyasî Müslüman için daha önemli olan bu iki ibadet tamamlayıcı öğedir. İşte İslam'ın sosyalleşmesi önemlidir ve siyasî Müslüman için çok önemlidir. işte ibadetin sosyal yönünne ağırlık verdiğin zaman "İslamoFaşist" kimliğine aday sayılıyorsunuz.

Haccın da siyasî İslam için çok büyük önemi vardır. Hacc ibadeti, sadece tavaf, sa'y, vakfe, şeytan taşlama ve göklere yükselen tekbir marşlarıyla sona eren ibadet değildir. Hacc ibadetinin siyasî boyutu da bir bakıma halk kongresi olmasıdır. Tüm İslam ülkelerinin üst düzey siyasi irade kadroları çeşitli ticaret ve edebiyat fuarlarına katılacaklar. Festivaller düzenlenecek ve üst düzey spor şampiyonlarına katılacaklardır, toplu katılımları gerekmektedir. Bu konuda en büyük görev ve yetki ve sorumluluk haciları örgütleyen delillere yüklenmektedir. Bunlar, haci adaylarına sadece yol göstermek, sağlık ve günlük yaşamlarını düzenlemek yanında, esas görevleri, çeşitli İslam ülkelerinin haci delilleriyle ortak hareket etmek, diğer İslam ülkelerinin gençlik hareketleri ve sinema tiyatro gösterileri, ticaret fuarları gösterimlerinin öncü rehberliğini yapmak, kendi haci adaylarını diğer İslam ülkesi hacılarıyla tanıştırmak,ortak gösterimlerine katılmalarını sağlamak vb dir.

İşte böyle bir hacc anlayışı da "İslamofaşist"in ana maddesi olmaktadır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


GENETİK PARANOYA
Sayın Sosyolog Taha Akyol'un yazısı kelam ilmi açısından bizlere bazı gerçekleri açıkladığından bu yazıyı alıntı yaptım. Kelam, siyasî İslam tarihi demektir. Siyasî eliişeler yaniden biçimlrndikçe, kelam bilim tarihinde de bazı terim ve kavramlar, siyasî gelişmeler çerçevesinde değişitirilmesi gerekmektedir. İlk önce kelam düşünce tarihinde "İmam" kimdir ve hangi yetkilerle donatılmıştır? İslam düşünce tarihinde bu sorunun cevabını net bulamazsınız. Neden? Çünkü İslam tarihi boyunca dünya siyaset literatürü değişmiştir. Bugünkü siyaset felsefesinde ve kurucu felsefesinde de din ve laiklik, ahlak ve hukuk ilkeleri ayırımı, demokratik seçme ve seçilme ilkeleriyle kelamdaki "ef'âl-i ibad" temel ilkesi net tanımlanmamıştır. Özellikle imam ve halife kavramları ele alınmalıdır. Bu ikisi de çağımızdaki Cumurbaşkanlığı yetki ve yükümlülük alanlarını tesbit ve tayin atrtışmaları kapsamında ele alınmalıdır. Yani alıntı yaptığımız bu yazı, bize kelam ilmindeki imam ve halife kavramını yeniden ele alma gereğini duyurtmaktadır. Anayasanın başlangıç bölümünü oluşturan bu temel ve devrim ilkeleri hiçbir zaman tanımlanmamıştır ve tanımlanamaz da. Ancak yorumlanırlar, uluslararası bilim-siyaset kongrelerinde tartışılır ve çağa göre geliştirilirler. Burada aklımıza İslam'ın edille-i şer'iyyesinden olan "icmâ'-ı ümmet" ilkesi gelmektedir. İcmâ'-ı ümmet uluslararası siyaset kongresi demektir. Bu ilke neden çalıştırılamıoyr? Çünkü Allah'ın cc peygamberlerine tanımadığı olağanüstü yetkileri biz mezhep imamlarına daha aşırı biçimde yetkiler tanıyoruz. İşte bugünkü sayın Prof Dr Yaşar Üskül'ün dillendirdiği "Atatürk ilkeleri" konusu İslam'ın icmâ'-ı ümmet ilkesini aklımıza getirmektedir. T. C.'nin anayasasının başlangıç bölümünde yerini bulan: laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti ilkelerini hiç değiştirmeden alırız. Ama "Kemalizm" sözcüğünü kutsallaştıramayız. Atatürk, kendi döneminde bu ilkeleri uygulamış ve ölmüştür. "Benim naçiz bedenim toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır". fermanı bize yetmektedir. Aynı biçimde Hz Peygamberimiz SAV deVeda hutbesinde: "Artık bu yıldan sonra ben aranızda olmayacağım. Size iki şey bırakıyorum: Kur'an ve benim sünnetim" buyurmuştur. Bu iki ferman ve buyruk siyasî açıdan birer miattır ve özdeş mesajlardır. Eğer "Kemalizm" veya "Atatürk ilkeleri" adı altında, anayasa içinde dayatma yapılamaz. Bu devrim ilkeleri konmuştur. Siyasî geleceğimizi, bazı kutsallaştırılmış isimlerle ipotek latına alamayız; skolastizm egemen kılınmamalıdır. Aynı biçimde de kelam ilminde mezhep imamı dayatmaları yapılmamalıdır. İmam ve halifenin yetkileri de aynıdır. İslam tarihi boyunca İmam ve Halife'nin yetki ve yükümlülükleri dayatmaya alınamaz. İmam, Eş'arî gibi doğu ülkelerindeki kişi egemenliğinde bir önceki İmam veya halifenin tayin ve tansipleriyle seçilir. Ama Matüridî gibi anayasa egemenliğini

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İDEOLOJİ VE MAKASID-I ŞER'İYYE
Dinimiz, bir bütündür ve parçalanamaz. Bir bölümünü alıp, bir bölümünü bırakmak olamaz. Olursa o ülke, dâr'ul-Harp ülkesi olur; o zaman oradaki Müslümanlar, Müslüman adını yitirirler. Egemen devletin vatandaşı olarak kimliklerini ve aidiyetlerini o ülkenin vatandaşı olarak alırlar. Sayın yazar: "oy kullanmak, sonuçları toplumsal olan bireysel bir ameliyedir. Seçmen, kullandığı oy ile memleketinin ve ülkesinin maddî-manevî mukadderatını, seçilmesini istediği adaylara tevdi etmekte haklı olduğunu ifade etmiş olur." diyor ve seçmen olmanın sorumluluğunu dillendiriyor. Bana göre Kur'an mesajındaki: "Hükm" bir ayağıyla ve bir bakımdan seçmen omak ve oy vermek anlamını taşımaktadır.

İsabet etme ve aksi durum, anayasal bir düzen içinde, takiye yapmak zorunda bırakılan İslamî partiyi tam tespit edip edememe konusudur. Yoksa seçilidkten sonra: "eyvah, oyum boşa gitti. Bak İslâmî partiyi bulamadım" demesi söz konusu olamaz. Çünkü toplumu güdüleyen ve Kuran-ı Kerimde: "Şehid" sözcüğüyle karşılık bulan sivil toplum örgütü rolündeki sakallı ve şeyh rolü de üstlenen üstün akıllı Müslüman öderlerin yönlendirmesi vardır. Kişi, seçmenlik hakkını bu gibi dürüst 0lan veya sahte çıkan şeyhlerin yönlendirmesiyle oyunu kullanmakatdır. İsabet varsa da yoksa da o şeyhin sorumluluğundadır. Nice Süleymancı şeyhler, 70'li yıllardaki "Çoban Sülü" tiplemelerinde, rüyasında Hz Peygamberimizi gördüğünü ve sıkı pazarlıklarla o zamanki "Komonist"lere karşı zafer için Anayasayı değiştirecek parlamenter kazanmanın şart olduğunu ve Hz Muhammed'in "Çoban Sülü"ye yetki verdiğini avaz avaz bağırıyor ve oy topluyorlardı. Ne oldu? Çoban Sülü, acaba Hz Muhammed'i rüyasında gerçeketen görmüş müydü? Yoksa şeyh bozuntuları Allah ve Peygamber adına birilerinin keyfi için ahkam mı uyduruyorlardı? İsabetsizlik halkın mı, yoksa o sahte şeyhlerin mi?

"bir çok bölgede, seçmen kendi oyunu para ya da menfaat karşılığında satmakta" diyor. işte bu menfati halk adına ahkam kesen şeyhler ayarlıyorlardı.

"bir partiye oy vermek, o partinin itikadî yapısını, pozitif ve negatif bütün yönlerini kabul etmek anlamına gelmez." Bu konu yazının ileriki bölümlerinde de söz konusu olacağından, burada sayın Doçent Hocamızın hiç değinmediği ve çok karşı çıkacağı bir konuyla tespitimden söz edeceğim: Nebi ve Resûl konusunda, bu iki kavramın tanımlamasında, ehl-i Sünnetin görüşüne aykırı bir tanımlama getireceğim: Nebî, Allah'ın cc ıstıfa ve ırsal buyurduğu ve beraberinde de Kitab'ın güncelleştirilmiş biçimini vahyettiği ve o nebiye ait ilâhî bir kitap verdiği kişidir. Allah'ın cc vahyettiği bu kitap, ikinci bir Kitab'ın vahyedildiği Nebi'nin iraline kadar geçerli olacaktır. Bu süre, Nebi İsa AS ile Nebi Hz Muhammed'in gönderilmesi arasındaki 571 yıl boyunca "fetret Devri" yaşanmıştır. Bu dönemde Nebi olmadığına göre dâvanın genç nesillere tebliğini kim yürütecektir? İşte o dönem süracinde, tebliğ edecek kişilere Kitab'ı yorumlayan ve soruları cevaplayan Karizma sahibi kişilere de "Resûl" denmektedir. Bu kişilere belki de "müceddid" veya "müceddid-i elf-i sânî" denmiş olabilir. İşte bu resuller, İncil'i kendi çağlarında siyasallaştırıp yorumluyor ve çağının insanının anlayabileceği boyuta getiriyorsa o karizma sahibi siyasî kişiye: "İsa'nın Resulleri" olmaktadır. (Yâ Sîn Sûresi: 28) Kur'an-ı Kerim'i de 1000'inci Hicrî yıllarında o çağın Müslümanlarına yorumlayacak, güncelleştirecek ve murad-ı ilâhîyi saptırmadan anlatacak ihyacılarına da "Hz Muhammed'in SAV Resûlü" denmesi gerekmektedir.

İşte bu yoruma uyarsak, Resûl, tek bir kişiden ibaret olmayıp bir kurmay kadrosu olan ve cemâat oluşturabilen siyasi partinin başkanı Resûl olmaktadır. Hatta yasama meclisi oluşturan parlamentolardaki İslam'ı siyasallaştıran parti başkanlarına da Resûl denmektedir.

Bu yorumlamalar ışığında, bugünkü oy vermenin İslamî açıdan yorumu değişecektir. Yeni bir mantık ve söylem geliştirilecektir. Partinin itikadı söz konusu değil, partiyi oluşturam kurmay kadronun ve o parti başkanının kamuoyunda ve dünya medyasındaki değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. "Oy vermek mevcut sistemin yapısına ve içeriğine iman etmek, onu bir bütün olarak kabul ve kalben tasdik etmek anlamına gelir" cümlesi konusunda da farklı bir yorum eklemek isterim: Kur'an-ı Kerimde iman etmek konusu, sadece Allah'a iman etmek değildir. Devletin siyasi iradesini benimsemek, yasalara gönülden saygılı vatandaş olmak da "devlete iman eden vatandaş" anlamındadır. Şunu da iyi bilmeliyiz ki bir ülkenin toprakları üzerinde doğmak ve büyümek, o ülkenin vatandaşı olduğuna doğuştan imza atmak anlamındadır. "Ben öyle bir imza atmadım" lafının hiçbir anlamı yoktur. Buna göre "Ben zorunlu yükümlülükler dışında, bireysel konularda devletin emrettiklerine uymuyor ve Allah'ın dediklerine uyuyorsam, cennetlik vatandaşım" sözünün de bir anlamı yoktur. İslam dışı bir ülkenin vatandaşı olarak cemaaatle kılınan namazın da cemâat anlamı ve değeri yoktur. Eğer İslam dışı bir anayasal düzen içinde yaşarken "Ben Allah'ın has kuluyum" denmesinin Allah'a iman konusunda bir anlamı yoktur. Seküler düzen içinde doğmak ve büyümek, o düzene iman anlamını taşır. Delil isterseniz işte Tevbe Sûresinin ilk âyetleri... Bu âyetlerde müşrik geçmektedir. Burada müşrik, Mekke müşrikleri olmadığında müfessirler ittifat etmişlerdir. Amma kim oldukları konusunda da kesin bilgi yoktur. Benim yaptığım araştırmalara göre, buradaki müşrik, Hz Peygamberimiz hicret ederken muhacirun ile birlik olmayıp Mekke devletinde kalan Müslümanlardır. Hicret etmeye cesaret edemeyen ve müşrik devleti içinde kalıp namaz ve oruç, zekatlarını yerine getiren müşirk Mekke devleti içinde yaşayan Müslümanlardır. Demek ki seküler bir devlt vatandaşı olan Müslümanlar, resmen seküler vatandaştırlar. Ancak bu müşrik Müslüman vatandaşların farklı yönleri âyet-i kerimede farklı anlatılmaktadır: Hudeybiye Barış Andlaşmasından sonra Medine İsalm devleti,ne sıcak bakıp, İslam ülkesiyle siyasî entegre olma arzusunu gösteren Mekke Müslümanları vatandaşları Mekke'nin Fethi savaşında öldürülmeyecek. amma Müslüman oldukları halde Mekke'nin fethi savaşı sırasında müşrik devletin yanında yer alırlarsa müşrik vatandaşlar gibi işlem görecek ve gerekirse öldürüleceklerdir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


FIKHI ÇAĞDAŞLAŞTIRMA
Fıkıh, değizmezliği olan bir bilim değildir. Kur'an-ı Kerimi her dönem yeniden güncelleştirecek ve o çağın değerlerine göre yaşayan vatandaşların anlayacağı dilde anlatacak ulema kurullarının kararlarına fıkıh denmektedir. Yani Kur'an-ı Kerimi her önüne gelen bireyler yorumlayamaz. İçtihadı bireyler gerçekleştiremez. Ancak ulema kurulları gerçekleştirebilir ki Kur'an-ı Kerim bu kurulların adını vermektedir: "İcmâ'-ı Ümmet"... "Allah'a itaat ediniz; Resûlüne itaat ediniz" âyetlerindeki Resûl, sadece Hz Muhammed veya başka bir peygamber değildir. Resûl, icmâ'-ı ümmetttir; yasama kurullarıdır. Yani Resûl'e itaat kıyamete kadar sürecektir. Oysa Hz Muhammed SAV: "Ben bu yıldan sonra aranızda olmayabilir. Amma size iki şey bırakıyorum: "Allah'ın Kitabı ve Benim Sünnetim" buyurmuştur. Öyleyse itaat edilecek olan Resûlün kendisi değil, "Sünnet"idir. Bu açıklamaları, fıkhın bir mezhebin dar kalıplarına sıkıştırlamayacağı, bin sene önce Kur'anı güncelleştiren bir mezhep imamının görüşlerinin kıyamete kadar yürürlükte olacağı anlayışınının ideolojik ve dogmatik bir dine yol açacağı vb gerekçeleriyle mezhebin icmâ'-ı ümmet ilkesine bağlanması gerektiği düşüncesindeyiz. Bu bağlamda, adı geçen alıntı yazımızdaki "mürtedd" konusudur. Haber değeri taşıyan yazıya göre Mısır'da bir Müslüman aile Hıristiyanlığa geçmiş ve bu din değiştirme işleminin resmi devlet kayıtlarına geçirilmesi için ilgili devlet dairesine başvurmuştur. Yusuf el-Kardavî gibi çok değerli İslam âliminin fetvasına göre bu ailenin öldürülmesi gerekmektedir. Biz deriz ki bu eksik bir fetva ve karardır. Uygulama ve yürürlüğe konma olasılığı yoktur. Çünkü "din", sadece ilahî veya beşerî dinler demek değildir. Din, daha kapsamlıdır. Sadece ilahî veya beşerî dinler değildir. Din denince aklımıza sosyolojik olarak "egemen değerler toplamı" gelecektir. Kişi, diliyle: "Allah'a iman ettim" diyebilir. Amma bu söz yeterli değildir. ŞU gerçek sosyal kntrolden geçirilir: Bu iman eden kişi, sokağın egemen değerlerini Allah adına koruyabildi mi? İman ettiği Allah'ın cc egemen değerleri sokağa egemen midir? Kişi, sadece diliyle imandan söz etmesine rağmen sokağın rengini değiştirememişse o iman, soruşturmaya tabi tutulur. O iman, kişide toplumu etkilemek ve Allah'ın cc egemen değerlerinin sokağa egemen olmasını, demokratik kurallar içinde ve devletin güvenlik yasaları kapsamında, sivil toplum örgütü oluşturarak kurumsallaştırma çabası ölçüsünde değerlendirilecektir. Şimdi bize göre mürtedd, sadece Müslüan iken Hıristinlığı seçen ailenin adı olamaz. Din, bu kadar küçültülemez. Bize göre mürtedd denince, Hz Ebu Bekir'in RA hılafet dönemindeki anlayış ve uygulamayı aklımıza getirmektedir. Hz Ebu Bekir mürteddlere karşı savaş açmış; kim idi mürtedd? Müseylemt'ül-Kezzab gibiler... Ne istiyordu Müseyleme? "Ben bir kabileinin şefiyim ve Müslüman'ım. Ama namaz kılan ve oruç tutan Müslüman'ım. Zekat denilen vergi düzenini yeniden düzenleyelim. Yarı yarıya uygulaması yapalım. Eyaler düzenlemesi uygulayalım. Ben yarı otonom devlet olayım. Dışişlerinde sana itaat edeyim. Ama benim de hükümetim olsun. Bütçe gelirlerini bölüşelim" dedi. İşte bunun adı mürteddir. Merkezî devletin otoritesinden kopma demektir. Bugünkü anlamda Türkiye Cumhuriyeti için PKK Kürt sorunu, Rusya için Çeçenistan, Gürcisstan vd meselesi, Dünya bekçiliğine soyunan Amerika için Irak, Afganistan, İran vd meselesi. İngiltere için İrlanda, İspanya için BASK Fransa için de öyle. İsrail için Filistin meselesi. Bunların tümü o ülke için irtidad olayıdır. Demek ki mürtedd bugünkü anlamda, devlet siyasetidir. Bu konularda Müslüman ulema düşüncelerini icmâ'-ı ümmet düzeyinde dünyaya açıklamak zorundadır. Yoksa breysel iki-üç kişi veya aile ilahî dinler arasında tercihler yapmış, bunun adı bu kapsamda değerlendirilemez.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


KATILIMCI DEMOKRASİ
Dinde katılımcılık ve çoğulculuk esastır. Allah cc cennette, kader planlamasını düzenlerken, tüm nefs-i vahidelerin katılımını sağlamıştır. Kader oylamasını gerçekleştirirken de çoğulculuk ilkesini ön planda tutmuştur. Durum böyle olmasına rağmen, Hıristiyanlık dinî teorisindeki Hz Âdem'den söz etmesi ve Yasak Ağaç'tan sadece âdem'in yedirilmesi cumhuriyet ve demokrasi düşüncelerinden kendini soyutlamıştır. İslam denince ilk akla gelecek kurum, Cumhuriyettir. Sivilleşme sağlandığı ve İslamî devletin gerçekleştirildiği dönemlerde gelişim ve ilerleme olmuş ve bize kadar gelebilen devletler, cumhuriyet ve sivilleşmeyi ön planda tutan siyasi irade sahipleridir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


TUTUCULUK VE SİVİLLEŞME
Sayın Mehmet Barlas'ın tespitleri çok güzel...

"Burada ek olarak şunu söylemek gerek, laik kesim içinde ciddi bir demokrat kesim oluştu. Bu demokratlar laik-İslamcı çatışmasını aştılar ve AK Parti'yi içlerine sindirdiler. Bu, demokratların İslamileşmesi anlamına gelmedi."

Siyasi iradeyi elinde bulunduranlar, ideolojik olmayacak. Kendi değişmezleri kafasının içinde saklayarak, takiyye içinde olacaklar. Laik-İslamcı kesimleri bir araya getirerek itilaf edecekler. Kesimleri çatıştırmayacaklar, uzlaşı içinde olacaklar. Ancak kendilerinin sahip olduğu egemen değer olan dinî değerlerini değiştirmeyecekler.

"Laikler, milletvekili oldukları için laikliği terk edip "İslamileştiler" mi? Türk toplumunun yüzde 47'si bütün kadınların başlarının örtülmesini ve laik hukuk yerine şeriat hükümlerinin geçmesini mi istiyor?"

Hiç kimse değişmez, ancak uzlaşı içinde olur. Zaten laiklik ve demokrasi bunu gerektirir. Ama her iki kesim de tek başlarına kendi kafalarındaki egemen değerlerin devlet olmasına kadar beklerler. "Allah'ın hükmüne, yani devrim ilkelerinin devlet olmasına kadar sabret" âyet-i kerimesi Kur'anda sık sık yinelenmektedir. Allah sabredenlerle organik bütünlük içindedir.

"Sözde de de özde de değişmeyen "Cumhuriyet Muhafızları"nın varlığını biliyoruz. Bunlar kendileri gibi düşünmeyen, davranmayan, oy kullanmayan herkesi "Tehdit" ve "Tehlike" olarak görmek alışkanlığını hiç bırakmadılar."

Evet Cumhuriyetçilerin de ideolojik davranmaları yüzünden 28 Şubat gerçekleşmedi mi? İnşallah bir daha o çirkinliklere dönmeyiz. "Ancak AK Partililerin de "Muhafazakar Demokrat" olmaktan öteye daha özgürlükçü, daha hoşgörülü, daha dünyalı olmalarını bekliyoruz" sözleriyle Sayın Barlas da hangi kesimin özlemini çektiğini dışa vurmaktadır. Önemli olan kalpte saklı manevî değerleri dışa vurmaktır. Kimisi İslam'ı gönlünde saklamasına rağmen devlet olmanın sakıncaları ve takiyyeyi zorunlu kılması yüzünden kalbindekini dışa vuramadığı ve salih amel işleyemediği gibi, küfrü gönlünde saklamasına rağmen devlet olmanın takiyyeye zorlaması uğruna küfrünü sışa vuramaz ve sû'-ı amelini işler duruma getiremez.

Küfrün sivil toplum örgütünün başı TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ Doğan da İskenderun'da özgürce görüşlerini vurguladı. Bizim için sivilleşmede sivil toplum örgütlerinin rolü çok büyüktür. Ama Müslüman kesimin kalbindekini dışa vuracak sivil tolum örgütü henüz oluşamamıştır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


BAŞÖRTÜSÜ
Bugünlerde sadece Türkiye'yi veya sadece el-Cezire TV gibi İslam dünyasının sesini veya tüm dünyayı başörtüsü ve sivil anayasa taslağı çalışmaları baş konu durumuna getirmiştir. Kendisinin hiçbir dine inanmama konusunda sembolleştiren yazar bile: "Bunca tacizler karşısında örtünmek istiyorum" demektedir. Hatta nevresimlere kapanarak oskağa çıkmak istemektedir. Okuyalım.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


ORGAN NAKLİ VE DİN
Organ nakli, günümüz insanının zihnini kurcalamaktadır ve topu, din adamlarının ağına bırakmaktadırlar. Acaba dinimizde organ nakli diye bir mesele var mıdır?

Ben derim ki din adamlarının portföyünde böyle bir soru ile uğraşmak bulunmamaktadır. Çünkü bu beden, ahirette; cennet veya cehennemde bizimle olmayacaktır.

Biz insanoğlu nefs-i vâhideden ibarettir. Ruh da bizim değildir; beden de... Ruh bir bütündür ve Allah'tır cc veya O'nun cc tecelli eden nurudur; mutlak enerjidir. Bu konu, Nur Sûresi: 35. âyet-i ker,mesinde açıklanmıştır. Bu âyet-i kerimenin en çağdaş tefsiri, bizim bu sitemizde: sanırım "Kur'an ve Felsefe" menüsünde bulunmaktadır.

Beden de bizim değildir. Çünkü beden, geçici olarak bizim olmaktadır. Esas anne karnına düşmemizden itibaren, emr âleminde bizim kararlaştırdığımız kaderimizdeki saidliğimizin ve şakiliğimizin anne karnında tesviye sürecini tamamlamamızdan sonra müvekkel melek tarafından üflenen nefs-i vâhidemiz bizim gerçek varlığımızdır. Beden, sadece emr âlemindeki "kader"imizi yürütmek olan "kaza" sürecini tamamlamaktadır. Ecelin gelmesiyle bedenin varlığı sona ermektedir ve mezarımızda toprağa karışmaktadır. Bizimle gelmemektedir. Biz, nefs-i vahide olarak yeniden Berzah âlemindeki cennet bahçemize veya cehennem çukuruna dönmekteyiz. Bedenimiz orada bizimle olayacağından bedenimiz asla bizim gerçek varlığımız değildir.

Demek ki bu kalp, bu karaciğer, bu böbrek, bu beynimiz bizim olmayacaktır. Tamamı toprağa karışacak ve toprak olacaktır. Bu konuda da bizim görüşümüz A'r'af Sûresi: 172 âyetinin yorumunda ve bizim meal yorumumuzda açıklanmıştır.

Bizim âhiretteki bedenimiz enerjetik olacaktır. Kur'an-ı Kerimde, "Karîn" veya "culûd" olarak geçmektedir ve cinnlerle özdeşleşmektedir. Yani âhirette kalbimiz, karaciğerimiz, böbreğimiz olacaksa ve gerek duyulursa cinn boyutunda ve enerjetik olacaktır. Zaten o enerjetik beden şu anda da bizimle beraberdir ve bizi oluşturmaktadır.

Bu nedenle biz deriz ki organ naklinin din ile hiçbir bağlantısı yoktur. Bu bedenimizin organları din adamlarını ilgilendirmez.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


CUMHURİYET VE HALK
Bugün anayasamız, merçek altında... Halkından kopmuş, halkına rağmen bir Cumhuriyet savunucularının baskısı altındayız. Cumhuriyetimizin bu yabancılaşmışların elindeki durumuna çanak tutanlar: "Cumhuriyet elden gidiyor!" feryatlarını basarak yüzyıl boyunca kazandıkları haksız mevkileri korumak istemektedirler. İşte bu hengamede Mehmet Altan'ın yazısı...

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


MÜSEYLEM'TÜL-KEZZAB ve PKK
Müseylemet'ül-Kezzâb'ın: "Ben Peygamberim. Benim sünnetime itaat edin" dediğine hiç rastlamadım. Ancak: "Ben Rsûlüm; Kur'an mesajına saygılıyım. Ancak ben de Kur'an mesajını yorumlayıp güncelleştiren Resûl olarak İslam devleti bünyesinde özerklik istiyorum. Namaz kılalım, oruç da tutalım. Ama zekatı bölüşelim; yarısı benim ülkemin ve yarısı da İslam Devletinin olsun" demiş ve Halife Hz Ebu Bekir'e RA karşısına; ayrılıkçı bir otonom devlet kurucusu olarak çıkmıştır. Elbette onun yorumladığı namaz ve oruç da Hz Muhammed'in SAV bize uygulamalı anlattığı biçimde değildi.

Aşağıdaki T. C. Büyük Millet Meclisinde grup kurmayı başaran DTP Bildirgesi'ni; Gazeteci Yazar sayın Fikret Bila'nın kaleminden çıkan biçimiyle yorumlarken aklıma takıldı ve ben de bu yorumu yapma fırsatını bulmuş oldum.

İrtidad olayının yanlış anlaşıldığı kanısını taşımaktayım. M. Kezzab, İslam dininden ayrılma talebinde bulunmamış, İslam devletinden özerklik istemiştir. Burada ridde veya irtidad olayına yeni bir siyasi yorum katmaktayım ve siyasî İslam'ı 21. yüzyıl siyaset bilimi çerçevesinde böyle yorumlamaktayım. Bu modern görüşümü siz izleyicilerimin istifadesine açmak istedim.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


YORUMSUZ
Devletin üst düzey iki güvenlik ve mülkiye makamının temsilcisi "Nâs" tarafından beyinciğinin içindeki bilgiye baş vurulmadan linç edilen Tevhide'nin yazısı aşağıya alınmıştır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


ALEVÎLİK VE DİB
Alevîliğin tartışıldığı bir dönem geçirmekteyiz. Cumhuriyetin değerleri içinde, ülke nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturduklarından, devlet kurumları içinde temsil haklarının trtışıldığı bir dönem geçirmekteyiz. Eğer ayrı bir din olarak değerlendirilirse, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan özerk diyanet kuruluşuna aykırı bir kurum olarak ele alınması gerekmektedir. Eğer İslam dininin bir parçası olarak ele alınırsa Diyanet İşleri Başkanlığı DİB çatısı altında bir kuruluş olarak ele alınması gerekmektedir.

Eğer Hz Ali, haşa Allah'ın Oğlu ise ve her Alevî Dedesi de Cem'evi'ni yöneten bir imam olarak Hz Ali'yi temsil ediyorsa, eski bir Türkmen geleneği olarak ayrı bir din olmaktadır. Bektâşîlik geleneği de bu kapsam içinde değerlendirilmelidir. Ehl-i Beytçilik de bu kapsamdadır.

Hatta Hz Ali, Hz Peygamberin makamında olarak değerlendirilirse yine de yeni bir din olmaktadır. Bu konu üzerinde yine bazı alıntı yazıları bu dosya içine alacağız.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


ALEVÎ DEDELERİ
Çok önemli konulardan biri de Alevî dedelerindeki kriter. Her Dedeyim diyen dede sayılacak mı?

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İSLAMOFOBİ
İslam'ı birinci elden tehlike sayan zihniyet, dogmatik ve ideolojik düşünen zihniyettir. Allah vv kendi dininin de mutlak dayatılmasını asla istememektedir. Mutlak din egemenliği hiçbir dönem gerçekleşmemiştir. Hz Peygamberimizin Medine Devleti zaman zaman yorum farklarıyla değişiklik yaşamıştır. Din ibresinin ve Allah'ın cc Kelimesinin daima akıldan çıkarılmaması koşuluyla ve ibrenin her zaman yukarı olması koşuluyla takiyye yapmanın caiz olguğu, Kur'an-ı Kerimce dillendirilmektedir. Asla bir rejime teslimiyetçilik olamaz. Siyasî pazarlıklar çok önemlidir ve koalisyon gibi detantlar oluşturmak da gerekmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


21. YÜZYILDA GÜNCELLEŞTİRİLEN KUR'AN
Alman dergisi, siyasi irade olarak AKP'yi masaya yatırmıştır. Sosyal demokrat olarak da AKP'yi ele almıştır.

Kur'an-ı Kerimde "Kitap" kavramı sıkça geçmektedir. Bu kavram, sadece Kur'an-ı Kerim değildir. Âdem'den AS beri ne kadar suhuf ve ne kadar Büyük Kitap getirilmişse hepsinin ana kaynağı olan kitaptır. Bu ana kitapta anayasanın başlangıç bölümü dile getirilmektedir. Anayasanın başlangıç bölümündeki devrim ilkeleri dile getirilmektedir. İslam'ın devrim ilkeleri Makasıd olarak veya "Şeriatin Ruhu" olarak dile getirilmiştir. Beş tane olarak ifade edilmiştir: da) Dini muhafaza, b) Aklı muhafaza, c) Malı muhafaza, d) Nesli muhafaza ve e) canı muhafazadır.

İşte bunların toplamı, Kitap kavramının içindedir. Eğer bu devrim ilkelerinin toplamını bir ağacın ana gövdesi olarak betimlersek her Nebiye verilen sushsflsr da o ağaç gövdesinin dalları olmaktadır. Büyük Kitaplar da ana dalları omaktadır. İşte biz bu ana dalların; ana gövdeden çıkmış, ana gövdeden ayrılmış güncellemeler olarak yorumlamaktayız. Her yeni suhuf veya Büyük Kitap, ana gövdenin bir parçasıdır. işte Kur'an-ı Kerim de Kitap ana gövdesinden bir parça olmaktadır. Hz Muhammed SAV Allah cc tarafından seçilmiş, ıstıfa edilmiş, ictiba edilmiş, ayıklanmış olarak bir bakıma Kitap ana gövdesini âhır zaman dediğimiz uzay çağı için yorumlamış ve güncelleştirmiştir. Daha doğrusu Allah cc, gerek gördüğü zamanlarda bazı insanları kendi aşkın iradesi olan fadlının gereği seçmiş, ayıklamış ve onun kişiliğinde kendi vahyini onun ağzından onun kavmine ve tüm insanlığa duyurulmuştur.

İşte Kitab'ın güncellemesi olan ve uzay çağı insanına seslenecek olan ilahi mesajı Hz Muhammed 570 yıllarında Allah'ın cc izni ile güncellemiştir. 623 ve 632 yıllarında güncellenerek yorumlanmış ve o günün siyasi gelişmelerine göre kendisini yenilemiştir. Daha sonra da Emevî Uygarlığı, Abbasî uygarlığı, Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları gibi büyük uygarlıklar kurulmuş ve bir önceki uygarlığın anayasasını bir sonraki İslam uleması güncellemiş ve yeniden yorumlamıştır.

İşte bu çağa göre yenileyen, güncelleyen ve yorumlayan siyasi irade sahipleirne "Resûl" demekteyiz.

Bugünlerde de yeni bir sivil anayasa ve milli kadroların hazırlayacağı, başka tplumlardan çevirisi yapılarak alınan yabancı ideolojiler yerine, tamamen milli benliği yansıtacak sivil anayasa yapılmaktadır. İşte bu anayasada başörtüsü ve yanlış laiklik uygulamasının açtığı sosyal yaraları saracak önlemler yansıtılacak mı? Daha doğrusu 21. yüzyılda, Kur'an-ı Kerim güncellemesi yapılacak mı? Tabii ki Kur'an-ı Kerimin güncellenmesi, ancak siyasi irade sahibi olabilmiş Müslüman siyasi kadronun Kur'andaki temel ilkeleri, unutulmayacak biçimde anayasaya koyma gücünü kedilerinde bulmasıdır. Eğer siyasi bir Müslüman kadro kendilerinde bu cesareti ve gücü bulurlarsa işte o kadro da 21. yüzyılın Resûlü" olacaklardır.

İşte bu bügünkü alıntı yazı, bizlere bu satırları anımsatmıştır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


YILBAŞI VE
Yılbaşı olayı, anayasanın başlangıç bölümünü ilgilendiren ve Âdem'den AS beri ilahî yasa koyucularla Büyük İsrail'in yasa koyucuları arasındaki çekişmenin her yıl yinelenen tartışması.

Bizim yılbaşımız, yüce Rabbimizin âdem'den AS beri Kitab'ının yorumlaması olan bütün suhuflarda ve Büyük Kitaplarda 1 Muharremdir. Şimdi bizimkilerin ve en tepedeki Sayın Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu'nun açıklamaları da dahil bütün dinî yetkililer, birilerine yağ çekmektedirler. Dünya Siyonizm'inin Meryem Ana'ya kadar vardırdığı yılbaşı kutlamalarını yorumlamaktadırlar. Oysa temel yasa koyucumuz Yüce Mevlâ 1 Muharremi yılbaşı olarak duyurmuştur. Bu yıl da 10 Ocak 2008'dir. Vahiyle yasa getiren bütün Nebiler ve o Nebîlerin getirdiği vahiyleri tarih boyunca yorumlayan, güncelleştiren ve yenileştiren Resulleri 1 Muharrem'i yılbaşı ilan etmişlerdir.

Bana ne yabancıların yılbaşısı kutlamalarından. Ben benim yılbaşımın kutlamalarını beklerim. Onu nasıl kutlayacağımı düşünürüm ve yorumlarım. Bana yabancıların kutlamaları beni hiç ilgilendirmez ki. Ben sadece, karşı uygarlık olan Hıristiyan medeniyetinin karşısına nasıl bir kutlama çıkaracağımı, Haram Aylar kapsamında, bir ay ayrılan, daha doğrusu Yüce Rabbimin beni sınavdan geçirmek için ayırdığı bu yılın "1 Muharrem"ini nasıl kutlayağımı düşünmekteyim.

Ben benden başkalarının yılbaşını kutlamak veya onun kutlamalarını kundaklamak zorunda değilim ki. Ben, benim kendi yılbaşımı, bana layık kutlamalarıyla dünyaya nasıl duyuracağımı düşünmekteyim, o kadar.

Hem de yüce Rabbim, hicri yılbaşını Haram Aylar kapsamına almıştır ve onun kutlanması için bir ay ayırmıştır. 1 Muharrem'i bir ay boyunca dinî etıkinliklerle kutlamamı da bana farz kılmıştır. Ben onu nasıl kutlayacağımı ve benim devlet yönetimine seçtiğim siyasi kadroların görevlendirdiği dinî kurum ve kuruluşlarının başı olan din Başkanları, daire Başkanları, Müdürleri ve müftüler, bakalım 1 Muharrem'i anımsayacaklar mı?

Yüce Rabbimin Haram Aylar kapsamında ele aldığı "1 Muharrem"i hangi mesajlarla kamuoyuna duyuracaklar ve bir ay boyunca çeşitli etkinliklerle nasıl kutlayacaklar?

İşte biz onu bekleyelim. yazar Sayın Özkök'ün laik bir düşünür olarak değerlendirdiği Müslüman Arap ve Müslüman Türk toplumlarının miladî yılbaşı kutlamalrına bakış açısını bu yönüyle alıntıladım. Müslümanlar değerlendirsinler.

Lütfen aşağıya aldığımız iki yazıyı da okuyunuz. İslamî değerlere saygılı yazarımızın ve laik düşünceli yazarımızın yazısını okuyunuz. Ama İslamî konulara duyarlılığı çok olan yazarımızın da "1 Muharrem" gerçeğinden söz etmemesi üzücüdür. Evet elin yabancısının yılbaşı kutlamalarını yadırgıyoruz, ama biz kimiz? Bizim de Haram Aylar kapsamında bir değerler zincirimiz var mı? O değerlerimizi nasıl ayağa kaldırırız? Dinî düşünceyi tabana yayacak ilâhî günlerimiz var mı? Bu günlerin farkında mıyız?

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


DEVLETİ KURAN KÖTÜ SİYASİ İRADE
Ülkelerde ihtileller olur, parlamenter düzenler devrilir, yeni parlamenter düzenler kurdurulur. Bunların tamamı, ta Âdem'in AS Kitap iktidarını çökertmek için bilinmeyen bir gezegenden kovulan ve dünyada süresiz iktidar sahibi olan Büyük İsrail'in ürünüdür.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


TÜRBAN VE FADL-I İLÂHÎ
Başörtüsü, Allah'ın cc emri ve devrim ilkelerinden "nesli muhafaza" şemsiyesinin altına giren Âdemî bir gerçeklik...

Allah cc her yüzyılda bir seçip gönderdiği "karizmatik halk kahramanı"nın sayesinde, tüm insanları sosyal kontrolden geçirmektedir.

Bu sosyal norm koyma ve sosyal kontrolden geçirme eylemine "mîsak-ı ilâhî" denmektedir.

Başörtüsünü çağımız ilk çeyreğinin sosyal normu olarak ve bu gerçeği kabul veya redd de sosyal kontrolden geçme olarak görmekteyiz.

Fadl-ı ilâhî, ilâhî determinizmdir. Yani sebep-sonuç ilişkisini insanların bilemediği ve akıllı insanların bilincini kullanmadan, kendisini içinde buldukları sosyal olgunun gelişimidir. Başörtüsü bu yüzyıl ilk çeyreğinin mîsak-ı ilâhî-i millîsidir.

Allah cc, fadl-ı ilâhîsi gereği, bu yüzyılın ilk çeyreğinde, başörtüsünü sosyal norm olarak seçmenlerin sosyal kontrol aracı kılmıştır.

İşte aşağıda alıntı yazımızda yazar, başörtüsü etkinliğinin dış desteğinin; "Allah bazen dinini sapıklarla dahi güçlendirebilir... Tıpkı, dışarıdan çok dindar görünen bazı Siyasal İslâmcılarla zayıflatabileceği gibi... İç barışımı kendim tesis edemeyeceksem, bugün hayra yardım eder gibi görünen güç, yarın yine şerre yatırım yapabilir" cümlesi bizim için çok önem taşımaktadır.

AB ve ABD, dış destek vermekte ve "fasık" olarak görülmektedirler.

Biz bu iki dış destek gücünü çağımızın fadl-ı ilâhîsi olarak görmekteyiz.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


TARİH BİLİNCİ
Biz tarihi neden okuruz ve edebiyat yaparız? Elbette ideolojik davranırız. Sadece bizi ilgilendirenlerin tarihini incleriz, okullarımızda tarih ve debiyet kitapalrına yazarız. Sadece onların okunmasını sağlarız. Bizim ideolojimize uymayan ve karşı çıkmış olan tarihî kişiliklerimizin üzerini çizeriz ve karalarız. Tarih ve düşüncelerinin genç kuşaklarımızca öğrenilmesini ve örnek alınmasını yasaklarız:

Yâ Sîn Sûresi âyet: "6 ataları uyarılmamış bir kavmi ön uyarasın diye... Onlar vahiy kültüründen yoksun! 7 Nitekim çoğunluk üzerinde, azap fermanı yerini bulmuş; onlar iman etmez. 8 Kesinkes boyunlarında boyunduruklar ayarlamışız. O, ta çenelere kadar! Gözler sabit, dikbaşlıdırlar. 9 Kafa-larındakilere bir baraj, geçmiş-geleceklere de bir baraj koymuşuz; baygın odunlaşmış duruma getirdik. Artık onlar ne yaptığını bilmez durumdadır."

Buradaki "boyunlarında boyunduruklar" kavramı, ideolojik davranan siyasi irade sahiplerince tarih ve edebiyat kitaplarına konan yasaklardır. Yeni bir tarih bilinci oluşturma savaşıdır.

Âyetteki: "ta çenelere kadar! Gözler sabit, dikbaşlıdırlar" kavramları da ideolojik milli eğitim politikasının yetiştirdiği yeni kuşaktır.

9. âyet-i kerime: "Kafalarındakilere bir baraj, geçmiş-geleceklere de bir baraj koymuşuz; baygın odunlaşmış duruma getirdik" bölümündeki "bir baraj" kavramı da tarih bilincini oluşturan tarihî kişilerin örneksenmesine getirilen yasaklardır.

Osmanlı döneminin son paşaları, o zamanki siyasi iradeyi oluşturan padişah hükümetine birlikte ter düşmüşler, ama ne yazık ki daha sonra birbirlerine güvenemediklerinden ve o paşalar birbirine düştüklerinden: "Türk'ün Kara Kitabı" adlı eseri yazmak zorunda kalmışlardır.

Bu ideolojik davranan paşalar: "Yaşamak için öldürmek lazim" felsefesini gütmüşler ve kafalarında farklı ideolojiler bulunmasından dolayı birbirlerini arkadan hançerlemişlerdir. Ama hançerlenen ve yıkılan son Osmanlı Hanedanı siyasi iradesini birlikte arkadan hançerleyenler, bu hanedanlıkla özdeşleştirilen İslam Hılafet Merkezi'ni de hançerlemişler ve bu hançerlemeye hep birlik: vahiyden Kurtuluş Savaşı" demişlerdir.

Milli iradenin bugününe, daha önüne ve daha arkasına barajlar koyan paşalar, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay mahkemelerinin kuruluş yasalarını hazırlarken, ideolojik davranmışlardır. Hepsi de milli iradeye ters düşen yeni hukuk barajları koymuşlardır.

İşte bu alıntı makale, bu gerçeğe ışık tutmakta ve Yâ Sîn Sûresi tefsirimize yardımcı olmaktadır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


BENİM ALGILADIĞIM YÂ SÎN SURESİ TEFSİRİ
Her yiğidin bir yoğurt yemesi var derler ya. Benim de Kur'an-ı Kerime bakışım çağımın din akademisyenlerininikine hiç uymamaktadır.

Ben, yapmış olduğum Kur'an terminolojisi uyarlama çalışmalarında, Kur'an mesajının devlet felsfesini esas aldığını görüntüledim.

Devlet derken bir ideolojik davranış oalarak değil, laikliği yıkmak amacıyla ve yerine kupkuru demagojilerden oluşan bomboş bir fikir torbası değil de Hz Peygamberimiz Muhammed Mustafa SAV Efendimizin ilk kurduğu devletin anayasasıolan "Medine Vesikası" aklıma gelmektedir.

Devlet, durağan ve bir kerre belirlenen ve bir daha da el dokundurulması yasak olan kavram olmadığını gördüm.

Devlet, kurtuluş savaşı gerçekleştiren ve kendisine oy verecek bireyleri bir araya toplayan karizmatik halk kahramanlarının bir araya getirmeyi başardığı halkı yönetmek için oluşturulan kurallar manzumesidir.

Bu kurallar manzumesi anaysalarla belirlenir. Anayasalar da ilk iki addesinde belirlenen devrim ilkeleri dışına çıkamaz. Anayasaları oluşturan bu devrim ilkeleri de tarihte sınırlıdır.

İslam dininin ortaya koyduğu devrim ilkeleri Âdem'den AS beri Kitap kavramı içinde toplanmış ve o Kitab'ın son versiyonu olan Kur'an-ı Kerimde "Makasıd" olarak dile getirilmiştir.

İslam şeriatının bel kemiği bu "Makasıd" olmuştur. İslam tarihinin aşağı yukarı her yüzyılında, "Makâsıd" adlı ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Bu kitaplarda makasıd, yani değişmez temel ilkeler olarak: a) Dini muhafaza, b) Nesli muhafaza, c) Nefsi muhafaza, d) Malı muhafaza ve e) Akıl muhafaza belirlenmiştir.

İşte bu devrim ilkelri korunduktan sonra, her çağın ulemasının oluşturacağı icmâ'-ı ümmet kurulları kurucu meclisler oluşturarak, yeni bir iktidara, yeni bir anayasa yaparlar.

Değişmeyen devrim ilkeleri Makasıd"dır. Hz Peygamberimiz Kur'an vahyini tamamladığı yıllarda "Nebî" olmuş, o vahiy üzerinden çağın gereksinimlerine göre yorumlar geliştirerek ve hüküm sahibi yasa koyucu hâkim olarak devlet başkanı sıfatıyla Resûl olmuştur.

Ben ağağıya alıntısını yaptığım Mehmet Barlas'ın yazısını okuyunca Yâsîn Sûresinin tefsiri aklıma geldi ve bu üst yorum yazısını ekleyerek bu makaleyi köşeme derc etmeyi uygun gördüm.

Yâ Sîn Sûresi, tamamen ideolojik davranan siyasi irade sahibinin kurduğu devlet esas alınmıştır. Yıkılmaya yüz tutatn develtler veya kısa süreli parlayıp sönen devletler, ideolojik davranan devlet erkanının kurduğu devletlerdir.

Bu nedenle buraya almadığım, ancak ana sayfamız menüsünde başlı başına bir pencere ayırdığımız yazıyı tıklarsanız oradaki açıklamalarımıza muttali olabilirsiniz.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


PARLAMENTER YAPI
Parlamenter yapı, İslam'ın temel ruhuna uygundur.

Cennette, Emr ve misal âleminde, Şeytan-Allah siyasî mücadelesi sonucu sınavdan geçirilen nefs-i vâhide biçimindeki tümel insanlık; oyunu kullanmış. Özgür iradesini ve aklını da kullanmıştır.

Şeytan-Allah siyasi mücadelesindeki söylemler karşısında, nefs-i vâhidelerimiz iyi-kötü değer yargılarını tam kavramış, tercihlerini belirtmiştir.

Çoğunluk nefs-i vâhidemiz; dünya yaşamında şeytandan yana olacağı noktasında oy vermiş ve dünyada sivil toplum örgütlenmesinin şeytandan yana olacakları ağırlık kazanmıştır.

İşte bu noktada Ehl-i Sünnet uleması akaidinde, nefsi vâhidenin sadece Âdem AS gibi tek bir kişinin olmasını delil göstererek; cennette oy verilmediği ve parlamenter bir tercih kullanılmadığı görüşünü inatla sürdürmektedir ve cennetteki tek adamın böyle bir parlamenter siyasi yapıyı üstleneceğini saçma görmekte ve bir türlü kabullenememektedir.

Burada anlatmak istediğim; biz cennetteki şeytan-Allah siyasi mücadelesinden hiç söz etmiyoruz ve işi Adem AS'ın kişisel tercihiyle geçiştiriyoruz. Oysa burada kişisel tercih söz konusu değildir. Burada sadece Âdem ve Havva gibi iki kişinin değil, nefs-i vâhide olarak tüm insanlığın parlamenter tercihi söz konusudur.

Yani tüm insanlık toplu tercihlerde bulunmuştur ve Allah cc, kötünün temsilcisi olarak şeytanı programlamış ve kodlamıştır. Parlamenter meclisin şimal veya sol biçiminde betimlenen şaki ruhluluğunu şeytan temsil etmektedir. Bu yönde oy kullanan nefs-i vâhideler de şaki ruhlu olmaktadır. Karşısında iyi değer yargısının temsilcisi olarak Allah veya Rahman diyebileceğimiz ilahî güç bulunmaktadır. Oyunu o yönde kullanan nefs-i vâhideler de saîd ruhlu olmaktadır.

İşte İslam'da insan, ta cennette parlamenter seçim tercihiyle karşılaşmıştır. Ancak parlamenter düzende, parti felsefesine mi yoksa kişiye mi oy verileceği konusu, her çağın ülü'l-emrine bırakılmıştır. Ülu'l-Emr makamını işgal eden kişi ve siyasi irade sahibi kadrosu, kendi tercihleri doğrultusunda oluşturdukları icmâ'-ı ümmet kurullarına danışacaklar, dünya siyasî rejimlerini incleyecekler ve en uygun parlamenter bir oy verme düzenini yasalaştıracaklardır.

Demek ki İslam'a özgü bir sçim düzeni dayatılmamıştır. Tüm oy verme ilkesi, "hüküm" kavramı altında özetlenmiştir. "Hüküm" kavramı, hem oy veren halkın iradesini, hem de halkın oylaması sonucu oluşan parlamenter meclisin alacağı kararları kapsamaktadır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


HIRİSTİYANLAR ARASI SİYASİ İYİLEŞME
Alıntısını yaptığımız iki haber yazısı çok iyi okunmalı ve karşılaştırılmalıdır.

Bizi mezheplerarası iyileşme hareketleri çok ilgilendirmektedir.

Ondan önce de dinî hassasiyetleri siyasi arenada canlandırırken çok dikkat edilmelidir.

Ekümeniklik de başlı başına bir konu! Herşeyden önce Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini ilgilendiren ve Müslüman cephenini tam susturulabildiği, ama Müslümanlar dışındaki sosyal yaptırım gücü ağır basan ve siyasi ağırlığı olan ülke topluluklarının niç takmadığı dinî öncelikler konusu da gün yüzüne çıkmaktadır.

Devrim yasalarını koydunuz. Tekke ve zaviyeleri kaldırdınız. Şeyh-mürid lakaplarını, ağa-paşa olarak anılmayı yasakldınız. Bu kapsamda, ekümenikliği de sözde ve kâğıt üzerinde kaldırdınız, ama tekke ve zaviyeler ile şeyhlik makamlarını tarihten silmeniz dışında hiçbir yasayı takan yok.

Hıristiyan dünyasında, Fener-Vatikan arası siyasi iyileşmeler Türkiye Cumhuriyeti açısından Fethullah Hoca-Mahmut Efendi cemâati arası iyileşmeleri akla getirmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İHTİLAL VE DEVRİM
İhtilal kötü, devrim sosyal bir olgudur.

Burada anlatılanlara göre 1071 ve 1980 ihtilaldır ve Türkiye Cumhuriyetini kötüye getirmiştir. Ama 1960 hareketi bir devrimdir ve ezanın Türkçe'den Arapçaya çevrilmesi ihanetinin düzeltilmesidir.

Sinan Çetin'in kısa metrajlı filmini de seyrettik. Burada Anadolu'nun bağrından çıkan sazlı sözlü anane ve geleneklerinin tek partili dönem siyasi irade sahiplerinin tepeden inme baskı rejimleriyle Batıcı yapılmasına çalışıldığı anlatılmaktadır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İDEOLOJİK SİYASİ İRADE VE
Kur'an-ı Kerim kültürüne göre bir uygarlık nasıl yıkılır? Bir uygarlık ne zaman yerinde sayar veya geriye gider? Eğer Kur'an-ı Kerimden bu soruların cevabını bulmak isterseniz lütfen bizim Yâ Sîn Sûresi tefsirini okuyun.

Yâ Sîn Sûresi, Antakya'daki bir köy halkı için, Habib-i Neccâr adındaki bir hakk aşığının basit bir öldürülmesini, bir halk hikayesi olarak anlatmak için inmemiştir.

Veya Ehl-i Kitap olan Yahûdî veya Hıristiyanların halet-i ruhiyyelerini anlatmak için de indirilmememiştir.

Veya gömülmek üzere olan ölülere okunmak için veya Cumu'a günü başındaki gecelerde ölülere okunmak için de inmemiştir.

veya 10 kez, 41 kez, 52 kez.... okursanız cenneti garantilersiniz veya şu kadar günahınız afvolur, demek için de indirilmemiştir.

Bu sûre-i celile, her zaman ve her çağda gelişen ve yetişen bir ideolojik devlet iradesini kötülemek için indirilmiştir.

Ne zaman "Allah!" dediği için demokratik kılıfa sığdırılarak, halkın iradesi biçiminde halk adına geliştirilen uydurma halk iradelerinin kötülüğünü anlatmak için indirilmiştir.

Ne zaman bu sûre-i celilenin indiriliş gerekçesini dillendiren siyasi olay veya olgu gündeme gelirse benim aklıma ilk düşen Kur'an Kelimesi, Yâ Sîn Sûresidir.

Biz siyaset adamı değiliz ama siyaset adam yetiştiren çağdaş kurum ve kuruluşlara ilk söyleyeceğimiz söz, Yâ Sîn Sûresinin tefsirini bizim yorumlama biçimiyle okunmalarıdır. İyi anlaşılmasını sağlamak için her siyasi gelişim ve siyasi kriz senaryoları için kaleme alınan makale ve yazıları alıntı yaparak Kur'an-ı Kerim meal ve tefsirinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak da amaçlarımız arasındadır.

İşte Sayın Hasan Celal Güzel'in video yazısı da bunlardan birisidir. Anlattığı olaylar Ya Sîn Sûresinin ana temasını çok yakından ilgilendirmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


ŞÎ'Î HAREKET VE FANATİZM
Teşeyyu', şî'îleşme ve fanatikleşme anlamındadır.

Dinimiz, böyle bir kötü saplantıyı kötü olarak ve Hizb'uş-Şeytan olarak nitelemektedir. Ancak güzel saplantı, "Hizbullah" olarak övülmektedir.

âyet: 68 Rabbine andolsun ki biz onları, özellikle şeytanlarını mahşere götürecek götüreceğiz. Sonra onları cehennemin çevresinde korumalarca kelepçeli, diz üstü çökük tutacak tutacağız; 69 sonra her içini hayranlık saran gruptan; Rahmana karşı daha serkeş olanları sıyırıp sıyıracağız. 70 Eh, ona daha iyi yakıtlığa aday olanları en iyi bilen biziz; biz." Meryem Sûresi

Burada "Şî'a" sözcüğü kullanılmıştır. İyisi ve kötüsü bulunduğunu ve kıyamet günü iyileri kötülerinden sıyrılacağını anlatmaktadır. Allah fanatistikleri Kur'an-ı Kerimde "Hizbullah" olarak adlandırılmaktadır.

Âyet: 9 O zikri biz indirdik; biz! Elbette onu biz gözetleyip kollarız;6 biz! 10 Andolsun ta baştan tarih öncesinin hiziplikleri arasında, melek resuller7 görevlendirdik. 11 Onlara hiçbir Resul gelmiyordu ki onunla alay edip durmasınlar.8 12 İşte zikri, aynı biçimde organize suç elebaşılarının içine süreriz; 13 ona asla iman etmezler. Tarihön-cesindekilerin örnekleri çok görülmüştür." Hıcr Sûresi

Âyet: 15 Halkının hiç beklemediği anda başkente girdi. Derken orada biri kendi milletinden, öteki düşman halktan; kavga eden iki adama rastladı. Kendi milliyetindeki, düşman olana karşı yardım feryadında bulundu. Musa onu bir şamarladığı gibi yere serdi. Musa: "Bu iş, şeytanın dışa vurduklarından! Zira o, saldırgan eder ve yalın anlaşılır mefkûresizleştirir" dedi." Kasas Sûresi

Âyet: 159 Kuşkusuz dînî inançlarını bölük pörçük eden, bir önder türetip aşırı bağnazı olanlar... sen asla o klikler içinde değilsin; onların nihaî değerlendirmeleri Allah'a kalmış; O, yapıp-ettiklerini kendilerine dokümanter haber verir. 160 Kim dini daha güzel gelenekleştirirse on katı sevap onundur. Kim de dini kötü yönde etkilerse yalnız yaptığına denk cezalandırılır; haksızlığa uğratılmazlar." En'âm Sûresi

Âyet: 4 Bilmelisin ki Firavun, ülkede başına buyruk kesildi ve vatandaşı partizanlaştırdı; içlerinden iş yapabilenleri azınlık Mustaz'af ve gençlerini yönetim kurbanı görürken kadınlarının namusuyla uğraşıyor. Çünkü o, kundakçının4 biri!" Kasas Sûresi

Âyet: 51 "Ey döneminin Resûlleri! Temiz toplumunkilerden esenlikle yiyin; iyi değerlerini dışa vurun. Kuşkusuz dışa vurduklarınızı kader bilgisiyle bilenim. 52 İşte aynı bilinç olarak sizin uygarlığınız bu! Ben de sizin Rabbiniz! Öyleyse Benim takvam üzere olun. 53 Ama nerede! Tanınan yetkilerini aralarında, birkaç ilahî biçiminde tabulaştırdılar. Her tarikat cemaat, dar kalıpları içinde, yanındakilerle gönüller gayet rahat! 54 Öyleyse onları, oraya kadar, sersemlikleri içinde bırak. 55 Kendilerini bunca şirketler ve genç beyinler ile destekleyişimizi... 56 kendilerini bitmez tükenmezler içinde yarıştırmamız mı sanıyorlar? Yok, yok! Gerçeği anlayamıyorlar." Müminun Sûresi

Burada da kötü temeller üzerine oturtulan ve tarikat şeyhleri "Allah'ın Oğlu" kadar yüceltilen ve şeyhlerinin kitapçıkları Kur'an-ı Kerim kadar kutsallaştırılan cemâatleşme hareketi kötülenmektedir. Bu müridanın bağlılığı şî'alaşma olarak görülmektedir.

Âyet: 30 Öyleyse sen Hanif olarak, öz varlığını, o egemen değer din uğruna, bilinçlice ayakta tut. Aman Allah'ın insanları üzerinde kodladığı kodu al! Zira Allah’ın varetme düzenini değiştirmek ne demek! Bu düzen, sivilleşebilen o dinin kendisidir. Fakat çoğunluk bu vahiy kültürünü alamıyorlar. 31 Hem de siz arının peteğine gidişi gibi O’na gidenlerle bütünleşerek... Siz Onun takvasını yaşatıp namazınızı tam bilincinde kılın. Müşriklerden olmayın... 32 Dinlerini bölük pörçük edenlerden... Hepsi partizan! Her bağnaz kitle, kendi yanındakilerle doyuma ulaşmış cennetin anahtarını almış! Rûm Sûresi

Burada da şî'a sözcüğünün, "hizb" sözcüğüyle birlikte kullanıldığını görmekteyiz.

İşte biz fanatizm denince "şî'a" sözcüğünü anımsamaktayız. Kur'an-ı Kerimde kötü bağnazlığın her türlüsü kötülenmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


BUGÜNKÜ KARYE ASHABI
Tarih penceresinden bakarsak, Karye Ashabı, tarihin belli bir bölümünde yaşayan ve tarihten silinen bir kavım veya köyün halkıdır.

Ama sosyal tarih açısından bakarsak, Karye Ashabı, her çağda yaşamış bir devlet yönetim biçimidir ve devleti kuran siyasi irade sahipleridir.

Demokratik olmayan, kendi siyasi partisinden olan vatandaşlarına devletin para musluklarını ve sadece kendisi gibi düşünenlere kapısını açan, kendi tabularını yıkacak diye tüm uluslararası birlikteliklere kapılarını kapayan siyasi irade sahiplerinin adıdır, Karye Ashabı...

"13 Sen onlara, "Karye Ashabı" örneğinı şöyle canlandır: Hani yorumlayıcı resûller onlara gelmiş;"

"8 Kesinkes boyunlarında boyunduruklar ayarlamışız. O, ta çenelere kadar! Gözler sabit, dikbaşlıdırlar. 9 Kafalarındakilere bir baraj, geçmiş-geleceklere de bir baraj koymuşuz; baygın odunlaşmış duruma getirdik. Artık onlar ne yaptığını bilmez durumdadır."

İşte bu anlatılanlar demokratik olmayan ve vatandaşlarını sabit bir noktaya bakan, çevreye gözü kapalıi tarihî şahsiyetlerden sadece kendi demokrasi anlayışını yaşatanlara kapısını aralayan siyasi irade sahipleridir...

"14 onlara, önce iki Resûl görevlendirmişiz, onları saçmalamakla suçlamaları üzerine üçüncüsüyle arkalamışız, birlikte kavimlerine: "- Biz size gönderilmiş resûlleriz. 15 - Olamaz; siz tıpkı bizim gibi et-kemik insanısınız. Rahman mesaj filan indirmedi. Siz saçmalıyor; saçmalıyorsunuz. 16 - Rabbimiz biliyor; biz elbet size gönderilmiş resûller; 17 sadece ve sadece yalın anlaşılır tebliğci durumundayız." İşte bizim tefsir ve yorumlamamıza göre buradaki resuller, Allah adına siyasi yapılanmayı düzeltmeye çalışan ve ülkeyi yıkılmaktan kurtarmaya çalışan, ülkeyi uluslararası kurum ve kuruluşlarla birlikte yürümeye çalışan, açık toplum olma çabası veren siyasi partilerin iktidar sahibi olmalarını anlatmaktadır.

Ama bu siyasi irade sahipleri bu siyasi gelişmeleri içlerine sığdıramamaktadır; "aramızdan çekilin, aksi takdirde siyasi partilerinizi kapatırız" tehditlerinde bulunan siyasi irade sahiplerini anlatmaktadır.

Kasas Sûresi âyet: "4 Bilmelisin ki Firavun, ülkede başına buyruk1 kesildi ve vatandaşı partizanlaştırdı; içlerinden iş yapabilenleri azınlık Mustaz'af ve gençlerini yönetim kurbanı görürken kadınlarının namusuyla uğraşıyor. Çünkü o, kundakçının4 biri! 5 Bu durumda, Mustaz'af sayılanları ayağa kaldırmayı, onları baş etmeyi ve devletin doğal sahibi olarak görmeyi arzularız."

" 6 Sonunda ülkede siyasi irade sahibi olmalarını, böylelikle Firavun, Hâmân ve askerlerine, uykularını kaçıran hususları göstermeyi arzularız."

İşte Kasas Sûresinde de aynı tür açıklamalar gelmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


ULUHAKAN ABDULHAMİT VE DEĞİŞEN ERDOĞAN
Bu yazıyı, hemen seçtim; kafamdaki birçok sorunun özetini verdiğinden... İttihad ve Terakki hareketi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini hazırlayan insanların oluşturduğu siyasî irade sahipleridir.

İttihat ve Terakki Hareketinin içinde Cumhuriyet kuruluşunda önemli yerleri olan "Sarıklı Mücahitler" vardı.

Bunların içinde, Saîd Nursi, Mehmet Akif, Cemalettin Afganî, Eşref Edip gibi, Uluhakan Abdulahamit'e içten kök söktüren Müslüman ekip başı çekmektedir.

Bunlara Selefî hareketin son halkası da diyebiliriz. Uluhakan Abdulhamit'i biz tanımadık. Ancak imanını dışa yansıtan ve Panislamizm hareketini başlatan, bunun somut örneğini de İstanbul-Hicaz demiryolu ağını ördürmesinde gördüğümüz samimiyetidir.

Bu Selefî hareket, ikili oynamıştır. Başlarında da Kazim Karabekir gelmektedir. Osmanlının son günlerinde Doğu Anadolu'yu elinde bulunduran Ordu komutanıdır. Makedonya çıkışlıdır ve Makedonya'dan çıkan Hareket Ordusu'nun içindedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


BİLİM-DİN ÇATIŞMAZ
Bilim-din-felsefe üçlüsü bir bütündür. Üçü birbirini tamamlar. Bilim-din-felsefe üçlüsü bir bütündür. Üçü birbirini tamamlar. Bu üçlünün birbirleriyle çaıtştırıldığı uygarlıklar ideolojiktir ve yıkılmaya mahkumdur.

August Comte bilimi idelojileştirmiş ve yıkmaya uğraşmıştır; dini de ideolojileştirmek, yıkılmasına zemin hazırlamaktır.

Allah cc canlıyı evrimleştirerek ta yosundan insana kadar yaratmıştır. Canlı denince aklımıza DNA gelmektedir; aminoasit zinciri üzerinde oynamaktadır.

Aminozsit zinciri üzerindeki oynamalara mütasyon denmektedir. Allah cc canlıyı kendi iradesine göre geliştirmiştir ve bu geliştirme evrelerine mütasyon denmiştir.

Değişinim ya da mutasyon, canlının genetik bilgisinde meydana gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan kalıtsal değişmelerdir.

Bireyin,kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan genetik şifre, herhangi bir nedenden dolayı (X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve kimyasallar, ani sıcaklık değişimleri vb. maddelerle) bozulabilir. Bu durumda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Bir gen mutasyona uğradıktan sonra kararlı hale gelir ve tekrar eski haline dönmek için herhangi bir eğilim göstermez.

Mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise, farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin meydana gelmesidir.

Tarihte mutasyonların sunduğu fenotipik çeşitlilik olmasaydı, örneğin Mendel'in araştırmalarını yaptığı bezelye bitkisinin fenotipi tek olsaydı, bu deneyler hiçbir zaman sonuç bulamayacaktı. Birçok bitki doğadaki diploit kökenli diğer bitkilerden türemiştir. Bu tip bitkiler belli bir süre sonra kısır olarak kalırlar ve çelikleme ya da yumru ile çoğaltılırlar. Hayvanlar, vücutlarının belli bir parçasından üretilemedikleri için, triploidi ve tetraploidi bunlarda bir önem arzetmez.

Gen mutasyonları, zincire bir ya da daha çok bazın eklenmesi veya zincirdeki bazların eksilmesi sonucunda da ortaya çıkabilir.

Bir dış etkinin mutasyona yol açabilmesi (mutajen olması) için hücre içine girip etkinliğini gösterebilmesi gerekir. Girim gücü yüksek olan X ışınları ya da atom bombası ışımaları, tohumsal mutasyona yani nesilden nesile aktarılabilen mutasyona yol açabilen çok güçlü etkenlerdir. Bu tür mutasyonların bir çok örneği yakın zamanda Çernobil patlaması sonucunda çevredeki bir çok canlı türünde gözlenmiştir. Halen Rusya ve Karadeniz Bölgesi’ndeki kanser oranları çok yüksektir. Mutasyonun diğer bir sonucu da hücre bölünmesindeki kontrol mekanizmasını ortadan kaldırabilmesidir. Bunun bilinen en tehlikeli sonucu ise hücrenin kontrolsüz bölünmesi yani kanserdir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İCMÂ'-I ÜMMET GERÇEĞİ VE ŞERİAT
Şeriatçılık yoktur; makasıdcılık vardır.

Ben kişisel olarak Allah'ın cc kesin sabitlediği bir din yoktur. Din sürekli durağandır. Mesela kişisel hırsızlığın adı, yani birisinin malını çalmanın adı "liss" ve çoğlu "lusus"tur; kul hakkını ilgilendirir. devletin veya kamunun malını çalmaya da sirkat adı verilir ki kul hakkı söz konusu değildir. Kur'an-ı Kerimde kamu malını çalmak konusu işlenmiştir. Ancak kişinin malını çalmak olan hırsızlık konusu geçmemektedir. Kur'an kişinin malını çalma ve kul hakkı söz konusu olan hırsızlığı zikretmemiştir. Bu konunun tarisel oluşumunu icmâ'-ı ümmet kuruluna bırakmıştır. İşte bu konunun adı, makasıdcılıktır.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


LÜBNAN'DA SURİYE'NİN AĞIRLIĞI
İslam'ı egemen kılmak için ülkelerarası mücadele olmaktadır. el-Ahbaş örgütü yeni kurulmuş ve Suud ağırlıklı selefi sufi akımlara karşı örgütlenmiş görülmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


İSLAM'DA SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLENMESİ
İslam, durağan değil, dürekli kendini yenileyen bir dindir.

yeter ki makasıdını iyi belilrleyelim ve İcmâ'-ı Ümmet diye tanımladığımız çağın seçkin uleması durağan olmasın ve çağının dinamiklerini ve aktiflerini iyi bilsin ve İslam'dan karşılıklarını hiç korkusuzca yerli yerine koysun. <

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


MUHAMMET ABDUH
Muhammet Abduh, masonlukla suçlanır. Çağının klasik dönem gilgilerine karşı savaş açar. Çağının bilim düzeyinin üzerine çıkmaya çalışır ve biraz başarır.

Çağının en yenilikçi müfessirlerindendir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


OSMANLIDA İCMA'-I ÜMMET
Kur'an kültüründe: "Resule itaat ediniz" biçiminde geçen Resul terimi, ayet-i kerimelerde, icmâ'-ı ümmet anlamına gelmektedir.

Aşağıda alıntıladımız makalede bu konuda geniş bilgi verilmektedir.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


SEKÜLERLEŞME VE DİN
Dinin tanımı hala atrtışılmakatdır. Din, her şeyden önce Tek Allah'a cc iman etmektir. Yaradılışa ve ölüm sonrası dirilişe, mahşerde toplanıp ilahi yargılama sonucu ahiretteki yerimizi alacağımıza imanımız din demktir. Din kişinin sosyal yaşamında nerelere kadar insanoğluna karışır; normlar koyar. İşte dini sosyal yaşamın sadece belirli boyutlarına müdahale edebilir diyen inanca, sekülarizim veya solculuk demekteyiz. Bu konuıda ne kadar iyimser olabiliriz? alanı daratlaım mı? Genişletelim mi? Sekülarizmde din nasıldır ve ne anlama gelir? bunu biraz irdeleyelim dedik. Mehmet Kırmanlı noların bir iki paragraf alıntı yaPTIM; OKUYUNUZ LÜTFEN.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı


Mehdilik
Rabbani-Ahbar, Kur'an kültüründe geçen İcmâ'-ı Ümmet kurumunun kararlar alamayışının adıdır. Eğer bir çağda İslam uleması bir araya gelemiyorsa ve hiçbir ortak karar alamıyorsa bu ulema bozuntularının adı, Rabbani--Ahbar olmaktadır. Tevbe Suresindeki ilgili ayet meallerini iyi okuyalım.

İdeoloji ve Dinî Gelişim kategorisindeki yazının Devamı





 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.