Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
12 Aralık 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 2
 Bugünkü Ziyaret 32
 Toplam Ziyaret 1100987

  Geri Dön

SOHBET 11
BUGÜNKÜ DEVLET ANLAYIŞINDA HACCIN ANLAMI
İslam dininin hiçbir kurumu ve kuruluşu, taabbudî değildir. Yani Allah cc emrettiği için farz kılınmamışlardır. İslam'ın gâîlik ilkesine göre her ibadetin bir toplumsal gaye için farz kılındığını, her ibadetin en eski ve ilkel toplumlardan beri yaşandığını, bugünkü toplumlarda da değişik biçimlerde yaşanmakta olduğunu söylemekteyiz. Hacc ve kurban ibadeti de aynı biçimde eski toplumlarda ve bugünkü toplumlarda yaşanmış ve yaşanmaktadır. Bizim nasıl bir hacc ibadeti anladığımızı ve haccın nasıl yaşanması gerektiğini, hangi toplumsal olayların hacc sayılabileceğini bu satırlarda göreceksiniz.

ÇAĞDAŞ DÜNYANIN HACC ANLAYIŞI

 

21. yüzyıldayız ve laik devlet güdümündeki kurum ve kuruluşların güdümünde, binlerce kişi hacca gönderilmektedir. Müftülüklerce haccla ilgili klasik çok bilgiler verilmektedir. Haccın vücubunun şartları ve sıhhatinin şartları diye anlatmaya başlanır. İlmihal kitaplarında da klasik hacla ilgili çok geniş bilgiler bulunmaktadır.

Bazılarımız da der ki: “Ne gereği var? İlle de zilhicce’nin; neden onunda haccı kutlayalım? Allah’ın her günü bayram değil mi?”

Bir diğeri çıkar der ki: “Hayvanları boğazlamaya ne gerek var? Kurbanın parasını Türk Hava Kurumuna veya Orduyu Güçlendirme Vakfına verelim; bitsin.” Bir diğeri de: “Hayvanları boğazlamaya yazık değil mi?” gibi laflar eder. Oysa Allah Taâlâ hayvanları insanların boğazlanması, etinden ve sütünden yararlanması için yaratmıştır.

İşte bu gibi lafları pis kokulu ağzından akıtanların tek hedefi, dinî birliği zayıflatmak ve gerçek Müslüman’la, kendisi gibi gerçek dışı Müslüman’ı ayırt etmemize yardımcı olmaktır.

Hacc ibadeti, Allah cc tarafından Haram Aylar’dan son ikisine yerleştirilen ve Müslümanların birlik ve beraberliğini spor ve müzik etkinlikleriyle kutlama bayramıdır, fuarıdır, şölenidir. Aslında dinimizin esas amacı odur; ama birkaç yüzyıldır İslam’ın özünü yitirdiğimizden, bayram veya fuar mevsimindeki dinî heyecanımızı pekiştiren her türlü etkinlikleri de yitirmişiz.

Benim bu son söylediklerimi şimdilik itibara almayın; ama kulağınızda küpe olsun. Çünkü elbet bir gün gelecek; İslam ahlakı ve değerleri egemen olduğu günlerde Haram Aylar, gerçek anlamını kazanacaktır:

 
“Bugün, gücünüzü tanımazlıktan gelenler, bilinçliliğinizden ötürü yılmıştır. Artık o Nâs'tan korkmayın; yalnız Benden korkun. İşte Ben size dininizi oyun düzeninde doruğa çıkarmış, size nimetimi tamamlamış ve din olarak o İslam anlayışından hoşlandığımı vurgulamış oldum.” Mâide Sûresi: 3
 
Tefsir veya hadis kitaplarında, resmi tatil, spor ve müzik yarışmalarının bayramları konusuna rastladınız mı? İslam’ın tatil ve gençlik diye farz sayılan temel konusu yok mu? Eğer yok ise, İslam medeniyetinden ve öteki uygarlıkların medeniyetleriyle yarış etmekten nasıl söz edeceksiniz? Öteki uygarlıkların da üstüne çıkmış ilahî uygarlıktan nasıl söz edeceksiniz?
 
“Sizi Mescid-i Haramdan yüz geri ettiler diye bir kavme duyduğunuz kin, sizi de saldırgan olmaya asla itmesin. Siz "candan verme ve takva değerleri" üzerinde yarışma düzenleyin, “potansiyel suçluluk ve örgütlü saldırganlık" üzerinde düzenlemeyin. Takva etkinliklerini yaşayın” Mâide Sûresi: 3
 
Spor ve müziğin; İslamî gençliğin zamkı olduğunu bugün bilmeyen kalmamıştır. Dünya gençliği artık birlik ve beraberlik zamkını, spor ve müzikten beklemektedir. Kur’an-ı Kerimin sûre ve âyetlerinde, uygar bir toplumun tatil ve gençlikle ilgili ana başlıkları yok mu?

İşte ben, Kur’an-ı Kerim âyetlerinde, Maide Sûresi 1-3. âyetlerinde bu konuya değinildiğini sezinledim ve meal-tefsirimde geniş bilgi verdim. Gördüm ki Cuma tatili, Haram Aylar ve Hacc tamamen; Müslüman gençliğin spor ve müzik bayramları için farz ibadet günleri, hafta ve mevsimleri olarak ayrılmıştır. Ama bugün için böyle bir iddiada bulunmak çılgınlık olur.

 
“Ey iman edenler! Dinî hacc törenlerini1 katışıksız yerine getirin. Şöyle ki yalnızca haramlıkları yasa ile belirlenenler dışındaki ehlî-yabani; otçul dört ayaklılar size helal kılındı... dokunulmazlık ayları/ihramdayken avlanmayı normalleştirmeden...” Maide Sûresi: 1
 
“Ey iman edenler! Siz, Allah'ın hacc ritüellerine, dokunulmazlık ayının gereklerine, Allah'a adanan kurbanlıklara ve ağaç kabuğundan özel gerdanlıklarına saygısız davranmayın. Özellikle Rabbinizin aşkın iradesini ve hoşnutluk noktasını arayıp kümelerle Beytullaha koşanlara saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda avlanabilirsiniz” Mâide Sûresi: 2   
 
Gençlik, çocukluk ile erişkinlik arasında yer alan, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan bir gelişme ve olgunlaşmanın yer aldığı yaşama hazırlık çağıdır.

 Türkiye nüfusunun %60'nı 25 yaşın altındaki çocuk ve gençler oluşturmaktadır. Bu anlamda gerçekten genç bir toplumuz.

Unesco'nun tanımına göre gençlik, cesaretin çekingenliğe, serüven isteğinin rahata üstün geldiği çağdır. O nedenle de son derece duyarlı ve toplumun geleceği açısından kontrol ve yönlendirilmesi en çok önem taşıyan sosyal kategorisidir.

Bu ifadelerin tefsir ve fıkıh kitaplarında yeri var mı? “Yoktur” diyebilir misiniz? O zaman bu din ve Kur’an kültürü İslam uygarlığını ve devletini asla gerçekleştiremez.  O zaman da Asr-ı Saâdeti, Hulefa-yı Raşidîn dönemindeki devletleri, Hatta Emevî ve Abbasî İslam devletlerini, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini inkar etmiş oluruz.

Gençlik tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, kendini kanıtlama ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemdir.

Gençlik çağı, sigara, içki, uyuşturucular, değişik arkadaş grupları vb. pek çok şeye merak ve eğilimlerin var olduğu bir dönemdir. Eğitim bu amacını gerçekleştirebilmek için çeşitli araçlar kullanır. Spor ise, bu araçlar içerisinde gençlere ulaşabilmenin en kolay ve belki de en etkili olanıdır.

İşte hacc ibadetini gerçek ve geniş anlamıyla ele alabilir ve uygulayabilirsek spor ve müzik etkinlikleri adı altında gerçek bir hacc yapmış oluruz.
 
Çünkü sportif çalışmalar, gençlere, enerjilerini, onların sağlığına katkıda bulunacak şekilde kullanma olanağı sağlarken kurallara uymayı, birlik, dayanışma, işbirliği ve paylaşma ilkelerini yerleştirerek bireyin topluma uyumunu sağlar. Bu yolla gençler bir yandan başarı için sabır, özveri ve disiplin içinde çalışmanın gerekliliğini diğer yandan yenilgiyi kabullenmeyi ve kendinden daha iyi olanı takdir edebilmeyi öğrenir.
 
Gerçekten bugün bir gençlik alt kültürü Haram Aylar kapsamındaki hacc etkinliğiyle oluşacaktır. Gençleri arkadaş kümelerinden ayırmak yerine kümeleşmeyi desteklemek ve örgütlemek Haram Aylarda gerçekleşecektir. Gençleri takım sporlarına, gençlik merkezlerinde çeşitli uğraşlara yönlendirerek olumlu sonuçlar alınması Haram Aylar kültürüyle olabilir. Bir mahalleye dikilecek iki spor alanı, o çevrenin gençlerini aylaklıktan kurtarabilir.

Sevgili okurlarım, bu yazdıklarımdan dolayı bana kızmayın. Elbet bir gün böyle bir hacc ibadeti gerçekleşebilir. O beklentilerle ölmek de bir ibadet olduğuna inanıyorum.

 

Organize edilmiş spora katılımın sosyalleşme konusunda önemli olduğu, spor yapmanın karakter oluşumu, manevi değerlerin gelişimi ve iyi vatandaşlık özelliklerinin oluşumuna katkıda bulunduğu günümüzde yaygın olarak kabul görmektedir ve Allah cc Haram Ayları bu amaçla farz kılmıştır.

Gençlik sporlarının organizasyonunda gençlerin ilgileri, cinsiyetleri, sosyo-ekonomik durumları ve coğrafi koşullar Haram Aylardan hacc mevsiminde, göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer gençler, hacc mevsiminde, iyi organize edilmiş sportif aktivitelerde yer alırlarsa kontrolleri daha kolay sağlanır.

Hayranlıklar ve tutkular çok sık görülür. Bir şarkıcıya, bir sinema oyuncusuna, bir sporcuya veya genç bir politikacıya hayranlık duyarak ona benzemeye çalışır. Arkadaşlık ilişkileri her şeyden önemlidir. Teke tek arkadaşlık, okul arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı, takım arkadaşlığı gibi değişik arkadaşlıklar kurulur.

 

 

HACC İBADETİ VE KURBAN KESİMİ

 
Çift tırnaklı, büyükbaş hayvan kesimi, bizim dinimizin hacc anlayışının tek göstergesidir.
Hayvanla ilgilenmek, kesmek için yatırma mücadelesi vermek, âyet-i kerimedeki maç yapmak anlamında: "avlanmak"ın karşılığı olmaktadır.
 Her toplumun haccı olsa da iribaş hayvanla ilgilenmek anlamında bir hacc anlayışı Eski Türkleri hesaba katmazsak özellikle İslam'ın hacc anlayışı olmaktadır.
 
Biz Müslümanlar, hacc mevsiminde, Hacc ibadeti, bir bayram niteliğinde olduğundan yıl içindeki zamanı ve süresi belli bir ibadettir. Allah cc hacc ibadeti konusunda şöyle buyuruyor:

Bazı ilahiyat akademisyenleri; hacc ibadetinin belli günleri olmadığını, yıl boyunca, her zaman yapılabileceğini söylemektedir. Oysa Allah cc: “Eşhur-i M’alûmât” buyurmaktadır. Eskiden beri gelenekleşmiş, herkesçe bilinen bayram günleri demektir:

 
“Hacc ibadeti, eskiden beri gelenekleşmiş birkaç ay süresincedir. Dolayısıyla kim o kendi günleri içinde hacc farizasını yapacaksa artık dil veya göz ile zina yok! Sövmek, kaba konuşmak ve kötü duyguları kamçılamak yok! Ayrıca kötü duyguları kabartacak tartışmaya girmek de yoktur.” Bakara Sûresi: 197.
 
Bu hacc bayramı, Âdem’den AS beri tüm toplumlarca kutlanmış ve dinî kitaplarında emredilmiştir. İlkel çağlarda, herkesin Beytüllah’a varmak, ulaşmak imkanı olmadığından belli bir yüksek dağı merkez alarak, kendi inançlarına göre haccı icra edebiliyorlardı.

 Hacc ibadeti, sadece İslam’a ait bir ibadet değildir. Âdem’den AS beri her toplum için bir hacc ibadeti olmuştur. Hacc ibadeti sadece Müslümanların bir ibadeti de değildir. Bugün de her toplumun kendi anlayışı içinde bir hacc bayramı bulunmaktadır.

 
Her toplumun iyi veya çirkin haccı yılın belli günlerinde ve genellikle on gün sürmektedir:

 

Mesela İspanya toplumu için, her yılın belli günlerinde, on gün süren ve bütün vatandaşların o on gün içinde sokağa dökülüp toplu bayram havasını estiren boğa yarışması günleri vardır.  İşte bu boğa güreşi yarışması o toplumun haccı olmaktadır; ama Kur’ana göre batıl bir hacctır.

Müslüman hacı adayları, hacc alanı olarak belirlenmiş bölgeye giriş noktaları sayılan mikatlardan ihramlarını giyerek hacc ibadetini yapmaya koyulurlar. Nasıl davranacakları âyet-i kerimede belirlenmiştir.

 
Takvayı esas alacaklardır. Açılıp saçılma yasak. Kötü söz söylemek yasak.. Artık ihramlı oldukları sürece dil ile veya göz ile cinsel sarkıntılık da kesinlikle yasak. Birbirini çekiştirmek, dedikodu yapmak, gıybet etmek… de yasak.
 
İşte İspanyol toplumu için bu on gün içinde, kendi doğruları çerçevesinde, çıplaklığı andıracak serbestlikler çerçevesinde böyle bir yasaklamaları yok.

Brezilya toplumu da her yıl; 2-10 gün içinde, on gün süren ve yıl boyunca belli okullarında eğitim sonucu bayram ettikleri Samba şölenleri de o toplumun çirkin haccını andırmaktadır ve İslam’a göre batıldır.

Her toplumun böyle törenlerinin tarihi olurken Müslüman toplumlarının hacc ibadetinin belirli günleri olmaz mı?

Her yıl Şubat ayında yapılan geleneksel Rio Karnavalındaki samba dansını, köleleştirdikleri Afrika yerlilerinden öğrenmişler. Brezilya devletini kuranlar, Tanrıların iyiliğine dua etmek anlamındaki samba dansını, bu dinî göreneksel dinsel törenlerden laik anlayışta karnaval biçimine dönüştürmüşler. Davulun hipnoz etkisi yaratan vuruşları, ilk sambacıların çıplak ayak dans ederken, günlük tasalarından uzaklaşmalarını sağlıyordu.

 
Bu etkinlikleri, Brezilya merkezli birçok dünya toplumu karnavallar havası içinde kutlamaktadır. Yılın belli ayında ve o ayın belli günlerinde olması, Kur'an-ı Kerimdeki: "Eşhur-u Ma'lûmat"ı andırmaktadır. İslam'ın belirlediği kıstas ve normlara bağlı olmadığından "çirkin hacc" olmaktadır.
 

Rio karnavalı hazırlıkları 11 ay sürer, gösteriler 2 gecedir.

Hazırlıkları 6 ay önceden başlar, gösteriye katılan 10.000 katılımcı 1001 renkte hazırlanmış 30.000 değişik kostüm giyer.

 
Mermilerin havada uçuştuğu, cinayetlerde dünya şampiyonu ülke.. Her yıl ortalama 38 bin kişinin ateşli silahlarla öldürüldüğü ve bu alanda birinci olan ülke...
 
Bu ülkedeki zengin-fakir uçurumu ve toplumsal bölünmüşlük hiç de azımsanacak gibi değildir. Özellikle Rio'da zenginler toplumdan soyutlanmış bir şekilde yaşamaktadır ve şehre indikleri zaman tepkiyle karşılanırlar. Futbolun, sambanın ve yirmidört saatini tv başınada geçiren ev hanımlarının çok sevdikleri "pembe dizi"lerin vatanıdır.

Neden Brezilya'nın samba dansları karnaval biçiminde dünyanın ortak eğlencesi olmuştur?

 
Güney Amerika’nın en kalabalık ve en büyük ülkesidir. Dünyanın yüzölçümü bakımından beşinci, nüfus bakımından sekizinci büyük ülkesidir. Güney Amerika’nın yarısı kadardır.

1925 Portekiz'e ait İberyalılar aracılığıyla Avrupa'ya ithal edildi, Amerika'dan meraklılar tarafından çalışıldı.

 
"Sizin yaşadığınız güzel davranışları Allah, tek tek amel defterinize not eder; yeter ki siz azık edinin; kuşkunuz olmasın ki en güzel azık takva duygusudur. Öyleyse yalnız Benim takvamı yaşayın; ey özün özüne sahip insanlar! Rabbinizin aşkın iradesini didikleyerekten aramanız sakıncalı davranış değildir. Arafat vakfesini yaparak gruplarla sökün ettiğinizde dokunulmazlık  tören yeri Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. Nasıl size bu günü hediye etmişse Onu öyle anın. Oysa siz İslam öncesi, mefkûreyi yitirmişler kalabalığından idiniz. Sonra insanların gruplarla sökün ettiği yer; Arafat'tan siz de sökün edin. Bu atmosfer içinde Allah'tan yarlığanmanızı dileyin. Kuşkusuz Allah mağfiret ve rahmet sahibidir. Menasikinizi bitirdiğinizde, bir isteğinizi babanıza iletirken adını nasıl anarsanız; Allah'ı da ya öyle veya ondan daha gür bir biçimde anın. Fakat bu insanlar içinde öyleleri var ki: "Rabbimiz! Bize dünyadaki zenginliği ver!" diye söyleyebilecek karakterdedir. Bu insanlara ahiret ülkesinde zırnık yok! Ama onlar arasında öyleleri de var ki: "Ey Rabbimiz! Hem dünyadaki, hem ahiretteki güzellikleri bize ver. Bizi cehennemde azap olacak dünya güzelliklerinden koru!" derler. İşte o hacılar için bu duyguların kazandırdığı statüleri var. Allah muhasebeyi son hızla yapar. Bakara Sûresi: 197- 202

 

21. yüzyıldayız ve laik devlet güdümündeki kurum ve kuruluşların güdümünde, binlerce kişi hacca gönderilmektedir. Müftülüklerce haccla ilgili klasik çok bilgiler verilmektedir. Haccın vücubunun şartları ve sıhhatinin şartları diye anlatmaya başlanır. İlmihal kitaplarında da klasik hacla ilgili çok geniş bilgiler bulunmaktadır.

Bazılarımız da der ki: “Ne gereği var? İlle de zilhicce’nin; neden onunda haccı kutlayalım? Allah’ın her günü bayram değil mi?”

Bir diğeri çıkar der ki: “Hayvanları boğazlamaya ne gerek var? Kurbanın parasını Türk Hava Kurumuna veya Orduyu Güçlendirme Vakfına verelim; bitsin.” Bir diğeri de: “Hayvanları boğazlamaya yazık değil mi?” gibi laflar eder. Oysa Allah Taâlâ hayvanları insanların boğazlanması, etinden ve sütünden yararlanması için yaratmıştır.

İşte bu gibi lafları pis kokulu ağzından akıtanların tek hedefi, dinî birliği zayıflatmak ve gerçek Müslüman’la, kendisi gibi gerçek dışı Müslüman’ı ayırt etmemize yardımcı olmaktır.

 

Alptekin: Hacda en güzel avı yaptık

Hacdan dönen manken Yaşar Alptekin, kutsal topraklarda dünyanın en güzel avını yaptıklarını söyledi. Alptekin, "İçimizdeki şeytanı boğduk, taşladık.'' dedi.

Cihan

 

Ölüm Bayramı 

Semanur YAMAN sanliurfa.com  04 Aralık 2008

Kurban bayramına hazırlanıyor dünya.

Amaç kurbiyyet, yani yakınlaşmak Rahman’a…

Kimi fakirlere gönderiyor kurbanını, kimi yakınlarıyla paylaşmaya hazırlanıyor.

Fakir fukara yeniden et yüzü görecek.

Bir de zaten yakın olanlar var Rahman'a…

Ön safta bekleyenler…

Koçlarını değil canlarını fedaya hazır olanlar.

Kuşatma altında en özgür ruhların sahipleri...

Özgürlüğü, doğarken yüreklerinde getirenler; Gazzeliler…

Kurban bayramı öncesinde ne bayram hazırlığı var Gazze’de, ne yürekleri aydınlatacak bir ışık. Hayat durma noktasını çoktan aşıp geçti zira...

Elektrik, akaryakıt, ekmek ve ardından su tükenmeye başladı.

Bitip tükenmeyen şey; açlık, yokluk, karanlık…

Ölüm kokusuna, açlıktan ağlayan süt bebelerinin sesi eşlik ediyor.

Toprak bile çatlak çatlak olmuş susuzluktan.

Gazze’nin meşhur portakal bahçelerinde hasat vakti şimdi…

İsrail buldozerlerinden kurtulan bahçelerde tek tük portakallar ışıldıyor.

Dışı “Yafa”, içi “kan”…

Ve Gazzeli çocuklar…

Sanki “Uçurtmayı vurmasınlar” filminin başrolünde hepsi.

Her biri bir Barış, barışın anlamını yalnızca sözlüklerde okuyan...

Direnişin ve iradenin, onurun ve tevekkülün çocukları…

Seslerinin yankısı bile yok.

İmdat çığlıkları kâh duvarlara, kâh çelik kapılara takılıyor…

Yokluğun kenti simsiyah artık…

Camilerin kandilleri, ameliyathanelerin lambaları, okulların ışıkları…

Kapkara gecenin tam ortasında Gazze.

Ne sabah oluyor, ne güneş doğuyor üstüne.

Gayrı bayram arefesi…

Kurbana hazır bütün dünya…

Gazze’de kurbanın adı da yok, kendi de…

Yem veremedikleri hayvanları çoktan kesti köylüler…

Kurban yoksa bayram olmayacak mı?

Olacak elbet! Bayram, hem ne bayram…

İbrahim’in kenti İbrahimsiz, El Halil’siz kalır mı hiç?

Hummalı bir çalışma, tatlı bir telaş…

Kurbanlıklarını hazırlıyorlar kutlu güne…

Kuşatma bıçağı bileyi taşında...

Bir tek İsmailleri var kurban verecek…

İsmail’ini kurban edecek de bir onlar var dünyada.

Ortadoğu’dan alışılmışın dışında bir bayram rüzgârı esiyor...

Bayramın kutlu olsun Gazze, “Ölüm Bayramın” mübarek…


Semanur Yaman  sonmez@kanal7.com

 
 

Ayşenur KAHVECİ Lebbeyk Allahümme lebbeykSuudi Arabistan17 Aralık 2008

“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi  eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rüku ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.”

“İnsanlar arasında haccı ilan et ki; gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” (Hacc suresi/26-27)

Bu, Allah’ın evine davetiydi, hiç mümkün mü ki; akıl sahibi bir insan bu davete icabet etmesin, hiç mümkün mü ki; akıl sahibi bir insan bu davete icabet etmekte tereddüt etsin.

Ve bugün Hz. İbrahim’in davetine üç milyondan fazla insan cevap verdi. Cenab-ı Hakk Hz. İbrahim’in davetini yerle gök arasına duyurdu. Bu öyle bir davetti ki, insanlar bu davete icabet etmek adına her şeylerini veriyorlardı. Asırlardır bu davete cevap vermek  için sayısız insan anasından, babasından, evladından hatta canından vazgeçmek pahasına da olsa  bu kutsal davete hiç düşünmden “Lebbeyk” diyorlardı. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, buyur Allahım buyur”.   

Dünyanın bir çok yerinden kalabalık bir insan seli aktı yine Mekke’ye bu sene de. Yine çok kalabalıktı, yine sanki önceki seneden daha kalabalıktı. Efendimizin “Allah’ım hacc yapanların günahlarını bağışla, onların günahlarının bağışlanmasını istediklerinin de günahlarını bağışla” duasına mazhar olmak adına bu kadar insan koşarak, aşkla, şevkle gelmişlerdi Mekke’ye. Adeta haşir meydanını hatırlatan bu muazzam kalabalığın her bir ferdinde, her bir kalbinde aynı heyecan, aynı coşku, aynı gurur vardı. Her bir anı “Lebbeyk” demek olan hacc farizasının insanın bütün mevcudiyetine hükmeden tatlı  bir  heyecanı, gururu vardı..  

Mekke sokakları beyaza bürünmüştü, yediden yetmişe, her yaştan insanın heyacan  ve sabırsızlıkla beklediği o gün gelmişti. Gün yalvarış günüydü, gün yakarış günüydü, gün arafata çıkıp Allah’a yalvarma günüydü. Kafileler halinde bu kutsal vazife için arafata çıkış arefeden bir gün önce başlamıştı. Yollar otobüslerle dolmuştu. Binlerce otobüsten bir kısmı mübarek yükünü yüklemiş arafat yolunu tutmuşken, bir kısmı da yol kenarlarında  hacı adaylarını bekliyordu. Trafik çok yoğundu elbette. Herkes bir anda  o gün için  arafata çıkacaktı. Otobüste giderken camdan diğer otobüslere baktığınızda görülen şey hep aynıydı. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diyerek arafata çıkan bir otobüs dolusu insan ağlıyordu. Zaman zaman tekbirlerle telbiyelere ara veriliyordu. Çok  eşsiz bir andı bu, herkesin ömründe bir kez yaşayabileceği cennetin kapılarını açan hacc farizasının başladığı andı.  

Arafata varıldığı anda her kafile kendisi için hazırlanan çadırına yerleşip ibadete başladı. Önümüzde uzun bir gece vardı. Bu gecenin akabinde arefe günü arafatta yapılması gereken vakfe duası yapılacaktı. Şimdi bütün yürekler o an için bekleyişe geçmişti. Bütün gece boyunca ibadet etti hacılar. Kuranlar okundu. Namazlar kılındı. Her kişi duasını etti, Allah’a yalvardı. Bu anda etrafındaki insanları unutup, Allah ile tamamen baş başa kalan hacılar da oluyordu. Başka türlü insan bütün tanıdıklarına, yakınına, eşine dostuna hatta sülalesine ismen böylesine yüksek sesle dua etmezdi herhalde. Gözlerini de yumarak bu samimane, safiyane yakarışın lezzetine varıyordu.  

Gecesi epeyce serin oluyor arafatın. Üşütüyor insanı. Bu tatlı serinlikte battaniyeye sarılarak çadırların arasından sızan cılız ışıkla Kur’an okumaya çalışanlar da vardı. Onca insan böylesine ulvi bir gecede havanın her bir zerresinde hissedilen maneviyatın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Vakit ilerledikçe hacılar günlerin verdiği yorgunluğun da etkisiyle yavaş yavaş dinlenmek üzere kısa bir süre için de olsa uyumaya başlıyorlardı. Uyuyanların yanı sıra sabaha kadar ibadetle vakit geçirenler de oldu. 

Arafatta olmak; yaradana yalvarmak şükretmek, içinden geldiği gibi kalbinden gelenleri arz etmek... Bunları anlatmakta zorlanıyorum. Gelenler bilir, tarifi imkansız bir haz. Kulun kendisini Allah’a bu kadar yakın hissetmesi, sadece Allah için, sadece O’nun davetine icabet için o mübarek dağa çıkıp Allah ile başbaşa kalmak, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, inne'l hamde ve'n-îmete, leke ve'l mülk lâ şerîke lek!” "Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana nimet senden ve mülk senin, ortağın da yoktur senin".demek.

Arafatta olmak; Alemlerin sahibi ile karşılıklı durmak, merhametlilerin en merhametlisine rahmeti için yalvarmak, yaptığı bütün günahlarından pişman olduğunu söylemek, affet Allah’ım demek, and olsun bir daha yapmayacağım demek, günahlarımından arındır, temizle beni,  hesabını sorma, beni sana karşı utandırma, karşında mahçup etme, huzurunda boynu bükük koyma, beni sahipsiz bırakma, kapına geldim sakın yüzüme kapatma, beni kabul et, ortalıkta sensiz, çaresiz, perişan bırakma, beni yakma demek, ben seni çok seviyorum ey sevgili, sen de beni çok sev demek ve bütün bunları derken ağlamak... İşte arafatta bulunmak böyle bir şey...  

Vakit ilerliyordu. Gecenin serinliği, yerini güneşin henüz kendini yeni gösteren ışıl ışıl sıcaklığına bırakmaya başlıyordu yavaş yavaş. Arafat aydınlanıyordu. Beklenen gün doğuyor, büyük gün kendini gösteriyordu. Büyük günün heyecanı da büyük oluyordu elbette. Hacılarda bir hareketlenme görünüyordu bu dakikalarda. Sabah abdestlerini alıyordu herkes. Çadırına dönen namazını kılıyor, Kur’an’ını okuyor, duasını yapıyordu. Herkes ibadetine kaldığı yerden devam ediyordu. Saatler ilerledikçe hacıların da sabrı tükeniyordu adeta. Bir an evvel büyük duaya durmak istiyordu herkes. Öğle namazı için bekleyiş başlayınca bu kısa sürede hoş sohbetler oluyordu hacılar arasında. Genelde herkes Türkiye’de bıraktığı evladını, anasını, babasını konuşuyordu yanındakiyle. Özlemlerini anlatıyorlardı birbirlerine. Yakınlarına kavuşacakları andan bahsediyorlardı zaman zaman. Bazı hacılar böyle tatlı tatlı sohbet ederken, yakınlarının bayram için baklava börek açtığını hayal edip iç geçirenler de oluyordu.  

Öğle namazı için ezan okunmaya başlamıştı. Hacılardaki hazırlıklar iyice hızlandı bu dakikalarda. Herkes abdestini alıp çadırında hazır beklemeye başlayınca namaz kılmak üzere cemaat ayağa kalktı. Öğle namazı ve ikindi namazı beraber kılındıktan sonra arafatın beklenen anı başlamak üzereydi.Herkes iyice heyecanlanmış ve sabırsızlanmıştı ki vakfe duası başlamıştı. Şimdi milyonlarca hacı, milyonlarca kul Allah’a, arafatta yalvarmak için ellerini semaya kaldırmıştı. Eşsiz dakikalar başlamış, hacı adayları hacı oluyorlardı artık, bunun için dua ediyorlardı. Efendimizin “Mebrur bir haccın karşılığı cennettir” müjdesine ermek için yalvarıyorlardı yaradana. Bu ulvi dua edilirken yeryüzünde insanlar ağlıyordu, gökte melekler. Yerden yükselen âminler, gökteki âminlerle buluşuyordu yaradana doğru çıkarken. Günahlardı insanları bu kadar üzen, bu kadar korkutan. Ölüm vardı çünkü, kabir vardı, hesap vardı, en ufak bir iyilik veya kötülük karşılıksız kalmayacaktı. Şimdi bunlar için dua ediliyor, günahlarından arınmak için yalvarıyordu herkes. Analar, babalar için de dua ediliyordu, “Onları da affet Allahım” diyordu hacılar. Evlatlar da unutulmadı tabi,vatan, millet için de aminler yükseldi yine gökyüzüne. Arafatta vakfe duasıydı bu, herşey için, herkes için dua edilmeliydi, hiç kimse unutulmamalıydı. Zira duaların kabul olunduğu anlardan bir andı. Son kez amin denildi ve eller gözyaşlarıyla buluştu. 

Vakfe duası bittikten sonra büyük bir sessizlik hakimdi çadırlarda. Herkes duanın etkisindeydi henüz. Arafatın bu eşsiz dakikaları insanları adeta büyülemişti. Herkes kendi aleminde günahlarıyla yüzleşiyordu sanki. Fakat umutla dolmuştu yürekler. Artık herkes daha büyük bir ümit ile Allah’ın rahmetini umut ediyordu.  

Akşam saatlerinde Müzdelife’ye iniş başlamıştı. Bu, o kadar da kolay bir iş değildi aslında. Bu kalabalığı Müzdelife’ye indirmek epeyce vakit alıyordu. Sırası gelen kafileler yine otobüslerle Müzdelife’ye iniyorlardı. Burada da akşam ve yatsı namazını beraber kıldıktan sonra bu kez de Müzdelife’de vakfeye duruluyor ve dua ediliyordu. Fakat buradaki dua, arafattakinden farklı olmuştu, kısa sürmüştü çünkü o şartlarda uzun dua etmek biraz güç olurdu heralde. Her kafile, kafile başkanının duasına amin diyordu. Müzdelifede kalabalık, arafattakinden daha fazla hissediliyordu. Bazı kafileler  duayı duymadan amin diyordu. Şeytan taşlamak üzere yola çıkılmadan önce buradan taşlar toplanıyordu. Taşların boyu nohut kadar olması gerekirken bazı teyzeler şeytana çok kızmış olmali ki, sanki cephanelik hazırlar gibi, ceviz büyüklüğünde ve gerektiğinden daha fazla taş topluyorlardı. 

Minaya doğru yürüyüş başlamıştı. Her kafile, kafile başkanının elindeki bayrağı takip ederek yola düşmüştü. İlerlemek çok zordu ama yavaş yavaş da olsa yol alıyordu herkes. Bir yandan da arafttan otobüslerin gelmesi devam ediyordu. Hal böyle olunca trafik tıkanıyordu. Bir sürü polis görev yapıyordu o gece. Zaman zaman otobüsleri durdurup kafilelerin geçmesine izin veriyorlardı, zaman zaman da kafileleri durduruyorlardı. Minaya doğru yürürken dönüş yolu boştu. Çünkü taşlamaya ilk giden grup henüz yoldaydı. Hacılar yine “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diyerek yürüyorlardı. Arada tekbirler getiriliyordu. Bazı gruplar yürümüyor koşuyordu. Koşarken var güçleriyle “Lebbeyk” diyorlardı. Çok tuhaf bir duygu hakim oluyor insana bu dakikalarda. Şeytanı taşlamak için beyazlara bürünmüş insan seli ellerinde taşlarla yola düşmüş, tekbirlerle ilerliyorlardı. Dünyanın her yerinden, her yaştan, her renkten milyonlarca insan büyük bir sabırsızlıkla ve coşkuyla lanet olası şeytanı taşlamak için yürüyordu. Cemerat denilen üç şeytanın bulunduğu bölgede kalabalık daha da artıyordu. Cemerata çıkan bütün yollar tıkanmıştı. İlk gün taşlanan büyük şeytanın önü  çok kalabalıktı. İnsanı korkutan bir manzaraydı bu. İlk gördüğüm de bu izdihamdan ben de çok korkmuştum aslında. Nasıl taşlayacağım diye düşünürken gördüm ki, az ilerisi gayet sakin , hatta boştu. Herkes şeytana vardığımız noktaya yığılmış, kimse az ilerisine gidip de taş atmıyordu. Dedim ya, hacılar bu an için çok sabırsızlanıyorlardı. Bu yüzden de hep aynı noktada izdiham oluyordu. O izdihamın içinden çıkarken yakınlarını arayan bir babanın korku dolu bakışları hala gözümün önünde.  

Hacılar, şeytan taşlarken kendilerinden geçiyordu, kimisi atması gerektiği yedi taşla yetinmeyerek, belki de fazla atıldığı takdirde ceza olarak sadaka vermesi gerektiğini de bilmeyerek “bu da benden olsun sana kör şeytan, Allah seni kahretsin” gibi sözler eşliğinde taş atmaya devam ediyordu. Taşı bitip de hızını alamayanlar, terliklerini çıkarıp atıyorlardı şeytana. Kimisi de ağzına geleni söylüyordu şeytan taşlarken. Şeytanla kavga ederken kendini unutanlar daha sonra kafilelerini aramak zorunda kalıyorlardı. Ortalıkta tek başına endişeli bakışlarla dolaşan amcalar çok fazlaydı.  

Taşlamanın ikinci günü birinci gününden daha kalabalıktı. Bu kez şeytanın az ilerisi sakindi dediğim yerler de tıklım tıklımdı. İkinci günü büyük bir kalabalık havaya doğru el sallıyordu, biraz ilerleyince anladım ki, canlı yayın kamerası çekim yapıyormuş. Hacılarda belki özlemden, belki sevinçten yaşlı gözlerle el sallıyorlardı. 

Taşlamanın üçüncü günü de, ikinci gününe nisbeten daha kalabalıktı. Çünkü bu gün son gündü. Dönüş vardı. Minada bulunan otellerden çıkışlar olduğu için trafikde çok yoğundu. Sokaklar boş su şişelerine bürünmüştü bu kez. Adeta bir halı gibi asfaltın tamamını  sarmıştı su şişeleri. Ciddi bir temizlik yapılması gerekiyordu Mekke’de.  

Artık veda zamanı gelmişti. Bu kez Kabe’yi veda için tavaf ediyordu hacılar. Bu kez hüzünle, bu kez başka bir türlü ağlayarak tavaf ediyorlardı. Bu kez şimdiden özleyerek bakıyorlardı Kabe’nin taze örtüsüne. İlk kafileler dönüyordu bile. Mekke boşalıyordu yine. Yine hüzünlenecekti sokaklar. Yine boynu bükük bir çocuk gibi bakakalacaktı hacıların ardından Mekke... Ayşenur KAHVECİ/Haber7aysenurkahveci@live.com



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 9013
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6165
FATİHA SURESİ 5846
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4944
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3957

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.