Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 11
 Bugünkü Ziyaret 78
 Toplam Ziyaret 1091935

  Geri Dön

DİN VE MEDENİYET
MEDENİYETLER UYUŞMASI MI ÇATIŞMASI MI?
Herşey zıddıyla kaimdir. İman medeniyeti-küfür medeniyeti... Şeytan-Melek... Paganizm-Köktendincilik... Bu zıtlıklar, birlikte yaşayamazlar; çatışırlar. Karşılıklı etkileşirler. Bilim ve teknolojiler medeniyetlerin çatışması arasından çıkar. Ilımlı İslam, İslam'ın devrim ilkeleri sayılan Makasıd'ının yürürlükte olmamasına rağmen başka milliyetçiliklerin devrim ilkeleriyle düzenlenmiş anayasaların güdümünde olan Müslümanlıktır. Laik Müslüamn, ılımlı Müslüman'dır. Ilımlı Müslümanlık, gerçek İslam değildir. Ilımlı Müslüman, bir zamanların mütedeyyin Müslümanıdır. İşte bir din, ılımlılık ve mütedeyyinlik aşamasında medeniyet boyutuna ulaşamaz. Din boyutunda kalır. Din boyutunda kalan bir toplum, medeni sayılamaz ve başka medeniyetlerin kuklası Süfehâ' olur. Şimdi bir Avrupa Birliği var ve Avrupa Medeniyeti var. Ama Müslümanlığın Kâ'be kıblesi eksenli bir birliği, Hılafet birliği olamadığından ve öteki medeniyetlerin etkisindeki siyasi irade sahiplerinin yasaklamaları bulunduğunudan ve etkili olduğundan İslam medeniyeti de yoktur. Öyleyse medeniyetler uyuşması veya çatışması söz konusu değildir.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI MI UYUŞMASI MI?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Oxford İslamî Etütler Merkezinde “Medeniyetler İttifakı ve Türkiye’nin Rolü” konulu bir konuşma yapmış. Bu konuda siyasî olarak konuşmuş, bir din adamı olarak konuşmamış. Verilen demeçte din adamı açısından eleştirilecek bazı noktalar var. Her siyasi demeç salt İslam’a mal edilemez. Din adamı olarak bu siyasi demeç masaya yatırılmalıdır. Ben kendi açımdan konuyu ele almak istedim. Elbette başka din adamları da beni eleştirebilir. İslam tarihi boyunca yüzlerce mezhep oluşmuş, bugün de her cemâatin ve ulemasının kendine göre bir mezhebi var, her birinin apayrı mezhebi var.

Ben ilk önce medeniyet nedir? Bu tanım konusunu bazı âyet-i kerime mealiyle destekleyelim. Acba tarih boyunca medeniyetler arası savaş mı olmuş, yoksa medeniyetler çatışması olmuş mu?

Tarihteki Haçlı seferleri, birer medeniyet çatışmasıdır. Her medeniyet, gücü oranında ötekini veya ötekileri siyasi propaganda ve askeri propagandalarla etkilemeye çalışmıştır. Her medeniyet, gücü oranında ötekini ötelemek için uğraş vermiş ve varını yoğunu harcamıştır.

Medeniyet; bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü"dür.

Medeniyet, belirli bir insan topluluğu veya toplulukların belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlıdır. Uygarlık, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği olmaktadır.

Araplar, Afrika kavimleri, Asya’da Gürgâniye, Harezmşahlar gibi meşhur Müslümanlar ve Müslüman Türkler, bugün bile gıpta edilen, imrenilen medeniyetler kurmuşlardır.

İslâmiyet, belli milletlere değil, bütün insanlığa özellikle yukarıdakilere imiştir. Her biri kendi çağında, en yüksek medenî seviyeye ulaşmak için lâzım olan her şeyi geliştirmiştir. Bu bakımdan İslâm medeniyeti cihânşümûl bir medeniyettir.

 Medeniyet, siyasal ve hukuksal kurumları, dini, ahlakı, felsefeyi, edebiyatı, sanatı, özetle bir “kültür”ü oluşturan bütün öğeleri içermektedir.

Batı modernitesinde ağırlığı gitgide artan bir “laikleşme” olayı, o uygarlığın niteliklerinden biri olagelmiştir. Ama her şeye karşın, bu gün bile, örneğin İtalya’da Katolikliğin, İngiltere’de, ABD’ de ise Protestanlığın etkisi göz önüne alınmadan, o toplumların bazı olayları açıklamasız kalır. Türkiye’yi bu açıdan ele aldığımızda laiktir; ama camileri var, kandil geceleri kutlamaları var, ramazan orucunda iftar sofra davetleri ve teravih etkinlikleri var ve Müslüman’dır.

İbni Haldun ve Vico Spengler, kültürlerin organizmalar gibi doğup, büyüyüp geliştiklerini ve sonunda öldüklerini belirtirler. Doğma, büyüme, gelişme ve ölüm, tüm kültürlerin zorunlu olarak geçirdikleri aşamalardır, ortak yazgılarıdır ve hiçbir kültür bu döngüsellikten kurtulamaz.

Kültürler farklı olabilirler; hattâ onları belli tipler altında gruplandırmak da olanaklıdır; ama her biri kendi içlerinde yukarıdaki aşamaları yaşarlar ve son aşama olarak ölürler. Tarihin karanlık sayfalarında böyle göçüp gitmiş nice uygarlıkları hatırlayalım. Ama ölümsüzleşmesi gereken Asr-ı Saâdet modernitesi de vardır. Eğer Türkiye, Asr-ı Saâdet modernitesi yerine, Batı modernitesini örneksemişse o nasıl Müslümanlık ve uygar Müslüman örneği!?

Şimdi gelelim Sayın R. Tayyip Erdoğan’ın siyasî demecine:

“Ben Hz. Musa Aleyhisselama kendi peygamberim gibi iman ediyorum, saygı duyuyorum ve onu peygamber olarak görüyorum. Aynı şekilde Hz. İsa Aleyhisselama kendi peygamberim gibi iman ediyor ve onu bir peygamber olarak biliyor ona aynı şekilde saygı duruyorum. Ama aynı anlayışı ben Musevi'den Hıristiyan’dan da beklerim. Onlar da benim peygamberime aynı şekilde saygı duymak durumdadır.”

"Bunlar: "Ya Yahudi, ya Hıristiyan olmalısınız ki kişikli olasınız" diyorlar. De ki: "Aksine Hanif olarak İbrahim'in milletini benimsemeliyiz ki öyle olalım. O, asla müşrik olmadı".  Siz şöyle deyin: "Biz Allah'a, dolayısıyla bize indirilenle;  İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a ve torunlarına indirilen suhuflara,  ayrıca Musa ve  İsa'ya verilen  Kitablarla  Nebi  şah­siyetlere Rabblerince verilenlere iman ettik. Bunların hiç biri arasında i ayrıcalık görmeyiz.   Demek ki biz imanı dışa vuran Müslüman cemaa tiz"  Dolayısıyla onlar da tıpkı sizin böyle iman edişiniz gibi iman ederlerse kişilik kazanırlar.   Fakat kaçış gösterirlerse kesinkes onlar,    ayırımcılık yarışındadırlar. Ama Allah, seni onlardan kişilikli olmanla savacak.   Sen Allah’ın boyası ile iliklerine kadar boyanıver! Kimliğini belli et!: "Siyasi kimlik  boya olarak Allah'ınkinden daha güzel kimin boyasıymış! İşte biz yalnız O'na kul oluruz" diye haykır”. Bakara Sûresi: 135-138

Âyet-i kerime, başbakanımızın söylemini doğrulamakta ve eklemelerde bulunmaktadır. İşte o kişilik eklemesinde söylem eksik kalmaktadır.

Evet Yahudiler bugün için kişilik sahibidir; Siyonist cemâatleri var ve G 20’lere kişilik olarak katılıyorlar.

Hıristiyanlar da bugün için kişilik sahibidir; Din kökenli Vatikan devletleri var, siyasi birlik olarak Avrupa Birliği gibi kuruluşları var.

Peki, Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın G 20’lere katılırken laik Türkiye Cumhuriyeti kişiliğinin dışında hangi kimliği var? Âyet-i kerimede “Hanif kimliği”nden sözedilmektedir. Bu kimliği kazanabilmek için tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların dinî ve siyasî birlikleri gibi Mekke’de Hılafet birliği olması gerekmektedir. Kur’an-ı Kerime göre o zaman kişilik sahibi olarak G 20’lerdeki öteki kişilik sahiplerine haykırabilecektir.

Laik T. C. Laik bir kişilik çabasında, bir Hıristiyan kulübü olan Avrupa Birliği kişiliğine üyeliğe sadece adaydır, T. C. Kimliği ve gizlenmek zorunda olan Hanif kimliği arasında bocalamaktadır.

Şimdi bir medeniyetler ittifakından söz ederken hangi kimliği kullanacağız? Laik T. C. Kimliği yoktur; çünkü Hıristiyan Kulübü olan  AB’nin kapısının eşiğine dayanmıştır. Açık bir kimliği kazanmadan Türkiye’yi üyeliğe kabul etmemektedir. Tarihte birçok üzücü olayın; bu tehlikeli potansiyelin günü geldiğinde en zararlı silahtan daha yıkıcı olabileceğinin örnekleri ile doludur”.

“Farklı dinlere ve kültürlere mensup kişiler arasındaki diyalog eksikliğinin, ön yargılar ve husumetin en az güvenlik sorunları kadar dünyayı tehdit etmektedir”.

“New York’ta Dünya Ticaret Merkezi ve Washington’da Pentagon binalarına yönelik çatışma, 2003 İstanbul`da HSBC ile İngiliz Konsolosluğu`na kanlı çatışma, El Kaide’nin Mart 2004'te tren istasyonları vahşetindeki İspanya çatışması... 2005’te, Londra`da 3 metroya ve 1 otobüse intihar saldırısı ve 2 Aralık 2008... Avrupa ve Kuzey Amerika İslami köktencilerin Mumbai saldırıları… “Medeniyetler Çatışmasının” bir parçası değil midir?

Burada ezilmiş insanların isyanı söz konusudur. Ezilen Müslümanların kimlik arayışı saldırılarıdır. Bu menfur olayları h,ç kimsenin ve akl-ı selim sahibi hiçbir vicdanın meşru sayması düşünülemez. Bizler cihadın beyinlerde ve kafalarda yapılmasından yanayız. Ama bu çatışmayı sergileyenler savunmalarında:

“Bugün Allah'ın kutsal topraklarının yeniden İslâmi kimliğine kavuşturulması için verilen mücadelenin terör olarak adlandırılması da, geçmişte Allah'ın peygamberlerinin "deli, büyücü" gibi adlarla adlandırılmasına benzer bir anti-propaganda operasyonudur. Yüce Allah bu mücadeleyi "cihad" olarak adlandırıyor. Bilmek gerekir ki, oradaki bağımsızlık mücadelesine gerekçe oluşturan olay, Müslümanların yurtlarının zorla ellerinden alınmasıdır” diyebiliyorlar.

Ekliyorlar: “Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirildiği sırada Filistin topraklarında sadece beş bin Yahudi bulunmasına rağmen bugün bu sayının üç buçuk milyona çıktığını, öte yandan o toprakların asıl sahipleri durumundaki dört milyon insanın mülteci durumuna düşürüldüğünü düşünürsek bu zulmün ne şekilde tahakkuk ettiğini daha iyi anlarız. Onlar sadece haksız yere gaspettikleri o toprakları ellerinde tutmakta ısrar etmekle kalmıyor, Müslümanların hâlen ellerinde kalan topraklarını da gasbetmek, mallarına zarar vermek, camilerini zorla ellerinden alarak eğlence merkezlerine çevirmek, işgalci askerlerle fiilen işbirliği yapmak, Müslümanlara sokak ortasında saldırmak, hatta camilerine girerek katliamlar gerçekleştirmek, işgal rejiminin özel timleri gibi çalışmak suretiyle Müslümanların bağımsızlık mücadelesine hedef olmayı birkaç kez hakediyorlar”…

Her üç uygarlık da laik kişilikleriyle anlaşmaktadır. Ama birisi laik Protestan ve öteki de laik Ortodoks kimlikleriyle ılımlı bir din sergileyerek G 20’ler çatısı altında birleşmektedirler. Ancak Türkiye de Hanif kimliğiyle değil de laik T. C. Kimliğiyle ittifaka katılmaktadır ve kabul görmektedir. İşte bu ittifakın adı “ılımlı” olmaktadır. Ama âyet-i kerimedeki kimliklerle ittifak değil çatışma içindedirler. İşte kişilik gösteren Hamas ve Hizbullah Hanif kişiliklerini haykırdıklarında Filisitn üzerine napalm, fosfor vb bombalar yağdırılmaktadır. Kişiliksiz el-Fetih yanlıları ise batı Şeria’da İsrail’in kişilikli çizmeleri altında paspas olmaktadır.

Hıristiyan milleti de Türkiye’yi ortaklığa veya birliğe alması için Kıbrıs Rum Kesimi gemilerine limanlarını açması koşulunda diretmektedir. T. C.’nin KKTC’yi tanıma isteklerine kulak tıkamaktadır. Nasıl bir ittifak denemesi? Ilımlı olarak ittifak var, ancak kendi kimlikleriyle tam bir çatışma söz konusudur.

 Demek ki biz laik Müslümanlığı benimsediğimizde ılımlı Müslüman olmaktayız ve bu kimliksiz kimliğimizle, laik Protestan veya laik Katoliklerle yani ılımlılarla bir ittifakımız söz konusu olabilmektedir. Ancak çoğunluk Yahudi böyle bir ılımlılık göstermemekte ve anti laik olduğunu bas bas bağıran Yahudi cemâat üyeleri varlık göstermekte ve hükümetlere kafa tutabilmektedirler.

İşte en kişisel olarak Sayın Tayyip Erdoğan’da bu ezilmişlerin hakkını “one minute”larla, ırasından ve doğasından fışkıran samimi duygularla ve bu ibadet aşkıyla çalışmalarıyla Yahudi ve Hıristiyan kişilik sahiplerine karşı Hanifliğini savunmasından ötürü kendilerine oy vermekteyim. İşte bu kimliğiyle yalnız bırakılmaktadır.  Ancak inşallah Hanif Müslümanlık kimliği, birkaç arkadaşı ve Sayın Obama ile egemen kılacaklardır. Böylece Mehdi hareketi tamamlanacaktır; inşallah!

 

 

ALTIN NESİL ÇAKMA ÇIKTI

Cemaatin alternatif bir kuşak yaratma/yetiştirme projesinin adı, "Altın Nesil" dir.
Yıllarca bunun için uğraş verdiler; didindiler.
Bizzat Fethullah Gülen şehir şehir dolaşıp "Altın Nesil Konferansları" verdi.
Altın Nesil okulları açıldı.
Cemaatin yayın organları sürekli "Altın Nesil geliyor; kayıp kuşaktan Altın Nesil'e" diye haberler, yorumlar yaptılar.
Gün geldi...
AKP'nin siyasal iktidarı ele geçirmesiyle Altın Nesil siyasetin ve bürokrasinin tepe noktalarına yerleştirildi. Sadece buralara değil kuşkusuz. Ayrıca medyanın önemli koltuklarına da Altın Nesil oturtuldu.
Başarılılar mı?
Bakalım...
Örneğin Altın Nesil hiç iyi bir TV'ci çıkaramadı.
STV'deki dizilere bakıyor musunuz: Güz Gülleri, Kollama, Tek Türkiye, Şefkat Tepe, Farklı Desenler...
İlginçtir polis-terör, derin devleti anlatan diziler birbirinden kötüdür.
Ne senaryosu senaryodur.
Ne ışığı ışıktır.
Ne yönetmeni yönetmendir.
Sadece diziler mi?
Bir tane iyi program gösteremezsiniz bu kanalda ve Mehtap TV gibi benzerlerinde de..
Haber kanalları ve bültenleri tamamen taraflı ve tek seslidir. Ajitatiftir. Tıpkı cemaat gazeteleri gibi.
Sadece TV'ler değil.
Altın Nesil'den bir tek fikir adamı çıkmamıştır.
Bir teori ortaya atamamışlardır; tek yaptıkları sadece geçmişi kötülemektir. Suçu hep dışarıda arama kolaycılığından kurtulamamışlardır. İşi paranoyaya kadar götürmüşlerdir.
Ortada gezinen Hüseyin Gülerce ya da Ekrem Dumanlı bir dersane öğretmeni kimliğini aşamamıştır.
Yani Altın Nesil akil adam yaratamamıştır.
Analitik değil ezbercidirler. Daha doğrusu dogmatiktirler. En acıklısı sokak ağzıyla konuşup yazmaktadırlar. Yavan bir demagoji yapmaktadırlar sürekli.
Evet...
Devam edelim mi, sinema örneğini verelim mi? Kelebek, Eşrefpaşalılar ya da Hür Adam filminden bahsetmeye gerek var mı; Altın Nesil'in sineması budur işte!
Edebiyat, müzikte de öyle. Kültürel hayatımıza hangi zenginliği getirmiştir Altın Nesil?
Hangi evrensel beğenilere hitap etmektedirler.
Varoş kültürünü yüceltmektedirler ekranlarında ve gazete sayfalarında. Yavandırlar.
"Diyalog... Diyalog" diye ortaya çıkıp Türkiye'yi kutuplaştırmışlardır.
Yaratılan korku imparatorluğunun piyonu olmuşlardır sadece.
Tarafsızlığı, adil yargıyı ayaklar altına alan savcılar, hakimler; sürekli imalat haberler düzenleyen emniyetteki istihbaratçılar Altın Nesil değil midir? Valilerinden kaymakamlarından bahsetmeye gerek var mı?
Türkiye'yi 21. yüzyılda taşıyacak Altın Nesil budur işte!
Altın Nesil Cemaat'in piar balonudur.
Fos çıkmıştır...

Odatv.com

 

 

EMPATİ KURMAK VEYA BİRİLERİNİ ÖYKÜNMEK

Hz Peygamberimiz SAV: "Men teşebbehe bikavmin fehüve minhüm” Ebû Davud, Libas, 4; Müsned, 2/50 buyurmuş.

“Bir kimse herhangi bir toplumla benzeşmeğe uğraşırsa onlardandır."

Teşebbüh, yenilik adına kendilerini başkalarına zorla benzeştirmeye zorlamak ve başka toplulukları teknoloji, sanayi ve terakkide örnek alacaklarına; kılık-kıyafette, yaşama tarzında ve zevk ü safada taklide kalkışmaktır.

Yakın tarihimizde Abdülmecid veya İkinci Mahmut devri, teşebbühün bir devlet politikası şeklinde dayatıldığı devirdir. Bu dönemde başta kılık-kıyafet olmak üzere her şeyde ciddi bir teşebbüh göze çarpar.

Hatta bazıları kendi değerlerine karşı tiksinti duyacak kadar başkalaşmış ve akl-ı selimi hayrette bırakacak ölçüde düşünce saplantılarına düşmüşlerdir.

İnsan, üzerine farz olan bir vazifeyi eda ederken, "Giyim ve kuşamımdan dolayı dışlanmayayım; ilk bakışta ürkütücü olmayayım!" düşüncesi ve niyeti ile Sırat-ı Müstakim’in dışına çıkarılmış toplumun telâkki, örf, âdet, gelenek ve göreneklerine göre davranması teşebbühtür.

 

Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hakvermek başka şey. Empati kurduğumuzda karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır; sempatide "yandaş" olmak esastır. Empatide anlamak, sempati de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek söz konusudur. Biz önemli kişiliklerle empati kurarız; duygudaşlık kurarız, ama onlara asla sempati duymayız.

Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Kendimizi kişinin yerine koymamız ve onu anlamamız şart değil; karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışırız.

Sempati duymak, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir.

Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak, ona benzemek veya ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.

Karşımızdakinin rolüne girer; onun ne düşündüğünü anlamaya çalışırız. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, rahatladığımızı hissedebiliriz.

Cemiyet anlayışına göre sıkıntı içindeki kişi ile empati kuran kişi, karşısındakinin durumunu anladığı için sıkıntıyı gidermek yani kendisini rahatlatmak için o kişiye yardımda bulunur.

 

Cemâat anlayışına göre, sıkıntıdaki kişi ile empati kurarak onun durumundan haberdar olan kişi, diğergam bir davranışta bulunarak, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım eder.

Bir hadiste:

“İki Müslüman kardeş buluştukları zaman onların durumu tıpkı iki elin haline benzer. O ellerin her biri diğerini yıkamaktadır. İki mümin bir araya geldiğinde muhakkak ki Cenab-ı Hak her birine arkadaşından hayır nasip eder” Bu söz üzerine ashab-ı kiram:

 

- Ya Rasulallah, onların vasıflarını bize söyle ki bizde onlardan olmaya çalışalım.

- Onlar Allah yolunda sevişenler, Allah için bir arada oturanlar ve Allah için biri diğerini ziyaret edenlerdir. Deylemî Müsned, Nesei Sünen-i Kübra.

Hepimiz kılık ve kıyafetimizle dahi, kendisinin hayranı olduğumuz birisine benzemeyi arzu ederiz. "Keşke burnum, Efendimiz'in burnuna benzeseydi. Gözlerim ve kulaklarım da O'nunkiler gibi olsaydı" arzusu Hz Peygambere SAV karşı muhabbet duyan hemen her ferdin içinden geçer. "Keşke şekil ve şemailimde Onun gibi olsam!" demeyen mü'min yok gibidir.

Kur’an-ı Kerimde itaat, yaşayan kişiye yapılır. Ölü kişiye ancak ittiba edilir. İşte bu, sevenin sevdiğine şeklen dahi benzemeye çalışmasının ifadesidir:

“Söyle: "Eğer Allah'ı seviyorsanız; benim sünnetimi örnek edinin ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı yarlığasın. Allah, yarlığayıp rahmet ağını aralayandır." Ekle: "Allah'a, dolayısıyla Resulün sünnetine saygı duyun. Şayet dinden kaçış gösterirseniz bilesiniz ki Allah o kâfirleri sevmez."  Âl-i İmran Sûresi: 31-32.

 

Rabbi Allah cc olanlar, insanlar arasından bazı insanları değil, Allah’ın melekelerini kendilerine yönlendirici olarak görürler:

"Kuşkusuz: "Rabbimiz Allah!" dedikten sonra Sırat-ı Müstakimci de olanlar... evet melekler üzerlerine inişip: "Korkmayın, tasalanmayın; vaadolunduğunuz cennetle yüz yüzesiniz” derler. Biz hem dünya hayatında hem de âhirette sizin seçilmiş yönlendiricileriniziz. Orada gönüllerinizin çektiği ve akıllarınızın çağrıştırdığı her şey var! Yarlığayıp rahmet ağını aralayanın ikramı olarak..." Fussılet Sûresi: 30-32.

İnsanların duygudaşlık kurduğu veli kişiler, bugünün diliyle sivil toplum örgütlenmesine katılmaktır. Bugün empati kurduğumuz cemâatler, sivil toplum örgütü bünyesindedir. Âyet-i kerimedeki şühedâ, savaşta şehit düşenler değil, bizim yorumlamalarımızla sivil toplum örgüt güdüleyicisi şeyhler olmaktadır. Beraberindekiler de Sıddıklar, Nebiler ve salihîn olmaktadır. İşte empati kurmak, o büyük zatlar gibi olmaya çalışmaktır:

“Öyle yaptıkları takdirde, biz onlara Ledünnî katımızdan cennet katı büyük ecir verir, onları nice Sırat-i Müstakımlere kılavuz ederdik. Herkim Allah'a, dolayısıyla o  Resül'ün kararlarına saygı gösterirse işte onlar... evet onlar, Allah’ın inam ettiği Nebiler, alp eren Sıddıklar, halkı güdüleyici şehidler ve salih kullar ile bir aradadır. Bunlar ne güzel can dostları STÖ!.. o aşkın irade, Allah katından! Alîm olarak Allah yeter.” Nisa Sûresi: 67-70.

 

Diyelim ki Resûlüllah’ın sav çok sevdiği ve onların da Hz Peygamber’e duygudaşlık beslediği Dihyet’ul-Kelbî, Darende’de zuhur etmiş olduğunu duyduk, öyle tahmin ediyorum ki birçoğumuz, sanki hacca gidiyormuş gibi derin bir iştiyak ile onu görmeye koşarız. Bunun için her şeye katlanırız. İşte bu sevgi Rabbimiz'den ötürüdür.

Bizde insanî kemalâta, olgunluğa ve eksiksizliğe karşı bir alâka vardır ama bu ilişki Hz. Hamza'ya, Hz. Ali'ye, Selman-i Fârisî’ye ve Sa'd İbn Ebî Vakkas'a RA duyduğumuz hayranlık gibi değildir. Biz bunları delicesine severiz. Ama bu muhabbet, Allah ve Resûlullah'tan ötürüdür. Binaenaleyh, insanlığın kılavuzu sayılan, Sevadd-i Azam olan zatları sevmek doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyete karşı bir sevginin ifadesidir.

Dünyada duygudaşlık duyduğumuz zatları cennette de müşâhede etmenin ve daimî bir değişiklik içinde zevk-i ruhanî yaşamanın tek vesilesi de burada Cenâb-ı Hakk'a karşı duyulan muhabbettir. Ne var ki, ruhunda ve vicdanında ummanlar gibi muhabbeti duymayan bir insana bu muhabbet ve zevk-i ruhanîyi anlatmak da mümkün değildir..

İşte bugün televizyon çizgi filmlerinde, genç yavrularımıza bu empati kurma kolikliği aşılanmaktadır. Şaki karakterliler dünya yönlendiricileri, dünyayı ateşe vermek için empati kurmaktadırlar.

ABD'deki işkenceci yetiştirme okulu aday öğrencileri ilkin toplu hayvan kesimhanelerine, kasaplara götürüyorlarmış. Acımasızlığı, şiddeti içeren filmler gösteriliyormuş. Soylu kahramanlar, soysuz hırsızlar, caniler belleklere kazınıyormuş. Önce animatik, sonra gerçek avlar gösteriliyormuş. Daha sonra kötü insan tipleri, vahşi, kuduz hayvan tipleriyle özdeşleştiriliyormuş. Derken uçaklardan canlı hayvan atmaya başlıyorlarmış. En sonunda da uçaktan insan atmaya başlıyorlarmış.

İşte ben, bütün hayatımda asla sempati kurmadık, ama İmam Azam’la, İmam Gazzali ile, İmam Rabbanî ile, Muhyiddin-i Arabî ile, Ahmet Hamdi Yazır ile empati ve duygudaşlık kurmaya çalışmaktayım. Biz Ehl-i Sünnet hareketini de bu yönde canlı tutacağız.   

 

ZITLAR BİRLEŞİR Mİ, KARŞITLAR UYUŞUR MU?

 

Her şey zıddıyla kaimdir, karşıtıyla ayakta durmaktadır. Muhalifiyle bütündür her şey. Yaradılışın özünde vardır bu. Teklik, biriciklik, sadece Allah’a aittir. Yaratılanlar ise bu ikiliklerle baş başadır ve zıtlarla baş etmek zorundadır. Doğru yanlış, iyi kötü, güzel çirkin, siyah beyaz; ruh nefis, hak batıl, iman küfür; bu ikili var oluş şemasının en çok kullanılan örnekleridir (bu misaller elbette ki daha da arttırılabilir). Bu durum öylesine caridir ki yeni olarak çıkan her şey, her olgu, her başkalaşım; kendi karşıtını da beraber getirmekte hatta kendi içinden çıkarmaktadır. Karşıtlar arasında karşılıklı alışveriş ama daha çok savaş vardır. Zıtlar uyuşamaz ve anlaşamazlar, lakin birbirinden haberdar olmadan edemezler; birbirlerinden bir takım özellikler de alırlar ama bunu kabul ve itiraf etmek istemezler. Gözlemleme, etkilenme ve eleştirme yoluyla kendilerini ortaya çıkarır ve pekiştirirler.

 

Bu şemada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Zıtlardan yalnız birisi asıl ve esastır, diğeri de onun mecburi karşıtı ve muhalifidir. Asıl olanın tanımlanması, belirgin hale gelmesi için karşıtı ortaya çıkar. İnsan yaratılmıştır ki şeytan, şeytan olmuştur. Hak vardır ki batıl ona muhalif olsun. İmanın mevcudiyeti, tersi olan küfrü ortaya çıkarmıştır. Güzelin güzel olduğunu nasıl anlayacağız çirkin olmasa. Doğrunun bir tanımı da, yanlış olmayandır. Yani muhalifler asıl içindir; esasın varlığı onların da mevcudiyetini doğurmuştur; lakin muhalif olan zıtlar asıl değil ayrıntıdır. Diğer taraftan, asıl olan birdir de onun karşıtları birden fazladır. Mesela aynı konudaki doğrunun karşısında belki de binden fazla yanlış vardır veya o konuda doğru olmayan her şey yanlıştır. Hak birdir, batıl binlercedir. İman birdir ve belirlidir, küfürse binlercedir. İyilik ve güzellik bellidir ve ölçüsü vardır, karşıtlarıysa belirsiz, ölçüsüz ve biçimsizdirler.

 

Konuyu medeniyete getirmek ve bir başka açıdan ele almak istiyorum. Medeniyet, çağımızın en önemli ve anahtar kelimelerinden birisidir. Elbette sadece zamanımızda değil ilk çağlardan beri en önemli olgu ve kavramlardandır.  Medeniyet, âdemoğlunun üst kurumları ya da organizasyonları olan din, millet, devlet kavramlarıyla zorunlu olarak irtibatlıdır. Hatta bu kavramlar dünya binasının temelini oluşturur. Din’siz medeniyet olmaz, medeniyetsiz devlet olmaz; milletsiz devlet elbette ki olamaz.

 

Bir Tek Medeniyet

 

Aslında bir tek uygarlık vardır. Dünyanın başından sonuna kadar olan bir tek din vardır. Kıyamete kadar bu uygarlık ve dini temsil edecek bir millet vardır. Bu uygarlık, din ve milletin devleti de vardır ve hepsinin adı da İSLAM’dır. Dünya medeniyeti, İslam medeniyetidir. İnsanoğluna bahşedilmiş bütün yetenek, imkân ve yardımların en geniş manadaki gerçekleştirimi demek olan medeniyet, ilk insanın yani Hz. Âdem’in gelişiyle başlamış ve devam etmiştir. Peygamberler yoluyla insanlığa hediye edilmiş, insan da bu hediyeyi geliştirmiş ve büyütmüştür. Maddi medeniyet için de bu böyledir. Tarımı, Hz. Âdem öğretmiştir insanlığa. Dikiş dikip yazı yazmayı Hz. İdris, gemiciliği Hz. Nuh, ekonomiyi ve arşivciliği Hz. Yusuf, millet oluşturma ve yönetmeyi Hz. Musa ve Harun, devleti ve hâkimiyeti Hz. Davud ve Süleyman, tıbbı ve insan haklarını Hz. İsa; medeniyetin bütün cepheleriyle birlikte anayasayı, hukuku, şehirciliği, eğitim ve öğretimi, din-devlet-millet-devlet kurumlarının uyumluluğunu yani tekâmülün son ve en büyük hamlesini de Hz. Muhammed aleyhisselam getirmişler ve insanlığa armağan etmişlerdir. İslam peygamberlerinin yoldan çıkmış toplumların uyarılması; vahşet, zorbalık ve zulmün kaldırılması; iyilik, doğruluk ve güzelliğin geliştirilmesi ve güzel ahlakın yerleştirilmesi yani manevi medeniyet için yaptıkları da elbette unutulmamalıdır.

 

 

 

İslam medeniyeti, dünya medeniyetinin son büyük atılımıdır. 1400 sene önce gelen din, peygamber ve kitap; dünya medeniyetini yenilemiş, düzeltmiş ve insanlığa Müslümanlar yoluyla yeni ruh, ivme ve güç vermiştir. Bütün dünya, 1400 seneden beri İslam’ın etkisiyle belirlenmiştir ve belirlenmeye de devam edecektir. Şunu da ilave etmek gerekir ki İslam sadece bir medeniyet değildir; İslam bir küll’dür yani bütündür ve bütüncüdür; insanoğlunun bütün yön ve kabiliyetlerini, birey ve toplum olma özelliklerini, tarih ve coğrafyalarını kapsamaktadır. Bu bilginin tabii devamı olarak şu hükmü rahatlıkla ifade edebiliriz: İslam’da din, devlet, millet ve medeniyet kavramları arasında kesin bir birliktelik, ayrılmazlık, bütünlük ve uyum vardır.

 

Antitez(ler), Tezin Yerini Tutabilir mi?

 

Bir de zıdda, karşıta, muhalif olana da bakalım ki mesele daha iyi anlaşılsın: Yazımıza konu olan bu dört kelimenin çağımızda farklı anlamlar kazanmasında (ya da daha doğru bir deyimle anlam kaymasına uğramasında) Batı uygarlığı ve felsefesinin önemli etkisi vardır. Batı medeniyeti, (bilhassa son iki yüzyıldır dünyanın önemli bir kısmına hâkim olmuştur ama) açık, net ve orijinal bir medeniyet değildir. Kaynakları karışıktır, temelleri belli ve belirgin değildir, temel kurum ve kavramları uyum içinde bulunmamaktadır, yani kaotik bir uygarlıktır (ve bunu kendi düşünürleri söylemektedir.) Biraz daha açalım: Din bakımından, Batı net ve sarih değildir; Hıristiyanlık belirleyici bir referans olamamış, kilise kurumu önce despot bir tutum takınmış daha sonra da kendi alanına hapsedilmiştir. Yahudilik de önemli bir referanstır. Grek ve Latin kökenleri dolayısıyla paganlığın etkisini atamamıştır. (Hatta en karşıt olduğu İslam dahi Batı uygarlığı için önemli bir kaynaktır.) Bütün bu sebeplerden ötürü Batı uygarlığında din olgusu ve kurumu oldukça karışıktır. Bu yüzden sanki felsefe dinin yerine geçmiştir.

 

Batı uygarlığında, din ve devlet birbiriyle çelişen, çatışan ve asla uyumlu olmayan kurumlardır. Bugünkü Batı, devletin dinle (kiliseyle) çatışarak din ile devletin ayrışması, kilisenin özerk bir alanda kalması; devletin de dini dışlayıp tamamen kendi kendine oluşturduğu ilke, kural ve dengelerle yönetmesi sonucunda oluşmuştur. Diğer yandan Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık vb. Hıristiyanlığın farklı kurumlarıdır lakin hepsi ayrı birer din gibidir ve tarih boyunca çatışmışlardır. Dinin dinle, dinin devletle zıtlaşması Batı toplumlarının ruhuna işlemiştir. Bu kan uyuşmazlığının neticesinde aynı uygarlığın ve dinin çocukları oldukları halde Batının bütün mezhep, ırk, toplum ve sınıfları önyargılı ve düşmanca bir tutum içindedir. Bu sebeplerle Batı toplumlarının devlete bakışları soğuktur; din karşısındaki tutumları da ruh ve heyecandan yoksundur adeta. Resmiyet, tutuculuk, törencilik ve hiyerarşicilik Batı insanında din duygusunu ve manevi yaşantıyı köreltmiştir. Batılılarda Doğu dinlerine ve mistisizme yönelmenin arkasında bu yoksulluğun büyük etkisi yok mudur?

 

Evet, Batı kendine Doğudan aşı, tedavi hatta din bile alabilmektedir ve bu da şaşırtıcı değildir. Batı, hemen yakınındaki İslam’ı atlayıp Çin ve Hind medeniyetlerine yönelebilmektedir. Doğu yani Çin, Hind ve Japon ise Batı uygarlığını (kültürü, teknolojisi ve hatta egemenliğini) kabullenmekte bir beis görmemiştir. Onlar da Batıdan aldıkları aşıyla kendilerini yenilemiş ya da yeni bir hayatiyet kazanmışlardır.

 

Eski halleriyle Çin ve Hind uygarlıkları daha çok manevi ve felsefi medeniyet özelliği taşıyorlardı. Mistik yaşantının önem kazandığı, felsefe ve şiir ve musikinin daha büyük vurgularla hayatın içinde yer aldığı uygarlıklardır. (Çin medeniyetinin güçlü zamanlarında yönetim ve bürokrasi konusunda oldukça ileri gittiğini eklemek gerekir, Çin medeniyeti teknolojide de dünya uygarlığına önemli katkılar sağlamıştır.) Doğu medeniyetleri tek taraflı ve daha çok manevi yönlü olduklarından Roma ya da İslam medeniyeti gibi kalıcı etkiye sahip uygarlıklar sınıfına girememiştir. Böylelikle kendilerini güçlü medeniyet olma iddiasından uzaklaştırmış ve güçlü kültürlerin birleşmesinden oluşan uygarlık birimine dönüştürmüşlerdir.

 

Kültürü de tanımlayalım: Kültür, bir medeniyeti oluşturan birimler ve tavırlardır. Diğer bir deyişle, ana fikir ve bina etrafında kültürler oluşması, ya da o ana fikrin etkisiyle kendine mahsus tavır ve şekiller kazanan kültürlerin toplamı ile bir medeniyet meydana gelmektedir. Ana fikir değişmez fakat zaman ve mekâna göre kültürler ve tavırlar değişebilir. Bir medeniyet alt birimleri, yani kültürleri vasıtasıyla diğer uygarlıklarla ilişki kurar, alışveriş yapar; etkiler ve etkilenir. O ana fikir, ne kadar kuvvetli, sağlam, tutarlı ve iyi korunmuş ise medeniyetin ömrü o kadar uzun olur; meydan okumalara cevabı da güçlü ve net olur. Lakin ana fikir ve bina kaybolmaya ya da önemini kaybetmeye başladığında, o medeniyet yavaş yavaş kültürlere dönüşür, belki kültürler yaşamaya devam eder ama artık medeniyetten bahsedilemez.

 

 

İslam Medeniyeti, Devlet ve Birlik

 

Yeniden teze dönelim ve medeniyeti tanımlayalım: İslam’da din birdir; kaynağı ve kitabı doğrudur, orijinaldir, gerçektir, sahihtir. Millet o dinin toplumu ve temsilcisidir. Devlet de milletin emrinde ve hizmetindedir. Medeniyet, dinden doğan, milletle temsil edilen, millet ve devletle yaşatılan bütün dışavurumlar, kültürler, maddi ve manevi açılımlardır. İslam’da bu dört kavram arasında bütünlük vardır. İslam medeniyeti derken biz, İslam dini, milleti ve devletini de düşünürüz; İslam devleti derken, din, millet ve medeniyete hizmet eden üst düzey organizasyonu kastederiz. Hatta İslam (ya da İslamlar) dediğimizde bu kelimeyle biz İslam milletini de ifade ederiz. İslam milleti de, dinsiz, devletsiz ve medeniyetsiz var olabilir mi? Olmamıştır diyemeyiz; İslam tarihinde de fetret ve inhitat dönemleri vardır. İnsanoğluna mahsus hiçbir şey, hiçbir kurum ve organizasyon bitişsiz, bunalımsız, yıkılışsız değildir.

 

İslam, evet kaybolmaz ve yok edilemez; lakin güç, izzet ve haysiyetle temsili devletle mümkün olabilmektedir. Büyük ve güçlü ve yüce bir İslam devletinin var olması dünya Müslümanları için bir güvencedir, bir sığınaktır, bir ferahlıktır. Dünyanın en ücra köşesindeki en zayıf Müslüman için bile büyük bir nimet ve saadettir. Osmanlı yani Devlet-i Aliye buydu; dünya İslam’ı için büyük güvence olan Yüce Devlet’ti. Küfre, Haçlı ordularına, Rusya ve Avrupa’ya karşı ta en son günlerine, en güçsüz dönemlerine kadar son derece büyük fedakârlıklarla karşı koymadı mı?

 

İslam, devletsiz olarak tam anlamıyla gerçekleşemez. Kuran’ın emir ve yasaklarının yerine getirilmesinin güvencesi, güçlü bir alet olarak devlet olmaktadır. Bugün ortaya çıkıp “İslam’da devlet olmaz” diyenler, doğru söylemiyorlar. Böyle bir sözü belki bir Hıristiyan diyebilir; bir Müslüman, bir Hıristiyanın söyleyebileceği bir sözü nasıl söyleyebilir?.. Ancak Hıristiyanlığın etkisi altında kalınarak bu tarz sözler sarf edilebilir. Çünkü Hıristiyanlık bir yerde devlete karşıdır; çünkü devlet, bu din için her zaman korkulması ve çekinilmesi gereken bir kurumdur. Bu anlayış, Roma’nın Hıristiyanlara yaptığı zulüm ve işkencelerle başlamıştır. Papalıkla dinin bizzat kendisi baskıcı bir devlete dönüşmüş; daha sonra da Papalığın baskı ve dar kafalılığından bıkan Avrupa devletleri Hıristiyanlığı kilisenin içine kapatmıştır. Onun için Hıristiyanlık bir medeniyet olamamış, Batı uygarlığı içinde bir unsur olarak kalmıştır. (Dikkat ederseniz, Batı medeniyeti denmekte, Hıristiyan medeniyeti denmemektedir.) Roma ise önce devlettir; bu güçlü devlet, medeniyet ve hatta dinini kendisi üretmiştir.

                                                                                         

İslam ise ta en başından beri din’di, milletti, devlet ve medeniyetti. Çünkü İslam hepsini kapsayan büyük bir bütündür. Çünkü İslam tekâmülün son, mükemmel ve eksiksiz halidir. Çünkü İslam’ın kaynağı değiştirilmemiştir. Çünkü İslam Peygamberinin bütün hayatı ve sünneti tam anlamıyla tespit edilmiştir. Çünkü Müslümanlar, her zaman ve mekânda İslam’ı gerçekleştirmek, korumak ve yaşatmak için azami derecede gayret sarf etmişlerdir.  Hz. Âdem’le başlayan dinin ve yeryüzü medeniyetinin son büyük atılımı olan İslam, bu sebeplerle bütün ve orijinal kalmış, bu yüzden aşırılıklara düşmemiş ve insanlığa zarar vermemiştir.

 

İslam’da devletin en önemli hedefi birliktir; İslam Birliği’dir. Müslümanların, adalet, hakikat ve hakkaniyetle bir arada yaşatılması, korunması, onur ve refah içinde yaşatılmasıdır. İslam’ın temsili ve tebliği, cihadın yürütülmesi, kısaca İslam’ın hakkıyla yaşanması görevi ona düşer. Müslümanların kurduğu en küçük devletler bile bu fikre dayanmışlardır. Birlik idealini gerçekleştirme fikri ve çabasından ne zaman uzaklaşmışlarsa o zaman derin muhataralara düşmüş, giderek tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Son büyük İslam Devleti ve Birliği olan Osmanlı’da kırılma noktası, Kırım’ın 1783’te kaybedilmesi olmuştur. Rus’a karşı gereği gibi korunamamış olması ve yeniden geri alınamaması, Osmanlı’da büyük bir üzüntü doğurmuştur (hatta Birinci Abdülhamid’e, kayıp haberini duyunca inme inmiştir.) Ama yüzölçümü olarak küçük bir yer olmasına rağmen Kırım’ın kaybı, Osmanlı’daki İslam Birliği idealine büyük bir darbe vurmuş, birliğin korunamamasıyla en azından yenilgi psikolojisi doğurmuş, bu psikolojiyle Osmanlı bu ideali bir daha güçlü olarak temsil edememiştir.

 

Osmanlı’nın son büyük İslam Birliği atılımı, II. Abdülhamid zamanında yapılmıştır. Sultan Abdülhamid, devleti tekrar kuruluş gayesi ve fikrine döndürmek ve kurtarmak istemiş; fakat aydınları, basını ve bürokrasiyi bu harekete katamamıştır. Abdülhamid’in İslam Birliği siyaseti, yalnız kendisi tarafından uygulanmasına rağmen dünya Müslümanlarına büyük bir ümit ve Batı’nın amansız saldırı ve zulümlerine karşı direnme gücü vermiş; devletin ömrünü de 50 seneden fazla uzatmıştır. Bugün bu miras maalesef sahipsizdir, güdeni yoktur, temsilcisi bulunmamaktadır. Hâlbuki İslam’ın yeniden yükselişi bu fikir, ideal ve siyasetin, en güçlü enerjiyle yeniden yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir.

 

Günümüzde Doğu, Batı ve İslam

 

Batı uygarlığının karmaşık bir yapıya sahip olduğunu daha önce işlemiştik. İslam medeniyeti ise bir uyum ve ahenk medeniyetidir; denge, adalet ve hakkaniyet uygarlığıdır; hem maddi hem de manevidir yani çift kanatlıdır. Batı ise kaotikliği ve kurumları arasında tarih boyunca süren çatışmanın sonucunda daha çok maddi uygarlığa ve teknolojiye yönelmiştir; bu, bir aşırılıktır, bu aşırılık ise bütün dünyanın zararına olmuştur. Çevre kirliliği, ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma; iki büyük ve korkunç dünya savaşları vb. Batı medeniyetinin aşırıya gitmesinin bazı sonuçlarıdır. Doğu uygarlıklarıysa bugün Batının müttefikidir, kritik kararlarda onun yanındadır ya da İslam âlemine yönelik Batı hamlelerine en azından ses çıkarmamaktadırlar.

 

Batı ve Doğuyu birbirine yaklaştıran bir olgu daha vardır: Yükselen gür sada, İslam… İslam’ın din, millet, devlet ve medeniyetini Batılılar (ve Doğulular), Birinci Dünya Savaşı’nda yok etmiş veya tamamen yere sermiş zannediyorlardı. Bunun rahatlığıyla yaptılar İkinci Dünya Savaşı’nı. Soğuk savaşı elli yıl kadar bunun için sürdürdüler. Yeniden bir daha karşılarına çıkamayacak sandıkları millet ve medeniyet; artık uyanıyor, diriliyor ve yeniden dünya sahnesine çıkıyor. Gölge kayboluyor çünkü artık güneş yeniden iyice ortaya çıkmaya başlıyor.

 

Bizim medeniyetimizin ana ve öz fikri İslam’dır; Kuran ve Sünnettir, bunlar da sahihtir ve çok iyi korunmuştur. Onun için medeniyetimiz, diğer uygarlıklarla irtibattan hiçbir zaman çekinmemiş; onların meydan okumalarından, kültürleri yoluyla etkileme ve dönüştürme planlarından her zaman korunmuştur. İslam; milleti, devleti ve medeniyetiyle aslında hiçbir zaman yenilmemiştir. Düşmüştür ama yeniden ayağa kalkmıştır. Yenilmiş gibi olması, daha büyük zaferlere, galibiyet ve nusretlere erişmesi içindir; ayağa kalkıp bütün dünyaya kendini daha güçlü olarak kabul ettirmesi içindir.

*   *   *

 

“İki zıt birleşemez,” demiş İslam medeniyetinin en büyük düşünürlerinden Muhyiddin-i Arabî hazretleri ve eklemiş “eğer birleşirlerse bir daha ayrılmazlar.” Çünkü yazımızın başında da izah etmeye çalıştığımız gibi ikili var oluş şemasında asıl olan bir tanesidir, diğeri onun mecburi karşıtıdır. Esas olan birdir, zıddı ise birden fazladır; çünkü zıtlar aslın yerini tutamayacağı için kendilerini çoğaltmaktan başka çareleri yoktur. İkili var oluş olgusundaki çatışma ya da savaşın bir ara sonucudur bu. Ve galibiyet, her zaman asıl, esas ve hakiki olanındır; zıtların birleştiği yer, an ve nokta işte burasıdır. Güzel hâkim olduğunda çirkinlik kalmayacaktır. İyi galip olduğunda kötünün eli, kolu, dili ve her şeyi bağlanmış olacaktır. Doğru muzaffer olduğunda yanlışın hükmü yürüyebilir mi? “Hak geldi batıl zail oldu.” demiyor mu Kur’anımız.

 

İslam gelmiş küfür kahrolmuştur. Bir buçuk asır içinde Doğuyu da Batıyı da yere sermiştir aslında. Lakin tamamen galip olması ve bütün dünyayı kaplaması, karşıtlarını yok etmesi daha sonraya yani finale bırakılmıştır. Evet, Batı şu anda hâkim görünüyor, fakat bu galibiyet tam ve kesin sonucu ifade etmiyor. Kesin galibiyet, tam muzafferiyet, büyük fetih ve nusret, son ve gerçek hâkimiyet, elbette ki İslam’ın olacaktır. I. Dünya Savaşı’nda yere serdikleri halde; İslam’ın birliği, devleti ve gücü olmadığı halde; kendilerinde her türlü silah ve güç bulunduğu halde, neden tir tir titriyorlar, neden yaygara koparıyorlar?

 

Neden?

 

 

 

*H.M. Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ocak 1996, 6. sayı, s.7.-8) yayınlanmış; Ocak 2008’de yeniden ele



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.