Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
22 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 3
 Bugünkü Ziyaret 114
 Toplam Ziyaret 1092091

  Geri Dön

HARAM AYLAR'IN ANLAMI
RAMAZAN ETKİNLİKLERİ
Ben Ramazan'ı farlı anlamaktayım. Bu farklılığı: "Cum'a tatili-Haram Aylar-Hacc" üçlüsünün birbirinden koparılamayacağı gerçeğinden yola çıkarak almaktayım.

Benim anladığım kadarıyla Ramazanda önem vereceğimiz değerler, Iftar Sofraları ve Teravih etkinlikleridir.


Eski Ramazanlar İftarlar Nasıldı? Türklerin Ramazan Geleneklerinden En Güzel Örnekler.. Osmanlı Devletinde Ramazan-ı şerif..

Hatıralarla iftar sofrası

Ramazanın ilk gecesindeki sahur yemeği çok önemliydi. Çocuklar bile bu manevi havadan tat almaları için, Ramazan davuluna eşlik eden manilerle, tatlı uykularından uyandırılıp sahura kaldırılırdı. Sahurda yenen yemekler iftarda yenen yemeklere oranla daha hafiftir. Anadolu’da ve Rumeli’de

sahur yemeklerinde ekseri gözleme ve börek yerlerdi. Kadınlar gece hamur yoğurur; gözlemeleri, börekleri sofraya taze taze getirirlerdi. İstanbul’da sahurda pek börek yenilmezdi. Sahur sofralarına kazandibi çöreklerle, kaşar peyniri, gerdan ve dil söğüşü konurdu. Bir akşam pilav, bir akşam taygan denilen makarna pişerdi. Herkes birer kase yoğurt, birer tas hoşaf veya şerbet içer, pilavı ve makarnayı yedikten sonra niyet ederdi.

Ramazan sıcak pidesiz olamaz

İftara yakın sıcak sıcak taze ramazan pidesi almak için bunları çıkaran fırınların önünde kuyruklar görülürdü. Bazı meraklılar, yumurtalı pide için günlük yumurta tedarik ederek fınncıya verir ve bunu firma atılacak pideye gözlerinin önünde sürülmesini isterlerdi.

İftar davetlerinin ramazan ayının on beşinden itibaren başlaması adetti. Bu vesile ile zengin ve “kübera” konaklarında rekabet halinde muhteşem iftar ziyafetleri düzenlenirdi.

Sofrada, başta iftariye denilen ve oruç açmaya yarayan çerezler yer alırdı. Hurma, zeytin, yeşil zeytin, sele zeytini, beyaz peynir, kaşar peyniri, Çerkeş peyniri, kaşkaval peyniri, dil peyniri, kaymak peyniri, tulum peyniri, gül reçeli, mürdüm reçeli, ayva reçeli, vişne reçeli, kayısı reçeli, çilek reçeli, incir reçeli, şimdi unutulmuş olan asmakabağı, frenk üzümü, ceviz, patlıcan reçelleri, tütünlük pastırma, kuşgönü pastırma, kıraç pastırması, ev sucuğu, salatalık turşusu, karanfilli soğan turşusu, kebereli patlıcan turşusu mevsimine göre şöyle akla ilk gelen iftariyeliklerdi.

Ama oruç, kısa bir dua ve besmeleden sonra mutlaka Kabe’den gelmiş Zemzem ile açılırdı. Sofrada herkesin önüne kristal kadehlere yarıya kadar bu kutsal sudan konulur ve iftar topuyla ezan sesi duyulur duyulmaz eller bunlara uzanırdı. Arkasından bir hurma alınır ve sonra sıra keyfe ve zevke göre öbür iftariyelere gelirdi. Bu iftariyelere ise, o devrin deyimiyle “gül kokulu” mis gibi sıcak ramazan pidesi eşlik ederdi. Böylece oruç keyfiyle sararmış benizler renklenir ve süzülmüş gözlere fer gelirdi.

İftariye faslı sona erince, tiryakiler cıgaralarına tüttürür, veya enfiyelerini çekerlerdi.

Padişaha Yumurta-yı Hümayun

Yemek, mutlaka çorba ile başlardı. Et veya tavuk suyuna şehriye, yahut hindi derisiyle hafif sirke ve sarımsaklı tuzlama çorbasını “Yumurta-yı Hümayun” takip ederdi. Topkapı Sarayı terkedilip padişahlar Dolmabahçe Sarayı’nda veya diğer dış saray yahut mevsimlik köşklerde oturdukları zamanlarda bile Kadir geceleri mutlaka Topkapı Sarayı’na gelip burada iftar ederek yatsı ve teravih namazlarından sonra yapılan Kadir Gecesi dua törenine katılır ve bazen de o gece orada kalırlardı. İşte, Topkapı Sarayı’ndaki iftarda padişaha Yumurta-yı Hümayun ikram edilmesi ve onun bunu yemesi Osmanlı hanedanı geleneklerindendi. Bunun için evvela halka halinde kıyılmış soğan Halep yağında öldürülür derecede kavrulur, sonra ince dilimlenmiş tütünlük pastırma ilave edilip biraz da su katılarak pişilir, yeteri kadar şeker ve sirke ile de bir iki taşım kaynatıldıktan sonra açılan yuvalara günlük yumurta kırılıp kapağı kapatılarak kaskatı olmayacak derecede pişirilirdi.

Bundan sonra sıra çöp veya fırın kebabı, kıymalı veya peynirli yahut ispanaklı kol, yahut da bohça böreği, ya da talaş kebabına geljrdi. Bunu ise elmasiye, muhallebi, güllaç gibi karışık hafif (!) sütlü tatlılar takip ederdi. Bundan sonra ekşili bamya gelirdi ki bu, yemekte birinci turun bitip ikinci turun başladığına alametti.

İkinci tur, tavuk veya hindi fırını ile başlardı. Bunlar, fıstıklı, üzümlü, kestaneli ciğerli, katılı ve baharlı ala iç pilavı ile doldurulmuş bulunurdu. Bundan sonra bol etli mevsim sebzeli, yine mevsimine göre zeytinyağlı barbunya enginar, imambayıldı, taze veya çalı fasulye vb. yemekler gelir, nihayet ortaya kat kat bıldırcınlı, beyinli halis amberbu pirinçten, mutlaka Vakfıkebir yağı ile pişmiş tepeleme pilav tepsisi gelirdi. İftar ziyafeti geleneksel olarak en sonra “arz-ı endam” eden cevizli, fıstıklı veya kaymaklı baklava ile son bulurdu.

Ramazanlarda balık ve su ürünleri yenmezdi!

Bu genel listenin dışında bazı konakların kendilerine mahsus, başka yerlerde pişmeyen sürpriz yemekleri vardı, şimdiki gibi bol bol bulunmayan turfandalar, neşelere neşe katardı. Süt kebabı, fıstıklı hayderî, taze fasulye buranîsi, sütlü yumurta böreği, sarma tavuk, kaymaklı ayva şekerlemesi, acı tatlı vb. bu sürpriz yemeklerdendi ve hazırlanışları o konağın aşçı başısına ait bir sır olup öbürleri ne kadar uğraşsalar aynı lezzette olanlarını yapamazlardı.

Çeşitli mevsim meyvaları ile turfanda meyvalar, iftar sofralarının son perdesini teşkil ederdi. Şunu da ilave edelim ki “Yumurta-yı Hümayun” her yerde pişirilmeyip daha çok “vükela ve vüzera” konaklarına mahsustu. Çok yerde bunun yerine normal pastırmalı veya ıspanaklı yumurta ikram edilirdi.

“Diş kirası”

Ramazan aylarında dikkat edilen geleneklerden biri, eve gelen misafiri iyi bir şekilde ağırlamak ve misafirin memnun ayrılmasını sağlamaktı. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftar daveti verilirdi. Bunun yanında fakir halk içinde de sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk ve konak evler, ziyafet evi halini alırdı. Misafirler iftarını edip teraviye gitmek üzereyken, hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise, hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak, gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi.

Ramazan manileri

Sahur’un habercisi Ramazan davulcularının nesilden nesile söyleyerek taşıdığı “Ramazan Manileri” Eski Ramazanlar’ın önemli özelliklerindendir.

Besmeleyle çıktım yola
Selam verdim sağa sola
A benim ağalarım namazınız mübarek ola.

Akşamdan pilavı pişirdim
Gene karnımı şişirdim
Ben çok mani bilecektim ama
Defteri yolda düşürdüm

Davulumun üstü kırmızı
Dün akşam gördüm yıldızı
Arkadaşımı sorar isen
Camilerde kilim hırsızı

Omuzumda davulum gümlersin
Hasta mısın inlersin
Hatip’in Fatma’yi mi?
Yoksa çerkezin Hacce’yi mi istersin

Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnim tok ama
Arkadasimin cani börek ister

Ahmet ağa uyursun uyursun
Uykularda ne bulursun
Kalk al abdest kıl namaz
Sabahleyin cenneti bulursun

Arnavut’musun Tatar’mısın
Ekşili corba yapar misin
Ben sana davul çaliyorum amma
Acaba sen oruç tutar mısın?

(İstanbul Sohbetleri, İst. 1992, s. 16-19)

Te­ra­vih na­ma­zı, Kur'an'da zik­re­dil­me­mek­le be­ra­ber, çok sa­yı­da ha­dis-i şe­rif­te ken­di­sin­den bah­se­dil­miş­tir. Ebû Hu­rey­re'nin nak­let­ti­ği bir ha­dis-i şe­ri­fe gö­re Ra­su­lul­lah (sav) efen­di­miz, Ra­ma­zan ge­ce­le­ri­ni ih­ya et­me­yi teş­vik et­miş; bu ma­na­da; „Her kim ina­na­rak ve kar­şı­lı­ğı­nı Al­lah'tan bek­le­ye­rek Ra­ma­zan'ı ih­ya eder­se, geç­miş gü­nah­la­rı ba­ğış­la­nır“[2] bu­yur­muş­tur. İmam Ne­ve­vî, „Ra­ma­za­nı ih­ya et­me­nin, te­ra­vih na­ma­zı­nı kıl­mak­la ha­sıl ol­du­ğu­nu“ ifa­de et­miş­tir. Bu açı­dan ba­kı­lın­ca Efen­di­miz (as)'ın, „Her kim Ra­ma­zan'ı ih­ya eder­se“ sö­zü, „Her kim ge­ce­le­ri na­maz kı­la­rak Ra­ma­zan'ı ih­ya eder­se” şek­lin­de an­la­şı­la­bi­lir.[3]

Ni­te­kim Ab­dur­rah­man b. Avf (ra)’ın nak­let­ti­ği bir ha­dis­te Pey­gam­ber efen­di­miz (as): „Şüp­he­siz Al­lah, Ra­ma­zan oru­cu­nu farz kıl­dı. Ben de Ra­ma­zan ge­ce­le­ri­ni ih­ya et­me­yi sün­net kıl­dım. Her kim ina­na­rak ve se­va­bı­nı Al­lah'tan bek­le­ye­rek Ra­ma­zan'ı oruç­la, ge­ce­le­ri­ni na­maz­la ih­ya eder­se, ana­sın­dan doğ­du­ğu gün gi­bi gü­nah­la­rın­dan te­miz­len­miş olur” bu­yur­muş­lar­dır.[4]  Ebû Zer el-Gı­fa­rî (ra)'den de şu nak­li gö­rü­yo­ruz: „Al­lah Ra­su­lü (sav), Ra­ma­zan ayı­nın so­nu­na doğ­ru ba­zı ge­ce­ler­de ah­sa­bı­na, ge­ce­nin üç­te bi­ri­ni ge­çin­ce­ye ka­dar te­ra­vih na­ma­zı­nı kıl­dır­mış­tır.”[5]Te­ra­vih na­ma­zı­nın da­ya­nak­la­rı hak­kın­da son iki na­kil de şöy­le­dir. Bi­rin­ci­si Hz. Ebu Hu­rey­re (ra)’den: „Ra­sû­lül­lah (sav),  Ra­ma­zan ayın­da, as­hab­tan bir gru­bu, Ubey b. Kab (ra)'ın ar­ka­sın­da ce­ma­at­le na­maz kı­lar­ken gör­dü ve „Doğ­ru ya­pı­yor­lar, yap­tık­la­rı şey ne gü­zel­dir” di­ye­rek tas­vip bu­yur­du­lar”[6] nak­li gel­miş­tir. İkin­ci­si ise, Hz. Ai­şe (ra) va­li­de­miz­den: „Al­lah'ın el­çi­si ne Ra­ma­zan’da ne de di­ğer za­man­lar­da on bir re­kat­tan faz­la na­maz kıl­maz­dı. Dört re­kat na­maz kı­lar­dı ki, gü­zel­li­ği ve uzun­lu­ğu­nu an­la­ta­mam! Ni­ha­yet üç re­kat da­ha kı­lar­dı. Bir de­fa­sın­da, Ey Al­lah'ın Ra­su­lü! Vi­tir na­ma­zı­nı kıl­ma­dan uyu­yor mu­sun?” di­ye sor­du­ğum­da „Ey Âi­şe! Be­nim göz­le­rim uyur, fa­kat kal­bim uyu­maz”bu­yur­du.[7]

Ha­ne­fi­le­re gö­re, te­ra­vih na­ma­zı­nın re­kât sa­yı­sı Hz. Ömer (ra)'ın uy­gu­la­ma­sı­na da­ya­nır. Hz. Ömer Mes­cid-i Ne­be­vî'de ha­li­fe­li­ği­nin son za­man­la­rın­da te­ra­vih na­ma­zı­nı yir­mi re­kât ola­rak kıl­dır­dı. Dört ha­li­fe dev­rin­den son­ra da kim­se te­ra­vi­hin yir­mi re­kat ola­rak ce­ma­at­la kı­lın­ma­sı­na kar­şı çık­ma­dı. Çün­kü Efen­di­miz (as): „Ben­den son­ra be­nim sün­ne­tim­den ve ra­şit ha­li­fe­le­rin sün­ne­tin­den ay­rıl­ma­yın”[8] bu­yur­muş­tur. Di­ğer yan­dan Ab­dul­lah b. Ab­bas (ra)'ın Ra­ma­zan ayın­da te­ra­vih na­ma­zı­nı yir­mi re­kat ola­rak, ar­ka­sın­dan da üç re­kat vi­tir na­ma­zı­nı kıl­dı­ğı ri­vâ­yet edil­miş­tir. İmam Ebû Ha­ni­fe'ye Hz. Ömer (ra)'ın bu hu­sus­ta yap­tı­ğı uy­gu­la­ma so­ru­lun­ca, şöy­le de­miş­tir: „Te­ra­vih na­ma­zı hiç şüp­he­siz mü­ek­ked bir sün­net­tir. Hz. Ömer, bu na­ma­zın ce­ma­at­le ve yir­mi re­kat kı­lın­ma­sı­nı şah­si bir ic­ti­ha­dı ile yap­ma­dı­ğı gi­bi, bir bid'at ola­rak da em­ret­me­miş­tir. O, ken­di­si­nin bil­di­ği şer'î bir esa­sa ve Hz. Mu­ham­med (sav)'in bir va­si­ye­ti­ne da­ya­na­rak böy­le yap­mış­tır.”[9]

Yu­ka­rı­da işa­ret edil­di­ği gi­bi, te­ra­vih na­ma­zı er­kek ve ka­dın­lar için sün­net-i mü­ek­ke­de bir na­fi­le na­maz­dır. Bil­has­sa te­ra­vih na­ma­zı­nın se­kiz re­ka­tı­nın mü­ek­ked sün­net ol­du­ğun­da şüp­he yok­tur.[10]

Te­ra­vih na­ma­zı, Ra­ma­zan ayı­na mah­sus bir na­maz­dır. Vak­ti ise, yat­sı na­ma­zın­dan son­ra­dır ve sa­bah na­ma­zı­nın vak­ti­ne ka­dar de­vam eder.  Te­ra­vih na­ma­zı, ce­ma­at­le kı­lı­nır. An­cak tek ba­şı­na da kı­lı­na­bi­lir. Fa­kat ce­ma­at­le kı­lın­ma­sı da­ha fa­zi­let­li­dir. Te­ra­vih na­ma­zı­nı, her iki re­kat­ta bir se­lâm ve­re­rek on se­lâm ile bi­tir­mek da­ha fa­zi­let­li­dir. Dört re­kat­ta bir se­lam ver­mek de ca­iz­dir.

Te­ra­vih na­ma­zı, di­ğer na­maz­la­ra nis­bet­le bi­raz se­ri kı­lı­nır. Ama bu, harf­le­rin mah­re­ci an­la­şıl­ma­ya­cak şe­kil­de bo­zuk bir te­laf­fuz­la da kı­lı­na­bi­lir an­la­mı­na gel­mez. Bu ba­kım­dan te­ra­vih na­ma­zı­nın nor­ma­lin dı­şın­da­ki bir şe­kil­de ace­le kı­lın­ma­sı mek­ruh­tur. Ke­li­me­le­ri ta­ne ta­ne oku­mak, mah­reç­le­re dik­kat et­mek ve rü­kün­le­ri ge­rek­ti­ği gi­bi ye­ri­ne ge­tir­mek ge­re­kir. Te­ra­vih na­ma­zı ha­tim­le kı­lın­ma­yan ca­mi­ler­de, her­han­gi bir yan­lış­lı­ğa mey­dan ver­me­mek ve ce­maa­tin da kı­sa su­re­le­ri iyi­ce ez­ber­le­me­le­ri­ni sağ­la­mak için, „Fil Sû­re­si”nden son­ra­ki su­re­le­ri oku­mak­ta ya­rar var­dır.[11]

Te­ra­vih Na­ma­zı hak­kın­da bu fık­hî bil­gi­le­ri ver­dik­ten son­ra mü­ba­rek Ra­ma­zan ayı ve oruç iba­de­ti­ne renk ka­tan Te­ra­vih Na­ma­zı­nın sos­yal yö­nü­nü de de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir. On­bir ayın Sul­ta­nı Ra­ma­zan ayın­da her şey­de bir ber­eket­len­me mey­da­na gel­di­ği gi­bi, da­ha uzun ve çok ol­ma­sı­na rağ­men bil­has­sa yat­sı na­ma­zın­da ce­ma­at­ler kat kat ar­tar. Ye­di­den yet­mi­şe, er­kek, ka­dın ve ço­cuk­la­rın dol­dur­du­ğu ca­mi­ler­de bir ay bo­yun­ca ade­ta bir bay­ram ha­va­sı ya­şa­nır. İş­te Müs­lü­man­lar, özel­lik­le gur­bet­te­ki Müs­lü­man­lar, Ra­ma­zan ayı­nın, oruç iba­de­ti­nin ve Te­ra­vih na­maz­la­rı­nın ma­ne­vi fe­yiz ik­lim­le­rin­den çok da­ha faz­la­sıy­la ya­rar­lan­ma­nın ça­re­le­ri­ne bak­ma­lı­dır­lar. Bir ay bo­yun­ca yan­la­rın­da ço­cuk­la­rıy­la bir­lik­te ca­mi­le­re ya­pa­cak­la­rı zi­ya­ret­ler­le, genç di­mağ­la­rı İs­lam’ın ma­ne­vî fe­yiz ve bere­ket­le­riy­le dol­dur­ma­lı­lar. Ye­ni­den kar­deş­lik duy­gu­la­rı­nı pe­kiş­tir­me­li­ler. Bu ay bo­yun­ca ya­pı­la­cak ma­li ve be­de­ni iba­det­le­ri ye­ri­ne ge­tir­me­ye da­ha çok az­met­me­li­ler. Ço­cuk­la­rı­nın da ge­le­cek­te bu iba­det­le­ri ifa et­me­le­ri için on­la­ra ör­nek ol­ma­lı­lar. Kur’an eh­li Imâmla­rın ön­der­li­ğin­de Sün­net-i se­niy­ye­ye uy­gun ye­ri­ne ge­ti­ri­len Te­ra­vih na­maz­la­rı­na iş­ti­rak et­me­li­ler, ya­pı­lan va’z-u na­si­hat­la­rı can ku­la­ğı ile din­le­ye­rek bu mü­ba­rek ayı ay­nı za­man­da bir ter­bi­ye oku­lu ola­rak da de­ğer­len­dir­me­li­ler.  Te­ra­vih ön­ce­si ve son­ra­sın­da kar­deş ce­ma­at grup­la­rı ara­sın­da zi­ya­ret­ler ya­pıl­ma­lı. Ne oku­du­ğu­nu bi­le­mi­ye­cek de­re­ce­de hız­lı oku­ya­rak, na­maz kıl­dır­ma ada­bı­na uy­mu­yan ho­ca­la­ra faz­la iti­bar edil­me­me­li; hal ve va­kit­le­ri mü­sa­it olan­lar, Ra­ma­zan ayı um­re proğ­ram­la­rı­na iş­ti­rak ede­rek “hac se­va­bı­na denk” bir um­re iba­de­ti yap­ma­ya ve Ka’be’de, Rav­za-i Mu­tah­ha­ra’da te­ra­vih na­ma­zı kıl­ma bah­ti­yar­lı­ğı­na er­me­li­dir­ler.


[1] El-Meydani, el-Lubab, İstanbul, (t.y) I, 123

[2]Buharî, İman, 25, 27; Müslim, Musafi'in, 173, 176; İbn Mace, İkametu's-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83

[3]Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd.

[4]İbn Mace, İkametu’s Sala, 173; İbn Hanbel, 1, 191, 195

[5]İbn Mace, İkametu’s Sala, 173

[6]Ebu Davut, İkametu’s-Salah, 190

[7]Buhari, Teheccüd, 125

[8]Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126

[9] Tahtavî, Haşiye, 334

[10] İbnu’l Hümam, Fethu’l Kadir, Mısır, 1315, 1, 333 ve devamı

[11] İbn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, II, 44; vd., Vekbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk, 1989, II, 72

Cennet TOPAK

Cennet TOPAK cennetopak_@hotmail.com

RAMAZAN VE BAYRAM 26 Ağustos 2009


Bir ramazanı daha hayırlısıyla karşıladık. Dışarı çıkıp karşımıza gelen vatandaşa ‘’şimdiki ramazanla geçmişteki ramazan arasında fark var mı diye sorsak ‘’mutlaka yetişkin her insan eski ramazanların daha güzel olduğunu söyler. Bunun sebebi belki de çocukluğumuzdaki ramazanların, bayramların özlemi olabilir. Hiç bir şey şüphesiz çocukluğumuzdaki kadar saf temiz huzurla bakan gözlerimizle görünmüyor. Bu sebeple şimdiki zamanımızda çocukluğumuzdaki gibi yaşayamıyoruz ramazanları, bayramları.

 

        Yinede toplanıp da yenen hiçbir akşam yemeği ramazan yemeği kadar bereketli, neşeli huzurlu ve tatlı olmuyor. Hiç bir kahvaltı sahurda davul sesiyle uyanıp birlikte yiğilen yemek kadar lezzetli olmuyor ve o sabah güneşiyle rahmetin üzerimize doğuşu kadar nurlu olmuyor. Ramazanda içimize çektiğimiz hava bile bir başka, gün ışığı ayrı bir aydınlık gece ayrı bir karanlık oluyor.

 

        Ramazanda oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç bir ahlak eğitimi irade eğitimi, vücudumuzun sıhhatidir. Bunu idrak edebildiğimiz taktirde ramazanın güzelliklerini nurunu görebiliriz.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Kim yalan söylemeyi, yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” buyuruyor.

Rasulullah Efendimizin: “Nice oruçlu insan vardır ki, orucundan nasibi sadece aç ve susuz kalmasıdır. Ve nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki, bundan nasibi sadece uykusuz kalmasıdır.”Buyuruyor ,başka bir hadisinde ise…

 

 Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz “Oruçlunun uykusu ibadettir. Susması tesbihtir, amelleri misliyle kabul edilir, duası makbuldür, günahı affedilir.”Buyurmuştur. Allah bizi orucunu manasıyla yerine getiren kullarından eylesin.(Âmin).

 

        Bayram sabahı ise her yerde farklı bir atmosfer olur. Yedisinden yetmişine herkesin içini bir sevinç kaplar, yüzlerde mutluluk görülür. Bayram namazları daha bir kenetlenmiş olarak kılınır. Önce, namazın ardından camii çıkışı tanıdık tanımadık herkes bayramlaşır sonrasında aileler bayramlaşarak birbirini kucaklar. Bu güzel dinimiz bütünleşmeyi, kenetlenmeyi, kardeşçe birlik olmayı negüzel öğretiyor bizlere…

 

Ramazan gittiği için değil, günahlarımızın affolduğu, büyük sevab ve nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:


(Bayram sabahı Müslümanlar, namaz için camilerde toplanınca, Allahü teâlâ, meleklere, “İşini yapıp ikmal edenin karşılığı nedir?” diye sorar. Melekler de, “Ücretini almaktır” derler. Allahü teâlâ da, “Siz şahit olun ki, Ramazandaki oruçların ve namazların karşılığı olarak kullarıma kendi rızamı ve mağfiretimi verdim. Ey kullarım, bugün benden isteyin, izzet ve celâlim hakkı için istediklerinizi veririm” buyurur.) [Beyheki
]

 

Dinimizin tüm güzelliklerini kalbimizin en derinlerinde hissederek yaşamak dileğiyle…


 
 



ŞEYTAN VE DOSTLARI

Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.

Açılış konuşmasında demiş ki: Müslümanların Camilere gitmesini engelleyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi  ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.
Allah ile bir kere  bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor.

Dostları demiş ki: Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım?

Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını
çalın, böylece Allah ve elçisi  ile bağlantı kuramasınlar..Sizden isteğim budur.

Şeytan devam etmiş: Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar.

Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?

Şeytan:Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda: Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..'
Kadınlarını uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla! Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi veremezlerse,erkekler  bu sevgiyi başka yerlerde arayacaklardır!Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları  sadece dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar ve hanımlarından hoşlanmasınlar!

Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saat
çalışmalarını  sağla ve böylece hayatlarında boşluk kalmaması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle!
Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefis
muhasebesi) dinleyemesinler! Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır.

Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları.

  Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan:
Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde,  kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombarıdmanına tut!  İnternete girenlerinin mailboxlarını, junk maillerle, sipariş  katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve  boş umutlarla doldur!

Çocuklarına islâm inancını ve bu inancın gereklerini yerine getirmenin önemini anlatmalarını , doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, dedikoduları teşvik et! Sürekli eğlence parklarına, fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara,konserlere, sinemalara vs götür! Hatta Oralarda kavga çıkarıp birbirlerine vurmalarını sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! Futbol, hayatlarının odağı olsun.  Çocukları futbolcuların isimlerini  ezberlemeyi marifet saysınlar!  Ancak İslamı, İslâmın şartlarını merak bile etmesinler!  İşte plan bu!

 

Kurnazca plan için dostları şeytanı
çılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde oraya
buraya koşuşturtacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler. Bu plan nasıl? Başarılı mı, değiiil miiiii?




 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8979
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6136
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4920
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3927

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.