Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 17
 Bugünkü Ziyaret 84
 Toplam Ziyaret 1091941

  Geri Dön

ÇAĞIMIZI BİÇİMLENDİRENLER
MUSTAFA İSLAMOĞLU'DAN AKTARIMLAR
Mustafa İslamoğlu Hocayla Meal-Tefsirimizin ilk piyasaya sunulduğu aylarda, Hoca'nın sohbet halkalarının müdavimi olan ve benim de iyi tanıdığım bir arkadaş grubunun kendilerine kitabımızı hediye etmeleri ve kısa değerlendirmeleri sonucu randevuleşmemiz üzerine kısa sohbetimiz olmuştur.

Kendisini Hans Ayberg diye tanıtan süper zeka bir adamı neden "Kaynakçalar"ımız arasına almışız diye: "Senin Kitabını değil okumak, kütüphaneme de sokmam" diyerek kaba bir davranışla bizi kovdu. Bana göre Mustafa İslamoğlu birkaç tumturaklı sözcük dışında Kur'an mealine bir yenilik getirmemiştir.

Kısır döngü içindeki Ehl-i Sünnet çizgisini canlandırmak niyyetiyle hiçbir yeniliğe gitmemiştir.

Ortaçağın görüşlerine en güzel çözüm getiren ve çağının insanını gönül birliğine kavuşturan, o çağın seçkin ulamesının oluşturduğu icmâ'-ı ümmeti bugün bulunmamaktadır. Biz, ferdi ictihat ederek çağın müfessilerine kişisel öneride bulunduk. Eğer bilimsel düşünen ulema olursa ve kendi bilimsellikleri içinde bizimkileri de katarak ortak karar verirse o karar icma'-ı ümmet kararı sayıldığından çağımızın Ehl-i Sünnet kararı olacaktır.

Ehl-i Sünnet'i kimse tekeline alamaz. Her çağda İcma'-ı ümmet kararı yenilenmeden Ehl-i Sünnetten kimse söz edemez.

Şunu demek isteriz ki Ehl-i Sünneten olmak demek, kuzu gibi eskilerin devamını sürdürmek ve yeni fikirler geliştirmemek demek değildir. Her çağın bilimsel gelişmesine göre Kur'an kültürünü geliştirmek Ehl-i Sünnet olmanın ilk şartıdır.


2- KENDİ DİLİNDE MUSTAFA İSLAMOĞLU

Bismillahirrahmanirrahim

1960 Kayseri, Develi dogumluyum.. Kökeni, alim yetistiren bir aileye mensubum Babam ayni zamanda hocamdir
Ilk arapça egitimimi ve islami ilimler egitimimi babamdan aldim
Yüksek ögrenimimi Kayseri, Yüksek Islam Enstitüsü, sonradan ilahiyat,
daha sonra Kahire el-Ezher universitesi Islam Hukuku Fakültesinde
yaptim 1979'da yazmaya basladim Demek ki yazi hayatim 20 yil olmus
Edebiyatla basladim Ilk yazdigim gazete, Milli Gazete idi
Daha sonra Yeni Devir'de yazdim. Daha sonra farkli yayin organlarinda
yazihayatim devam etti. Ilk kitabim, Heyelan 1987'de çikti...
Ondan sonra, Dünya Islami Hareketlerinin -simdi bir çogu merhum
olmus- liderleriyle yaptigim söylesiler Oncülerle Konusmalar adi
altinda yayimlandi 89 da Imamlar ve Sultanlar isimli Islam tarihinin
ilk yüzelli yilini ele alan elestirel bir tarih eseri yazdim 90 da
Yürek Devleti isimli Hareket Elestirisini de içeren bir deneme kaleme
aldim Yine 90'da ilk tercümem olan Misirli yazar Safinaz Kazim'in
fi Mes'eleti's-Sufur vel Hicab isimli eserini Kadinin Ozgürlügü
ismiyle tercüme ederek yayimladim 1992-95 yillari arasinda 8 ciltlik
Anadolu Islami Hareketler serisini Anadolu-Kahire hattinda mekik
dokuyarak kaleme aldim 1993'de iman isimli kitabimi yayimladim
1994'de çapli bir elestiri olan Yahudilesme Temayülü'nü yayimladim
Kahire'de verdigim Tefsir derslerinden olusan kimi ayetlerin
tefsirini Adayis Risalesi basligi altinda kitaplastirdim 1995'de
yaklasik 2 yil önce 1 gazetede yazdigim bir makale yüzünden 1 yil
hapse, Ankara'da bir forumda sundugum Kürt Sorununa Islami Çözüm
baslikli tebligimden dolayi 1,5 yil olmak üzere toplam 2,5 yil
tutan mahkumiyetim dolayisiyla Gölcük Cezaevine girdim Mahkumiyetimi
Ankara Ulucanlar Yariaçik Cezaevi'nde tamamladim Cezaevinde yatarken
cezaevinin olaganüstü mahrumiyet sartlari içerisinde Macar Oryantalist
Ignas Goldziher'in Islam Tefsir Ekollerini Türkçeye çevirdim Uluslararasi
Fetih Sempozyumu'nda sundugum tebligi detaylandirarak Yürek Fethi adiyla
kitaplastirdim 1992 yilinda Akabe Kültür Egitim Vakfi'nda baslattigim tefsir
dersi 7 yildir sürmekte
Ayrica Islami Ilimler Akademisi'nde Tefsir Usulü dersleri vermekteyim.
Yeni Safak ve Akit Gazetelerinde Köse Yazarligi yapiyorum Evli ve 4 çocuk
babasiyim... Daha ayrintili biyografim için come.to/islamoglu ya da
angelfire.com/ak/islamoglu adreslerine bakilabilir.

daha genis ve ürünlerinden faydalanmak icin...

www.mustafaislamoglu.com/
 

BİR ÖĞRENCİSİNİN DİLİNDEN MUSTAFA İSLAMOĞLU

 

Mustafa İslâmoğlu

28 Ekim 1960 Develide doğdu. İlk ve orta eğitimini doğduğu ilçede yaptı.

Aynı dönemde babasından klasik usulde Sarf-Nahiv okudu.
Yüksek İslam Enstütüsünde başladığı yüksek öğrenimini Ezher Üniversitesi
Şeria İslamiyye Fakültesinde sürdürdü.

Edebi ürünlerini Mavera (1980) ve Aylık Dergi (1982-1989) ve Dergahta yayımladı.

İlk makaleleri Milli Gazete (1980) ve Yeni Devirde (1982-83) çıktı.
Üniversiteler arası şiir yarışması 1. ve 2.lik ödüllerini aldı.

Şiirlerinden oluşan ilk kitabı Heyelan, Aylık Dergi Yayınları arasından

1987de çıktı. Değişik coğrafyalardan İslami hareket önderleriyle yaptığı
söyleşiler Eksen Yayınları tarafından Öncülerle Konuşmalar adıyla kitaplaştırıldı
(1989).

Kahirede eğitim için bulunduğu yıllarda bir yandan İslami araştırmalarda

bulundu, bir yandan da dersler verdi. İlk araştırma ürünü olan İmamlar ve
Sultanlar isimli çalışmasını burada kaleme aldı (1990). Yine ilk deneme
eseri Yürek Devleti de bu dönemde yayımlandı. Aynı dönemde Safinaz Kazımın fî Mesetis-Süfur vel-Hicab adlı eserini Kadının Özgürlüğü adıyla Türkçeye kazandırdı (1990). İlk cildini Kahirede diğer ciltlerini döndükten sonra Türkiyede kaleme aldığı Anadolu İslami Hareketleri (şimdiki adı: İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi) serisini peşi peşine yayımladı (1991-1993). Bu serinin ilk cildini Hasan Ali Beyyumi ile birlikte Arapçaya çevirdi. Bu çeviri Daruz-Zehra tarafından Cuzurul-Hareketil-İslamiyye fi Türkiye adıyla yayımlandı (Kahire-1994).

Bir araştırma eseri olan Yahudileşme Temayülü adlı eseri 1994te okuruyla

buluştu. Seminer notlarından oluşan Tavsiyeler I-II adlı eserler de bu
yıllarda yayımlandı (1995, 1998).

Kahire-Mekke hattında yazdığı şiirleri Ya-sîn adıyla yayımladı (1991). Daha

sonra tüm şiirlerini Divan adlı kitabında topladı (1996). Kahirede verdiği
tefsir derslerini, bir konulu tefsir örneği olan Adayış Risalesinde bir
araya getirdi (1992).

1992 yılının Ekim ayında Kahire dönüşü başlattığı tefsir dersleri 15 yıldan

beri devam etmektedir. Aynı dersler http://www.tefsirdersi.com adlı siteden
canlı olarak yayımlanmaktadır. Yine 1998 yılında başlayan Tefsirul-Kuran
Tevilul-furkan adlı görüntülü ve sesli (DVD, Video, Audio) tefsir projesinde
bugüne kadar 170 ders yayımlandı. Proje, 200 derste Kuranın tamamının görüntülü olarak tefsirini hedeflemekte ve 2008 yılında tamamlanması öngörülmektedir.

Görüntülü tefsir projesi ile başlayan Gerekçeli Meal adı verilen Kuranın

Türkçe tercüme çalışması da yukarıdaki projeyle eş zamanlı olarak yürümekte ve birlikte tamamlanması öngörülmektedir.

Yazar, kimilerinde halen yazmaya devam ettiği Yeni Şafak, Anadoluda Vakit,

Akit, Selam, Aylık Dergi, Ribat, Meydan gibi gazete ve dergilerde
yayımlanan makalelerini Makalat, Şafak Yazıları, Dağarcık, Yokluğunda
Düşülmüş Notlar, Savaş Kesmeyen Sözler, Sözün Gücü mü, Gücün Sözü mü,
Yerliler ve Yersizler, Ayetlerin Işığında isimleriyle kitaplaştı.
Kendisiyle yapılan söyleşiler Söyleşiler I ve Bir Yaradan Kurşun Çıkarır
Gibi adlarıyla yayımlandı.

Hükümlü olarak bulunduğu Gölcük ve Ankara cezaevlerinde çok zor şartlar a

ltında Yahudi asıllı oryantalist Ignaz Goldziherin De Richtungen der
İslamichen Koranauslegung adlı eserini, Arapça tercümesinden Türkçeye
çevirdi. 1997 yılında Human Rights Watch Helmann-Hammet 1997 ödülünü aldı.
 

II. Uluslararası Fetih Sempozyumunda sunduğu tebliğ Yürek Fethi adıyla

kitaplaştı (1997). Mekkede kaleme aldığı Hac Risalesi 1998de yayımlandı.
Aralık 2000 tarihinde dini çevrelerde hayli ses getiren eseri Üç Muhammedi
yayımladı. Amerika/Atlantada verdiği seminerler Hayatın Yeniden İnşası
İçin (2001) adıyla yayımlandı. Bunu Ne Yapmalı-Nasıl Yapmalı-Kiminle
Yapmalı (2002) adlı eseri takip etti. Yazar, 1983 yılında kaleme aldığı
Seyrani adlı ilk edebi kitap çalışmasını 2002de yayımladı. Allah:
Tanımak-Bilmek-Anlamak adlı eser, yazarın yayımlanmış son kitabıdır.

Ayrıca yazarın konferans, seminer, hutbe ve konuşmalarından oluşan

onlarca görüntülü eseri bulunmaktadır.

Kitaplarından bazıları Arapça, Almanca, İngilizce, Kürtçe, Romanca, B

ulgarca, Arnavutçaya çevrilip yayımlanmıştır.

Yazar evli ve beş çocuk babasıdır.

 

 

YAHUDİLER LANETLİ KAVİMDİR

Mustafa İslamoğlu, “Yahudileşme Temayülü” kitabında “Yahudiler lanetli kavim değildir” , “Lanetli kavim yoktur.” demiştir.

Kur’an ayetleriyle sabittir ki Yahudiler lanetli bir kavimdir ve bir çok ayette Allah tarafından lanetlenmişlerdir.

Maide suresinin 12 ve 13. ayetlerinde:

“Andolsun ki, Allah, israiloğullarından sağlam bir söz almıştı. Hatta biz içlerinden de, (kavimlerin hallerini bilen ve düşmana karşı gelmede) güvenilir on iki kişi göndermiştik.

. Allah buyurmuştu ki: “Ben, sizinle beraberim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, peygamberlerime inanır, onlara yardım eder ve Allah’a güzel ödünçle bir borç verirseniz (Allah yolunda harcar ve ihtiyacı olanları Allah için gözetirseniz) mutlaka sizin kabahatlerinizi örterim ve elbette sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Kim bundan (yani Allah’a karşı ‘söz veriyoruz’ dedikten) sonra küfre saparsa, muhakkak o dümdüz (hak) yoldan sapmıştır.

(Verdikleri) kat’i sözlerini bozmaları sebebiyle biz onları lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık. Onlar (Tevrat’ta gerek Rasulü Ekrem’e gerek diğer ahkama ait) kelimeleri, yerlerinden kaldırıp değiştiriyorlar. Onlar uyarıldıkları şeylerden de nasiplenmeyi unuttular (terkettiler hevalarına tabi oldular). (Rasulüm) içlerinden pek azı hariç, onlardan yana daima bir hainliğin farkına varıp durursun. Yine de sen onları affet ve aldırma. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.

Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetlerin tefsirinde:

Rahmetimizden tard-ü tebid (kovduk, uzaklaştırdık) ettik. Demektir ki, asıl mefhumu ve en geniş manası budur. Velhasıl nakzı misak (ahidlerini bozmaları) yüzündendir ki başlarına felaketler yağdırdık ve kalplerini kasvet içinde bıraktık. Ne söylense duymaz, Allah’ın adaletini tanımaz, zulümden kaçınmaz, Allah’tan korkmaz, yeisten kurtulmaz bir hale getirdik. Kalplerini maşuş para gibi bozuk ve düşkün bir hale getirdik. Bunun için kelimeleri yerlerinden tahrif ederler-Kelimeleri şuraya buraya çekerek tağyir (bozmak değiştirmek) ederler. Bu onların öyle bir adeti olmuştur ki Allah’ın sözünü, ve arzularına muvafık gelmeyen Ahkam-ı İlahiye'yi tahrif ve tağyir ederler. Nitekim Tevrat’taki “Recm” ayetini rüesa hakkında “tahmim” yani kömürle yüz karalamak diye değiştirip, te’vile kalkışmışlardı. Fırsat bulunca elfazı da tağyir ederler, fakat çoğunlukla buna imkan bulamadıklarından dolayı tahriflerini su-i te’vil ile yaparlar. Kelamullah’ı tahrif etmekten daha büyük bir kasveti kalp de tasavvur olunmaz.

Yine kalplerinin kasvetinden veya bozukluğundan tazkir ve ihtar olundukları (hatırlatılıp, uyarıldıkları) şeylerden en büyük bir kısmını da unuttular, Hazzalmayı, intifa etmeyi (faydalanmayı) unuttular, hatırlarına getirmez veya getiremez oldular ki Hatemül Enbiya'ya iman bu cümledendir. Ya Muhammed, sen de bunlardan daima bir hıyanete muttali olur durursun. –Yani bunların adetleri budur. Selefleri Enbiyaya ahidlerini bozdukları ve katletme ile hıyanet edegeldikleri gibi halefleri de (onlardan sonra gelen devamları) sana hıyanet eder dururlar, ahidlerini bozarlar, düşmanlarına müzaherette (yardımda) bulunurlar, seni katletmeye ve tesmime (zehirlemeye) teşebbüs etmek isterler. Yahudilerin hali işte budur.

Allah-u Teala, bizi Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün kafirlere karşı uyarmaktadır. Maide Suresi 51. ve 57. Ayetlerde şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler ! Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardakçılık ederse, muhakkak onlardandır. Allah ise zalimlere hidayet etmez.

“Ey iman edenler! Ne sizden önce Kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyuncak yerine tutanları, ne de, kafirleri dost tutmayın. Eğer Müminler iseniz Allah’tan korkun”

25 Kasım 2006

YAHUDİLERİN ALLAH’A İFTİRALARI

Yahudilerin Allah’a iftiraları ve nasıl bir millet oldukları Kur’an-ı Kerim’de açıklanmaktadır:

“Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız” (Maide 18)

“Sayılı günler dışında cehennem bize asla dokunmayacak” (Bakara 80)

“Üzeyir Allah’ın oğludur” (Tevbe 30)

Ebussuud Efendi’nin beyanına göre Ehli Kitap, ahir zamanda gelmesi vaadedilen Peygamberin vasıflarını kendi kitaplarında bulunan evsafın tersine değiştirerek Allah-u Teala’ya karşı en büyük iftiralarından birini yapmışlardır.

Rasulullah (SAV) in, geçmiş kitaplarda zikredilen evsafını değiştirmeleri ve işlerine gelmeyen zor hükümleri tahrif etmeleri de Allah-u Teala’nın ayetlerini tekziptir.

İftira ise kasten yalan söylemektir.

Allah-u Teala, bu iftiracıların felahlarını nefyetmekle (ortadan kaldırmakla, sürgün etmekle), dünya ve ahiretteki bütün kurtuluşlardan mahrumiyetlerini beyan etmektedir.

“Allah-u Teala’ya yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” (Hud 18)

“ İşte onlar, kendilerini ziyana uğratanlardır. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir. Şüphesiz ki onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.” (Hud 21-22)

Onlar hakkında zalim tabiri niçin kullanılmıştır? Çünkü onlar lafız veya mana yönünden Allah-u Teala’nın Kitabını değiştirdikleri için Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurmakta, kendi, kitaplarında bulunan bazı ayetleri yalanlamakta, Muhammed (SAV)’nin mucizelerini ve Kitabını inkar etmektedirler.

Bazen de kendi kitaplarındaki hakikatleri gizlemektedirler ki tekzip, yalanlama sayılır. İşte onlar bu sayılanların hepsini yapmışlardır.

“Artık bundan sonra her kim Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran 94)

“Allah-u Teala’ya karşı yalan uydurandan yahud kendisine hiç bir şey vahyedilmemişken “bana da vahyolundu” diyenden ve “ben de Allah-u Teala’nın indirdiğinin bir benzerini indireceğim” diyenden daha zalim kim vardır?” (Enam 93)

“ Allah’a karşı yalan iftira eden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? İşte onlar var ya Kitaptan nasipleri ( haklarında ezelde yazılmış olan ömür ve rızıkları kendilerine ulaşacaktır. Nihayet elçilerimiz (melekler) canlarını almak üzere geldikleri vakit “Allah-u Teala’yı bırakıp da tapmakta olduğunuz ilahlarınız nerede?” (Onlar da ): “Bizden kayboldular (bize fayda vermediler)" derler ve kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahidlik ederler.” (Araf 32)

“(Habibim) De ki: Allah-u Teala üzerine yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler. Dünyada bir meta’ (bu iftiraları sayesinde bir miktar dünyevi menfaat sağlayabilirler.) sonra dönüşleri ancak bizedir, (Bundan) sonra da inkar etmekte oldukları şeyler yüzünden onlara pek şiddetli azabı tattırırız.” (Yunus 69-70)

“Allah-u Teala’ya yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir? Onlar (Kıyamet gününde) Rabblerine arzedilecekler, şahidler de: “ İşte bunlar Rabblerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyeceklerdir. Agah olun ki! Allah’ın laneti o zalimler üzerinedir.” (Hud 18)

“Dilleriniz yalanı vasfedeceği zaman (söyleyeceği ve böylece) Allah’a yalanı iftira etimiş olacağınız için (vahye dayanmaksızın, her hangi bir şey hakkında) “Şu helaldir, bu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar felah bulmazlar. Kazandıkları pek az bir faydadır. Halbuki onlar için (ahirette) çok elem verici bir azap vardır.” (Nahl 116-117)

Mustafa İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” kitabında bu ayetlere riayet edilmemiş, hevadan bozuk görüşler ileri sürülmüştür. Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerin lanetli oldukları ayetlerle beyan edildiği halde “lanetli olmadıklarını” iddia etmek bu şahsın ne haddinedir! Bu da ayette geçen Yahudilerin yaptıkları gibi Allah’ın ayetlerini yalanlamaya kalkışmak değildir de nedir?

Yahudileşme Temayülü” isimli inkar dolu kitapta Recm cezası açıkça inkar edilmiştir. Ehl-i sünnet ulemadan “recm” i inkar eden tek bir alim yoktur. Ancak 19. ve 20. yüzyıllarda ortaya çıkan şirk ehli kimseler ve onları taklid eden yerli müsteşrik hayranı taklitçiler inkar etmeye başlamışlardır.

Recm cezası, Kuran’ın nüzulünden sonra hükmü kalkmış olan Tevrat’ın tahrif edilmeden önceki halinde de Allah’ın emri idi. Yahudiler recm cezasını inkar etmişlerdir. Görüyoruz ki Mustafa İslamoğlu’da Yahudilere özenerek kati naslarla sabit farz olan recm cezasını inkara teşebbüs etmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Allah’ın ayetini ve Rasulullah’ın sünnetini inkar küfürdür. Mustafa İslamoğlu’nun niyeti açıkça görülmektedir ki, Yahudilerin ettiği inkarı Müslümanlara da ettirmek, böylece dine fitne sokmak ve Müslümanları Yahudileştirme çabasına girerek misyonerlik faaliyetlerini yürütmektir. Mustafa İslamoğlu, Kur’an’ı tahrif etmek için boş bir şekilde çabalamaktadır. İlim sahibi değildir. Ders almaya diyerek gittiği yerlerden kaçarak geldiği bilinmektedir.

Recm konusunu Hz. Ömer’in (İbn Abbas’tan) rivayetine göre hutbesinde şöyle irad olunmaktadır:

“Allah Teala hazretleri Muhammet (SAV)'i hak din ile gönderdi. Ve O’na Kitap’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm ayeti de vardı! Biz bu ayeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Rasulullah (SAV) zina yapana recm cezasını tatbik etti. Ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’ta recm cezasını görmüyoruz (deyip inkara sapabilecek ve) Allah’ın Kitab’ında indirdiği bir farzı terkederek delalete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların cezaları –delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’ta mevcut bir hakkıdır.

Mustafa İslamoğlu kitabında “recm” cezasının nesh edildiğini iddiaya kalkışmıştır, bu iddia yanlıştır. Ayrıca kitabında neshi inkar etmiştir, “neshi” kabul etmemiştir. Büyük bir çelişkiye düşmüştür. İşine geldiği zaman recm cezasının nesh edildiğini savunurken işine geldiğinde de neshi reddetmiştir.

Nesih: Allah Teala’nın uyguladığı tedrici / pedagojik bir eğitim metodu ile dinler ve hükümler arasında yaptığı bazı değişikliklerdir. Dinler arası “nesih”le İslam önceki dinleri hükümsüz bırakmış, ayetler arası nesih de aynı konudaki bir hüküm için yeni bir açıklama getirilip bu hususdaki son hareket tarzı belirtilmiştir. Genel olarak yürürlüğe giren bu son ayet, aynı zamanda bir hükmün müddetinin beyanı bazen de takyididir.

Mustafa İslamoğlu, nesihi inkar etmiştir. Ümmet’i Muhammed’e nesh meselesinde iftira etmiştir. Allah’ın ayetleri birbiriyle çelişkiye düşmez. Hükmü koyan da yeni bir hüküm getiren de Allah’tır. Hüküm sahibi şüphesiz Allah’tır. İmam Suyuti’nin dediği gibi “cahiller ve ahmaklar dışında onu kimse inkar etmez.” Neshi inkar olayının temelinde Yahudiler vardır. Bakara Suresinin 106. Ayet-i Kerime'sinin nüzul sebebi de budur. Mustafa İslamoğlu Yahudilerle aynı düşünceye sahip olup neshi inkara kalkışmıştır. Nesh meselesiyle Müslümanların kafalarını karıştırarak, imanlarına şüphe zehrini sokmaya ve kendisi gibi inkara yöneltmeye çalışmıştır. En büyük çabası ise Kur’an’ın hükmünü inkara kalkışarak Kur’an’ı zedelemeye çalışmaktır. Fakat cehl ehli bilmez ki onların cehli Kur’an’a zarar veremez.

Mustafa İslamoğlu nesihi inkarla Kur’an’ı inkara ve tahrif etmeye kalkışmıştır. Aşağıdaki ayetlerde Kur’an’ın Allah’ın koruması altında olduğu, Kur’an’ı değiştirmeye ve inkara kalkışanların hazin durumu bildirilmektedir. Kur’an’ı Kerim kıyamete kadar Allah’ın koruması altındadır. Kur’an ayetlerinin değiştirilemeyeceği, tahrif edilemeyeceği Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiştir.

“(Rasulüm,) Rabb’inin Kitab’ından sana vahyedilenleri oku. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O’ndan başka da asla sığınılacak bulamazsın.” (Kehf 27)

“Rabbinin sözü hem doğruluk hem adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini hiç değiştirecek yoktur. O (herşeyi) hakkıyla işitendir bilendir.” (Enam 115)

“Muhakkak ki o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik. Biz; şüphesiz onun koruyucusu da ancak biziz. (Hicr 9)

Allah’ın ayetlerini inkar edenlere “kafirler” denmiştir. Ayet-i Kerime’de: “Hayır o (Kur’an) kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde parlayan apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi de zalimlerden başkası inkar etmez. (Ankebut 49) buyurulmuştur.

Onlar bir de kendilerine zulmettiklerinden dolayı kafir olmakla kalmayıp aynı zamanda zalim de oldukları bildirilmektedir. Zalim olunca da hem kendilerine hem de başkalarına zulmettiklerine işaret vardır.

“Yahudileşme Temayülü” kitabının yazarı “Muhammed ümmeti Kur’an’ı tahrifi” diyerek kendisinin tahrif çabalarını Müslümanların üzerine iftira edip yıkarak suçuna bütün Müslümanları ortak etmeye kalkışmıştır.

Bu kitaba (Yahudileşme Temayülü) uyanların, doğrulayanların hali nicedir. Yüz çevirenlerden ve hakiki kaynaklara itibar edenlerden Allah razı olsun.

 
 

İSLAMDA RECM YOKTUR DİYEN KAFİRDİR!!!!!

25 Kasım 2006  HADİSLERE İFTİRA

Mustafa İslamoğlu, kitabında, “Hele zanni bir delil olan hadis” demiştir.

Mikdam İbnu Ma’dikerb (ra) anlatıyor:

Rasulullah (SAV) buyurdular ki:

“Haberiniz olsun rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda nelere helal denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz.” Diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Rasulullah (SAV) haram kıldıkları da tıpkı Allah’ın haram ettikleri gibidir. (Ebu Davut, Sünne, Tirmizi, İbn Mace, Mukaddime)

Esas şudur ki; arzettiğimiz Hadis-i Şerif, Rasulullah (SAV)'in de aynen Kur’an’ı Kerim gibi “haram” veya “helal” hükmünü koyma yetkisi olduğunu beyan etmektedir.

Mucizevi şekilde Hz. Peygamber (SAV) her devirde bir kısım “müreffef cahiller”in oturduğu yerden “Kur’an’dan başka şey tanımayız” diye ahkam keseceklerini haber vermektedir. Sözünü evirip kıvırıp neticede bu manayı ifade eden bedbahtlar günümüzde de mevcuttur. Bu kimselerin tasvir edilmek istendiğini, bunların iyi döşeli, müzeyyen evlere kapanmış, ilim çilesi çekmemiş, rahatına düşkün, cahil kimseler olacağına dikkat çekildiği belirtilmektedir. Her Müslüman’ın bildiği gibi hadis, şer i olarak Kur’an kuvvetindedir. (İslam Hukuku Metodolojisi) Hadis-i Şerifler kesin bilgi ifade eder. Bu yüzden de Resulullah’ın Hadislerini inkar eden “kafir olur”. Çünkü böyle bir inkar Rasulullah’ı inkar anlamına gelir. (Hadis Usulü) Hadisler konusundaki kat’i kurallar böyle iken Mustafa İslamoğlu’nun Hadise “zanni” demesinin İslam'daki hükmünü görmüş oluyoruz.

Rasulullah (SAV) buyurmuştur ki “Hariciler cehennemin köpekleridir”

Mustafa İslamoğlu’nun karşı imiş gibi gösterip hakikatte fikirdaş olduğu Mutezile ile Hariciler aynı sapık kolun parçalarıdır.

Mustafa İslamoğlu, “Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir” Hadis-i Şerifini “uydurma” diyerek inkar etmiştir. Ebu Davut, Tirmizi ve Kütüb-ü Sitte’de yer alan sahih bir hadistir. Mesele şudur ki, Yahudi ve Fars kollarınca üzerine abanılan ve akıl anarşizminin bombası halinde kullanılan kader meselesine dair bu zihniyet yani “Kaderiye zihniyeti”nin tahkir edildiği hadisi inkar etmesi Mustafa İslamoğlu’nun Yahudileşmesinden dolayıdır. Bu sebeple inkar etmesini gerektirmiştir. İslamoğlu’nun inkar etmeyi tercih ettiği Hadislere bakılırsa, kendi bozuk zihniyetini ortadan kaldıran, bu grubun küfrünü ıspat eden ve bu çirkin zihniyetleri tahkir eden Hadisleri yalanlamayı tercih etmiştir.

Hadis-i Şerif şöyle cereyan etmiştir:

Rasulullah (SAV)’e

İranlı soruyor:

-Kızlarıyla ve kardeşleriyle zina eden bazı İranlılara niçin böyle yaptıkları sorulunca, bu, Allah’ın kaza ve kaderidir, diyorlar.. Ne buyurulur?...

Peygamberimiz (SAV)'in cevabı şöyledir:

“-Benim ümmetimden de böyle söyleyenler çıkacaktır. İşte onlar ümmetimin mecusileridir.”

M.İslamoğlu, bu sapık zihniyetin ne başı ne de sonudur. Yapmaya çalıştığı kıyamete kadar devam edecek olan kendi cehennemini hazırlayan ve peşinden sürükledikleri insanları da dinin dışına çıkarmaya çalışan itikadı bozuklardır. Şimdiye kadar çıkmışlardır ve bundan sonra da çıkacaklardır. Bu ne ilktir ne de sondur. Yeni bir şey değildir. İslamoğlu, komik bir safdillik ile bunu ilk olarak yaptığının heyecanıyla kendisinin şöhret arzusunu kamçılamaktadır

Rasulullah (SAV) buyurdular ki; (İbn Abbas’tan)

“Ümmetimden bir grup insan Kur’an’ı muhakkak surette okuyacak, ancak bunları okun avını süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar.”

Peygamberimiz (SAV) bu Hadiste “Biz Kur’an’ı tanırız, Sünneti tanımayız” gibi sözlerle Sünneti, icmayı, ulemayı reddeden güruha işaret buyurmaktadır. İslam tarihinde zaman zaman bu çeşit iddia sahipleri zuhur etmiş, saman alevi gibi parlayıp sönmüşlerdir. Cehalete dayanan tantanalı, kof sözlerinin teşkil ettiği büyü, ilmin elmas kılınçlarıyla bozulunca efkar-ı amme –kamuoyu- nazarında itibarlarını çabucak yitirmişlerdir. Peygamberimiz (SAV) bu çeşit sapıklıkların kıyamete kadar tekerrür edeceğini bildirmekte, sapık ahkamlarını –hep Kur’an’a dayandırarak- kestiklerini belirtmektedir. Dolayısıyla Hadiste, sadece Kur’an’ı esas alarak ortaya çıkacak iddia sahiplerine karşı müminler uyarılmakta, onlara karşı müteyakkız olmak (uyanmak, uyanık bulunmak) istenmektedir. Bu sapık görüşlü kitabı (Yahudileşme Temayülü-M.İslamoğlu) almamak ve bilinç ve direnç göstermek bu teyakkuzun ne kadarıdır ki? Hiç olmazsa bu vazifeyi yapmaktan çekinilmemelidir. Bir vazifedir. İfa edilmelidir.

Kur’an’ın anlaşılmasında Sünnete müracaatı esas alan kitleye Ehl-i Sünnet, Sünneti reddedip hevayı esas alan zümrelere de Ehl-i Heva, Ehl-i Bid’a denilmiştir. Sünnete müracaat etmenin Kur’an emri olduğunu daha önce açıkladık.

İSLAM VE MİTOLOJİ BENZETMESİ!

M.İslamoğlu kitabında “İslam mitolojisi” kavramını kullanmıştır.

Mitoloji; Yunan medeniyetinin hurafe ve efsanelerini, cemiyetin itikatlarını gösteren uydurma bir dindir. Bir çok uydurma ilaha inanma, kendilerince uydurulan efsaneleri putlaştırma anlayışıdır. Bu tasavvurda uydurma iki ilah ve bunlara tabi birçok uydurma ilah ve onlara bağlı yarı ilahlara inanış mevcuttur. Yarı ilahların insanlardan olduğu kabul edilir.

İslam ile mitoloji anlayışı aynı cümle içinde dahi kullanılamaz. İslam tevhid inancı üzere inşaa edilmiştir. Ve hak dindir. Mitoloji ise insanların uydurduğu birçok tanrıya inanılan uydurma bir hurafe inanıştır. Bazı kötü niyetli kimselerce din yerine konulmaya çalışılmıştır. Şirk anlayışının biçimlere ve şekillere dönüştürülmüş halidir. İslamoğlu’nun sapık inancı “İslam mitolojisi” cümlesi ile de ortaya çıkmış ve kendini bir kez daha ele vermiştir.   

25 Kasım 2006

Yahudiler lanetli bir kavimdir..Vakit gazetesi neden promosyonla veriyor anladım..Dini de mi çağdaşlaştırma eğilimi içindeler kendilerince..

Recm konusuna gelince Ahzap süresinde buyruluyor: "Allahın emirleri konusunda Merhametiniz tutmasın "..   

 
 25 Kasım 2006

HADİS-İ ŞERİF'İ İNKAR MESELESİ

Mustafa İslamoğlu “ Seyhan, Ceyhan, Fırat, Nil cennet nehirlerindendir.” Hadis-i Şerifini kaynağıyla birlikte zikrediyor ve “Bu hadis her bakımdan yanlışlarla doludur” diyor. “Senedi sahih lakin metninde İsraili rivayet olan hadis” diyor.

Kur’an’a, Hadislere hiç bir İslami unsura “israili rivayet” denilemez. İslamoğlu “İsraili” sözcüğü ile Müslümanların zihnini karıştırmaya çalışmakta, Yahudiliği İslam’ın bir parçası imiş gibi göstermektedir. “israili” dediği yahudiliktir, Yahudilik ile İslam’ı bağdaştırmaya ve kendisinin Yahudiliğine zemin hazırlamaya çalışmaktadır.

“Senedi sahih” diyerek Hadisin Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından söylendiğini kabul etmekte sonra “Her bakımdan yanlışlarla doludur” demekte “İsraili rivayet” demekte, böylece Rasululllah (SAV)’e büyük bir iftirada bulunmaktadır. Allah’ın Resulüne adeta savaş açmaktadır. “Senedi sahih, metni “İsrailî” diyerek adeta “benim derdim hadis değil, hadisi beyan eden Resulülahtır” demeye kalkışmaktadır.

Hz.Ali (Ra.) anlatıyor:

“Rasulullah (SAV) buyurdular ki: “Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer.” (Buhari, Müslim, Mukaddime, Tirmizi)

Hadis, Rasulullah’a yalan nisbet etmeyi yasaklamaktadır. Yasağa yalanın her çeşidi dahildir. Bazı cahillerin “Şeriatının te’yidine (doğrulamak, sağlamlaştırmak için) yardım ediyoruz” gibi bahanelerle Hadisleri yorumlamaya cüretleri, bu Hadisin kuvveti karşısında hiç bir meşruiyet kazanamaz. Ve Rasulullah (SAV)’in “Ateşe girer” tehdidinin dışında kalamaz. İbn-i Hacer derki: “Rasulullah’ın söylemediği bir şeyi O’na söyletmek, Allah’a da yalan nisbet etmeyi gerektirir. Çünkü bu, dinde şer’i bir hüküm koymak demektir”

Necm Suresi 3. ayette:

“O, hevadan (kendi arzusuna göre) söylemiyor.” buyurulmuştur.

Rasulullah (SAV)’in Hadislerini ve Hadislerin ihtiva ettiği emir ve bilgileri kabul etmeyenler, sadece hased, taassup ve inad ile fısklarından dolayı reddederler.

 

25 Kasım 2006

KIYAMET MESELESİ

Mustafa İslamoğlu Naziat Suresinin 43. ayetinin mealini şu şekilde çevirerek: “Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. Sen kim, onun zamanını söylemek kim?” demiştir.

Ayetin aslına ters düşen bir inkarda bulunmuştur. Bütün tefsirlerde: “Sana o kıyamet saatinden soruyorlar; ne zaman gelip çatacak diye. Onun zamanını bildirmek sana gerekmez.” şeklinde meal olunmuştur. Aradaki bu büyük fark Mustafa İslamoğlu’nun emelinin ne olduğunu tekrar göstermektedir.

Hadislere dil uzatan M. İslamoğlu, ayetlere de dil uzatma bedbahtlığında bulunmuştur.

El Cin Suresindeki 25-26-27. ayetleri göz önünde bulundurmamış Müslümanların da açıp okuyacağını aklına getirememiştir.

“De ki: Ben bilmem ki: Tehdit edilir olduğumuz şey yakın mıdır. Yoksa Rabb’im onun için uzun bir müddet mi tayin kılar. Gaybı bilendir, fakat gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez. İhtiyar buyurduğu bir Rasul müstesna, çünkü O, bunun önünden ve ardından muhafızlar sevkeder."

Bu Ayet-i Kerimeleri Ömer Nasuhi Bilmen şöyle izah eder:

“Evet... O Rabb’im (gaybı bilendir.) Kıyametin zaman-ı zuhurunu ve emsalini ancak o Haalık-ı Azim bilir. (Fakat) o mabut-i Hakim (gaybı üzerine bir kimseyi apaçık haberdar etmez.) Hiçbir kimse, kıyametin vukuunu vesaair mugayyebattan olan şeyleri kat’i, zahir bir surette bilip tayin edemez. O Haalık-ı Kerim’in (ihtiyar buyurduğu- seçtiği- bir Rasul müstesna) Onu dilediği mugayyebattan veya hukuk-i risalete tealluki olan bazı gayblardan vahiy yolu ile, Cibril-i Emin vasıtasıyla haberdar buyurur. (Çünkü O) Haalık-ı Hakim (Bunun önünden ve ardından) yani: böyle gaibe müttali ettiği Resulünün her cihetinden (muhafızlar sevk eder. Onu hafaza melekleri korurlar, şeytanların suret değiştirerek o peygambere yanaşmalarına, o emr-i gaybe ait şeylere muttali olmalarına meydan vermezler.

Elmalılı Hamdi Yazır ayetin izahını şöyle yapar:

“Allah-u Teala o saat ne vakit getirilip dikilecek, o kıyamet ne zaman olacak diye soruyorlar. Onu anlatmak senin vazifen değildir. Yahud senin gönderilmen onun yaklaşmasının alametidir. Çünkü sen peygamberlerin sonuncususun. Bununla yetinmeyip de sormaya kalkışmaları manasızdır.”

Müşrikler, kıyameti alaya alarak Peygamber (SAV) Efendimize kıyametin ne zaman kopacağını sorarlardı. Bununla, kıyametin kopmasını inkar etmeyi kastederlerdi.

Bütün tefsirler, ayeti, kıyamet saatinin zamanının sorulduğu anlamı ile meal etmişlerdir. Buna rağmen M.İslamoğlu, kıyametten sözetmeyerek adeta muğlaklaştırmaya çalışmış, kıyamet konusunda da Müslümanların zihnine şüphe tohumları serpmeye çaba göstermiştir.

M.İslamoğlu, ayeti mealinde “Sana saatin ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlar. Sen kim, onun zamanını söylemek kim?” diyerek çevirmiştir.

M. İslamoğlu’nun buradaki bir diğer amacı da, Peygamberimize olan düşmanlığını, ayete yanlış mana vererek adeta Allah adına Peygamberimize dil uzatarak meydana koymaktır.

İslamoğlu! Sen kim, Resulüllah hakkında konuşmak kim?

Zina Haddi Ve Zina Edenlerin Hükmü

2- Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Al­lah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunlara Allah'ın dininde acıma hissi sizi tutmasın. Müminlerden bir gurup da bunların azabına (cezasına) şahit olsun­lar.

3- Zina eden erkek zina eden veya müş­rik olan kadından başkasını nikâhlamaz. Zina eden kadını da zina eden ve­ya müşrik olan erkekten başkası nikâhlamaz. Bu, müminler üzerine haram kı­lınmıştır.

Belagat:

"Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız" ifadesi teşvik ve yöneltme içindir. [9]

Kelime ve İbareler:

"Zina eden kadınla zina eden erkekten" ifadesinde evli olmayanlar söz ko­nusudur. Zina kelimesi fasih Arapçada maksûrdur ('ya' harfiyle kullanılmakta­dır). Bu Hicazlılarm kullanışıdır. Necd ahalisinin kullanışında medli ('elif har­fiyle) kullanılmaktadır.

Erkeğin zina etmesi: Mülkü (nikâhlısı, cariyesi) olmayan ve mülkiyet şüp­hesi bulunmayan bir kadınla ön taraftan cinsî münasebette bulunmasıdır. Ka­dının zina etmesi de: Zina etmesi için kendini erkeğe teslim etmesidir.

"... her birine yüzer değnek vurun." Ayette geçen celd, cilde vurmak demek­tir. Bu evli olmayan bekâr kimsenin hükmüdür. Zira sünnette evli kimsenin haddinin recm (ölünceye kadar taşlanmak) olduğu sabit olmuştur. Recmin şartı olan ihsan, hür olmak, akıl sahibi olmak, baliğ olmak, sahih bir nikâh altında bulunmak ve -Hanefîlere göre- Müslüman olmak demektir.

"Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bunlara Allah'ın dinin­de" O'nun hükmünde ve O'na itaatte "acıma hissi", şefkat ve merhamet "sizi tutmasın."

"Müminlerden bir gurup" ifadesindeki taife kelimesi bir kişi için de birden fazla kişi için de kullanılır, "da bunların azabına şahit olsunlar." Burada murad teşhirin meydana gelebileceği bir topluluktur ki en azı üç kişidir. Böyle bir gurubun bulunması cezada ilâvede bulunmaktır. Zira suçlunun teşhir edilmesi cezasının yapacağı tesirden daha çok tesirli olabilir.

"Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahla­maz. " Bunlar ancak böyle biriyle evlenir. Yani zina eden kadınla zina eden er­kek için genellikle uygun olan kendi benzerleriyle nikâhlanmaktır. Zira benzer­lik ülfetin gönül sıcaklığının ve kucaklaşmanın sebebidir, farklılık ise nefret sebebidir.

Bu, ayette zina eden erkek öne alınmıştır. Çünkü anlatılmak istenen ka­lınlarla evlenme arzusu içinde bulunan erkeklerin durumunu beyan etmektir. Zira burada asıl olan arzu ve istek duyan erkektir.

"Bu, müminler üzerine haram kılınmıştır." Yani seçkin müminler üzerine zina eden kadınlarla nikahlanmak haram kılınmıştır. Çünkü bu durum sahip­lerini fasıklara benzetmekte, töhmete maruz bırakmakta, kötü sözlere sebebi­yet vermekte, neseplerin bozulmasına ve diğer kötülüklere sebep olmaktadır. Bu sebeple sakınma yerine mübalağa olarak haram kılınma ifadesi kullanıl­mıştır. [10]

Nüzul Sebebi

Nesaî Abdullah b. Amr'dan (r.a.) rivayet ediyor: Ümmü Mahzul (veya Üm-mü Mehdûn) denilen bir kadın vardı. Bu kadın zina ediyordu. Peygamberimizin (s.a.) sahabilerinden biri bununla evlenmek istedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şu ayeti indirdi: "Zina eden kadını zina eden veya müşrik olan erkek-:en başkası nikahlamaz. Bu, müminler üzerine haram kılınmıştır."

Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî ve Hakim, Amr b. Şuayb'dan o babasından, o da dedesinden rivayet ediyor: Ensardan Mekke'ye taşımacılık yapan Mersed adlı bir adam vardı. Onun Mekke'de Anâk adı verilen bir hanım dostu vardı. Mersed bu kadını nikahlamak için Peygamberimizden (s.a.) izin istedi. Pey­gamberimiz (s.a.) ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine şu ayet indi: "Zina iden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz." Bu­nun üzerine Peygamberimiz (s.a.): "Ya Mersed! Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. O kadını nikahlama." buyurdu.

Müfessirler diyor ki: Bu ayet ya adı geçen Mersed b. Ebî Mersed hakkında ya da Medine'de bulunan cariyelerden veya Hıristiyanlardan fahişe kadınlarla evlenmek hususunda Peygamberimizden (s.a.) izin isteyen fakir muhacirler­den bir gurup hakkında nazil olmuştur. Allah onların hakkında bu ayeti indir-

Bu ayetin zahiri iffetli kadının zina eden erkeğe, zina eden kadının da if­fetli erkeğe haram olmasıdır. [11]

Açıklama

"Zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." Bu ayet birinci ayette: "Bu, bizim indirdiğimiz ve uygulanmasını farz kıldığımız bir suredir." ayetinde işaret edilen hükümleri beyan etmeye başlamaktadır. Bu ayet, zina edenlere verilecek had cezasını beyan etmektedir.

Ayetin manası, zina eden kadınla zina edenlerden hür, âkil, baliğ ve bekâr olanlardan her birine yüz değnek vurmaktır. Zina haddi hakkındaki ayetin zi­na eden kadınla, hırsızlık haddi hakkındaki ayetin hırsızlık eden erkekle baş­lamasının hikmeti şudur:

Çünkü zinaya sebebiyet ve teşvik genellikle kadından gelir. Kadın üzerin­de zinanın ayıbı daha şiddetli ve ondaki tesiri daha devamlıdır. Hırsızlık ise ge­nellikle erkekler tarafından yapılır. Erkekler hırsızlığa kadınlardan daha cür'etli ve daha atılgandırlar. Bu sebeple erkekler kadınlardan önce zikredil­mişlerdir.

Ayetin zahiri zina edenlerin had cezasının mutlak olarak yüz değnek vu­rulması şeklindedir. Fakat kesin mütevatir sünnette evli olanla olmayan ara­sında farklılık rivayet edilmiştir.

Evli olup zina edenin cezası öldürülünceye kadar taşla taşlanmaktır. Buharî ve Müslim Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a.) Efendimizin (s.a.) şu hadisini ri­vayet etmektedirler: "Müslüman’ın kanı ancak şu sebepten biriyle helâl olur:

a) Zina eden evli kadın,

b) Cana can,

c) Dinini terk eden, İslâm cemaatinden ayrılan kimse."

İbni Mace dışında Kütüb-i Süte sahipleri, İmam Malik Muvatta'da ve Ah-med Müsned'inde Ebu Hureyre (r.a.) ve Zeyd b. Halid el-Cühenî'den (r.a.) riva­yet ediyorlar ki: İki bedevi Arabî Peygamberimiz'e (s.a.) geldiler. Biri dedi ki:

Ya Rasulallah! Benim oğlum bunun yanında ücretli işçi idi. Onun hanımıyla zina etti. Oğluma karşılık ona yüz koyun ve bir cariye fidye teklif ettim. İlim ehli­ne sordum. Bana oğlumun üzerine yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgüne gön­derilmesi cezası ve bu kadına da recm (ölünceye kadar taşlanma) cezası olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) buyurdular ki:

"Nefsimi kudretinin elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, sizin aranızda Al­lah Tealâ'nm kitabıyla hükmedeceğim: Cariye ve koyun sana iade edilmiştir. Oğluna yüz değnek vurulacak ve bir yıl sürgün edilecektir.! -Eşlem Kabilesin­den bir adama hitaben-:

Kalk ya Üneys! Bu adamın hanımına git. Zinayı itiraf ederse onu recm et! dedi. Üneys o kadına gitti. Kadın zinayı itiraf edince Üneys kadını recm etti.

Sahabeden bir guruptan sahih hadis kitaplarında mütevatir nakille riva­yet edildiğine göre Mâız b. Malik el-Eslemî Peygamberimiz (s.a.) mescitte iken onun huzurunda dört defa zina itirafında bulundu. Peygamberimiz (s.a.) onun recm edilmesini emretti.

Müslim, Ahmed ve Ebu Davud Büreyde'den (r.a.) rivayet ettiğine göre Ga-mid oğullarından bir kadın zina itirafında bulundu. Kadın doğum yaptıktan sonra Peygamberimiz (s.a.) bu kadını recm etti.

Haricîler recm cezasının meşru olduğunu inkâr ettiler. Onlara göre had ce­zası ikiye bölünemez. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şu ayette cariyelerin haddini hür ve evli kadınların haddinin yarısı olarak tespit ettiğine göre recm cezası­nın hür ve evli kadınların cezası olması doğru olamaz. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "O kadınlar evlendikten sonra bir fuhuş işlerlerse o durumda üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı verilir." (Nisa, 4/25).

Ayrıca recm Kur'an'da zina haddi ayetinde zikredilmiştir.

Kur'an'daki yüz değnek ayeti bütün zina edenler için genel bir hükümdür. Bu ayet recm haddi hakkında rivayet edilen haber-i vahidle tahsis edilemez.

Cumhur bu delillere şu şekilde cevap vermişlerdir: Haddin ikiye bölünme­si celde hakkında varit olmuştur. Onun dışındaki ceza -yani recm- genel ifade dahilinde aynen kaldı. Ayrıca şer'î hükümler maslahatların (kamu menfaatleri­nin) yeniliğine göre iniyordu. Recmin farz kılınmasını gerekli kılan maslahat 'kamu menfaati) belki de celde ayetinin inmesinden sonra meydana gelmişti. Kur'an'ın umumi ifadelerinin haber-i vahid ile tahsis edilmesine gelince, bu bi­ze göre caizdir. Bununla birlikte recm hadisleri manevî tevatür ile sabittir. Bu konuda ancak şekillerin ve hususî durumların tafsilatları hakkında varit olan hadisler âhâd hadislerdir.

"Muhsan" olmanın şartları: Baliğ olmak, akıl sahibi olmak, hür olmak, sa­hih bir evlilik bağı altına girmektir. İmam Ebu Hanife ve Malik buna "Müslü­man olmak" şartını ilâve ettiler. Onlara göre zimmî recm edilmez. Bu iki ima­ma verilen cevap Peygamberimizin (s.a.) Yahudi’nin recmedilmesini emretmiş olmasıdır.

Evli olmayan -bekâr olan- kimsenin zina haddi ayete göre yüz değnek vu­rulmasıdır.

Cumhura göre bu ceza sadece yüz değnek vurulması değildir. Ancak buna sünnette sabit olan delille bir yıl sürgün cezası da ilâve edilir.

Bu hadislerden biri az önce geçen ücretli işçi kıssasında yer alan: "Oğluna yüz değnek vurulması ve bir yıl sürgün cezası vardır." hadisidir.

Bir diğer hadis İmam Ahmed, Buharî ve Nesaî dışındaki Kütüb-i Sitte sa­hiplerinin Ubade b. Samit'ten (r.a.) rivayet ettikleri Peygamberimizin (s.a.) şu hadis-i şerifidir: "Benden alın. Allah o kadınlar için bir yol gösterdi: Bekâr be­kârla zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, evli evli ile zina ederse yüz değnek ve recm cezası vardır."

Ancak evliye celde vurulması sünnet-i nebeviyyede amel edilen bir hüküm olarak istikrar bulmamış, tatbik edilen -daha önce geçtiği gibi- sadece recm ol­muştur. Bir yıl sürgün cezası cumhurun görüşüdür.

İmam Ebu Hanife ise diyor ki: Sürgün had cezasından değildir. Sürgün devlet başkanının görüşüne ve hükmüne havale edilmiş bir tazir cezasıdır.

Zahirîler ise geçen Ubade hadisiyle amel ederek evli kadına hem celde hem de recm cezası verilmesinin vacip olduğu görüşündedirler.

"Zina eden kadın ve zina eden erkek" ifadesinin umum manası Müslüman’ı da kâfiri de içine alır. Ancak harbî olan kimseye zina haddi tatbik edilmez. Çünkü o bizim hükümlerimize bağlı olma sözü vermemiştir. Zimmiye cumhu­run görüşüne göre celde vurulur. İmam Malik'ten zimmi zina ettiği zaman cel-de vurulmayacağı rivayet edilmiştir.

"Bunlara Allah'ın dininde acıma hissi sizi tutmasın." Yani şefkat ve mer­hamet duygusu sizi zina edenlerin had cezasını terk etmeye sevk etmesin. Bu Allah Tealâ'nın hükmüdür. Allah'ın hadlerini tatil etmek caiz değildir. Nassa sarılarak Allah'ın haramlarını koruma gayreti içinde olmak vaciptir.

Nitekim Peygamberimiz (s.a.) İmam Ahmed ve Kütüb-i Süte sahiplerinin Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: "Nefsim kudretinin elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fa-iıma hırsızlık yapmış olsa onun da elini keserim."

"Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." Yani siz Allah'ı ve hesabın ve cezanın görüleceği ahireti tasdik ediyorsanız zina eden kimseye hadleri uy­gulayın. O ve benzerlerinin kaçınması için acıtıcı olmayan darbeleri şiddetle vurun. Bu ifade Allah'ın hadlerini tatbik ve tenfiz etmeye şiddetli bir teşvik, kuvvetli bir yönlendirmedir. Ahiret gününün zikredilmesiyle haddi tam anla­mıyla yerine getirmede yumuşaklık duygusundan etkilenen müslümanlara ce­za verileceği hatırlatılmaktadır.

Hadis-i şerifte varit olmuştur ki: (Kıyamet günü) had cezasından bir kam­çı eksilten bir vali getirilir. Ona:

- Bunu niçin yaptın? denilir. O da:

- Ya Rabbi! Kullarına rahmet etmek için, der. Allah:

- Sen onlara benden daha mı merhametlisin? der ve ateşe atılmasını emre­der.

"Müminlerden bir gurup da onların azabına (cezasına) şahit olsunlar." Ya­ni zina edenlere daha ziyade işkence olması için Müslümanlardan bir gurubun önünde haddin uygulanması açıktan olsun. Çünkü zina edenlere insanların hu­zurunda celde vurulunca bu durum onları terbiye etme hususunda daha tesirli ve onları ezme hususunda daha faydalı, daha şiddetli bir tehdit, ihtar ve azar­lama olmaktadır.

"Taife"nin en azı bir kişidir. Denilmiştir ki: Taife iki veya daha fazlasıdır. Bir başka görüşe göre, üç kişi veya daha fazlasıdır. Bir diğer görüşe göre, dört kişi ve fazlasıdır. Çünkü zina şahitliğinde dört kişiden azı yeterli olmamakta­dır. Bir görüşe göre taife beş kişidir. Bir başka görüşe göre de on kişi veya daha fazlasıdır.

Katade diyor ki: Allah bir öğüt, ibret ve şiddetli ceza olması için mümin­lerden bir gurubun zina edenlerin azabına -cezasına- şahit olmalarını emretti. Bu görüş benim takdirime göre en evlâ görüştür.

Zina şu üç şeyden biriyle sabit olur:

1- İkrar veya itiraf: Bu İslâm devrinde fiilen vaki olan bir olaydır.

2- Beyyine (delil) yahut şahitlik: Yani dört hür adil müslüman kişinin fi­ilen zina halinde ve bu durumun mücerret gözle görülmesi şartıyla şahitlik et­meleri. Ancak bu durumu mücerret gözle görmek çok nadir olup pek az defa meydana gelmiştir.

3- Bilinen bir kocası olmaksızın kadının hamile kalması. [12]

Zina Haddinin Hikmeti:

Zina haddinin hikmeti, ırzları ve hakları korumak, neseplerin karışmasını engellemek, iffet, namus ve toplumun temizliğini temin, sahipsiz çocukların meydana gelmesine, zührevi hastalıkların yayılmasına mani olmak, kadının nefsine değer vermek ve kendi geleceğini koruma altına almaktır.

Huzeyfe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s .a.) buyurdular ki: "Ey insanlar topluluğu! Zinadan sakının. Çünkü zinada üçü dünyada üçü ahirette altı haslet vardır. Dünyada olan hasletler şunlardır:

- Zina güzelliği giderir,

- Fakirlik meydana getirir,

- Ömrü eksiltir.

Ahirette olan hasletler ise şunlardır:

- Zina Allah Tealâ'nın gazabına,

- Hesabın kötülüğüne,

- Cehennem azabına sebep olur.

"Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahla­maz. " Bu ifade yaygın olan bir durumu bildirmekte, bununla ıstılahî anlamda­ki haram kastedilmemektedir. Sadece sakınma, uzaklaşma ve elini çekme amacı güdülmektedir. Mana şudur: Fasık ve facir olan zinakâr erkek kendisi gibi zina eden fasık kadınlarla evlenmeyi arzu eder. Bu tip erkek genellikle sa-liha bir kadınla nikâhlanmayı arzu etmez. Sadece fasık ve terbiyesiz kadınla yahut ırz ve namusun mahremiyetine önem vermeyen ve iffetli olup olmamaya aldırış etmeyen kendisi gibi müşrik bir kadınla evlenmeye meyleder.

Zina eden namussuz kadın da genellikle kendisi gibi zina eden namussuz ya da genellikle iffetli olmayan müşrik bir erkekle evlenmeyi arzu eder.

Burada "zina eden erkek" ile bir önceki ayette ise "zina eden kadın" la baş­lanmıştır. Çünkü bu ayet nikâhtan ve evlenme teklifinde bulunup arzuyu orta­ya koymaktan bahsetmektedir. Genellikle bu çeşit teklif kadından değil erkek­ten gelir. Ama zinaya teşvik çoğunlukla kadından olur. Dolayısıyla önceki ayet­te kadın ile başlanmıştır. Kadın zinada asıl unsurdur. Nikâhta ise erkek asıl­dır. Çünkü genellikle nikâhı arzu eden ve talip olan erkektir.

Ayetteki bu iki cümlenin manası aynı değildir. Zira birinci cümle zina eden erkeğin iffetli mümine hanımları arzu etmediğini anlatmaktadır. İkinci cümle ise zina eden kadının iffetli mümin erkekleri arzu etmediğini, sadece facir ve müşrik erkeklere meylettiğini anlatmaktadır. Böylece mana farklı olmaktadır. Zira zina eden erkeğin ancak kendi benzerini arzu etmesinden kendisi gibi ol­mayanları istemediği manası anlaşılmaz. Ayet kadm-erkek her iki tarafta uyum, uygunluk, anlaşma ve benzerlik olduğunu açıklamaktadır.

Bugün artist kadın ve erkekler gibi sanatçıların kendisi gibi sanatçı ve ar­tist kimselerle evlenmek istediklerini duyuyoruz. Çünkü onların kanaatlerine göre her iki tarafın aynı işlerinde devam etmeleri için kıskançlık unsuru kaldı­rılmalıdır. Aksi takdirde evlilik yıkılmaya, kaldırılmaya, yok olmaya mahkûm­dur.

Nasıl iffetli erkek sadece iffetli kadınları kabul ederse iffetli şerefli kadın da hiçbir zaman kocasının rezil bir durumda olmasını, iffet ve namus sınırları­nı aşmasını kabul edemez.

Belki de kadın bu konuda erkekten daha çok öfke, kızgınlık ve nefret du­yar. Aksi de olabilir. Buradaki ölçü dindarlık, ahlâk, hassas duygular, mahre­miyet ve ırz hususunda dini kıskançlık bulunmasıdır. Halbuki bugün doğuda ve batıda ahlâk ve değerler sözlüğünden ırz meselesini kaldıran dinsiz madde­cilerde yaygın olduğu gibi erkekle kadın arasındaki ilişkinin sadece maddî ve şehevî bir ilişki olarak kabul edilmesi yaygınlaşmaktadır.

"Bu müminler üzerine haram kılınmıştır." Zina eden kadınla evlenmek mümin erkeklere ya da iffetli kadınları facir erkeklerle evlendirmek haram kı­lınmıştır. Haram kılınmaktan murad sakındırmak ve iffetli olmak manasında olup insanları zinadan şiddetle uzaklaştırmak içindir. Çünkü bu fasıklara ben­zemek demektir, töhmete maruz bırakır, kötü söze sebebiyet verir. Nesepte ten­kide ve başka kötülüklere sebep olur.

Bu görüş Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ile tabiinden bir gurup ile çeşitli diyar-lardaki fakihlerin cumhurunun görüşüdür. Dolayısıyla zina eden kadınla ev­lenmek caizdir. Zina o kadını kocasına haram kılmaz. Aralarını ayırmak da va­cip değildir.

Taberanî ve Darekutnî'nin Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerif bu­nu te'yit etmektedir:

Rasulullah'a (s.a.) bir kadınla zina edip onunla evlenmek isteyen adamın durumu soruldu. Efendimiz (s.a.): "İlki zinadır. Sonuncusu nikâhtır. Haram he­lâli haram kılmaz." buyurdu.

Ayetteki "haram olma" hükmü ayetin varit olduğu sebeple tahsis edilmiş­tir. Yahut "İçinizden bekâr olanları evlendirin." (Nur, 24/32) ayetiyle mensûhtur. Çünkü bu ayet zina edenleri de içine almaktadır.

Seleften bir gurup (Hz. Ali, Hz. Aişe, Bera b. Azib ve bir rivayette İbni Mesud) şöyle demişlerdir: Kim bir kadınla zina ederse yahut o kadınla bir başkası zina ederse zina edilen o kadınla evlenmesi helâl değildir. Hz. Ali (r.a.) diyor ki: Adam zina ettiği zaman bundan dolayı hanımından ayrılmasına hükmedilmez. Kadın da zina ederse böyledir.

Bu gurubun delilleri şunlardır:

a) Ayetteki "haramlık" zahiriyle alınır.

b) "Zina eden erkek zina eden veya müşrik olan kadınlar başkasını nikah­lamaz. " ayetindeki haber nehiy manasmdadır.

c) Buna delâlet eden hadisler vardır. Bu hadislerden biri Ebu Davud'un Ammar b. Yasir'den (r.a.) rivayet ettiği Peygamberimiz'in (s.a.) şu hadis-i şerifi­dir: "Deyyus Cennete giremez."

Yine İmam Ahmed'in Abdullah b. Ömer'den (r.a.) rivayetine göre Peygam­berimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişi vardır ki Cennete giremez ve kıyamet günü Allah onlara bakmaz.

- Anne ve babasına isyan eden,

- Erkeklere benzeyen erkekleşmiş kadın,

- Deyyus,

Üç kişi vardır ki Allah kıyamet günü onlara bakmaz:

- Anne ve babasına isyan eden,

- Ayyaş,

- Verdiğini başa kakan kimse."

İmam Ahmed'e göre iffetli erkekle fahişe kadın arasında yapılan nikâh ak­di, kadın bu durumunda devam ettiği müddetçe sahih olmaz. Bu kadına tevbe etmesi teklif edilir de tevbe ederse bununla yapılan nikâh akdi sahih olur. Aksi takdirde sahih olmaz. Yine "Bu müminlere haram kılınmıştır." ayetine binaen hür ve iffetli bir kadının facir, zinakâr bir erkekle evlendirilmesi, erkek sahih bir şekilde tevbe etmedikçe sahih olmaz.

Bu ayet aynen şu ayetler gibidir: "O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost­lar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere onları ailelerinin izniyle ken­dinize nikahlayın." (Nisa, 4/25); "... fuhuşta bulunmayan, gizli dostlar da edin­meyen namuslu kadınlar..." (Maide, 5/5). [13]

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

Bu ayet aşağıdaki hükümlere delâlet etmektedir:

1- Zinanın Haram Kılınması:

Zina büyük günahlardandır. Çünkü Allah Tealâ zinayı şu ayette şirkle ve adam öldürmekle bir arada zikretmektedir: "Onlar Allah 'la birlikte başka bir ilâha tapmazlar. Allah 'm haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina et­mezler. Kim bunu yaparsa büyük cezaya çarpar." (Furkan, 25/68).

Çünkü Cenab-ı Hak zinada had cezasını -yüz değnek vurulmasını- vacip kılmış; evliler için recm cezasını koymuştur. Allah müminleri bu konuda acıma duymaktan nehyetmiş, suçluları teşhir için mümin gurubun şahit kılınmasını emretmiştir. Ayrıca az önce geçen Huzeyfe hadisi de buna delildir: "Ey insanlar topluluğu! Zinadan sakınınız. Çünkü zinada altı haslet vardır..."

Zina: Bir erkeğin nikâhsız olarak veya nikâh şüphesi bulunmaksızın bir kadının fercine, kadının teslim olmasıyla duhûlde bulunmasıdır. Yahut tabiat gereği şehvet duyulan ve seran haram olan bir ferce diğerinin organının idhal edilmesidir. Ancak böyle olduğu zaman had cezası vacip olur.

Livata (homoseksüellik) hükmü: İmam Şafiî'nin sahih olan görüşüne, İmam Malik, İmam Ahmed, Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşüne göre zina hükmüdür. Lutîlik yapan zinakâr sayılır ve ayetin umumî ifadesine dahil olur. İmam Şafiî'ye göre şu delile binaen bu kimseye zina cezası uygulanır:

Beyhakî Ebu Musa el-Eş'arî'den (r.a.) Peygamberimizin (s.a.) şu hadisini rivayet etmiştir: "Bir adam bir adamla cinsî münasebette bulunursa ikisi de zinakârdır."

Malikîler ve Hanbelîlere göre bunun cezası recimdir. Bazı Hanbelîler ise livata cezasının ya yüksek bir yerden atmak, ya bir duvarın üzerine yıkılması, ya da taş atılmak suretiyle öldürülmek olduğu görüşündedirler.

İmam Ebu Hanife ise lûtînin sadece ta'zir edilmesi ve had uygulanmaması görüşündedir. Zira livatada neseplerin karışması yoktur. Livatada genellikle li­vata yapanın öldürülmesine sebep olacak derecede tartışmalar da meydana gelmemektedir. Livata zina değildir, ona mihir de icap etmez, had cezası da uy­gulanmaz. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.) bir Müslüman’ın şu üç sebeple öldürül­mesini mubah görmüştür: Evli kimsenin zina etmesi, cana haksız yere kıyılma­sı ve dinden dönülmesi. Peygamberimiz burada lûtîlik yapanı zikretmemiştir. Çünkü bu kimse zinakâr diye isimlendirilmez. Peygamberimizin (s.a.) livata hakkında bir hüküm verdiği de sabit olmamıştır.

Fıkıh âlimleri zorla boşalma ve elle istimna (mastürbasyon) durumunda ta'zir, te'dip ve azarlamanın meşru olduğunda ittifak etmişlerdir.

Hayvanlarla cinsî münasebete gelince: Dört mezhep imamları bunu yapan kimseye karşı onu sakındırmak için devlet başkanının uygun göreceği bir ta'zir cezası verilmesi hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bozulmamış fıtrat bun­dan nefret eder.

Nesaî'nin Sünen'inde İbni Abbas'tan rivayet ediliyor ki: "Hayvanla cinsî münasebette bulunan kimseye had cezası yoktur." Bu hadis mevkuf olup merfu hükmündedir.

Ölüyle cinsî münasebet ise: Malikîler dışındaki Cumhura göre ta'zir cezası vardır. Çünkü bu fıtratın nefret ettiği bir husustur. Burada zecr edici bir had cezasına ihtiyaç yoktur. Sadece te'dip yeterlidir.

Malikîler ise burada haddi vacip görmüşlerdir. Çünkü bu bir kadının fer-ciyle münasebette bulunmaktır. Diri kadınla ilişkiye benzemektedir.

Kısaca: Bütün bu fiiller haramdır, münkerdir, kaçınmak vaciptir. [14]

2- Zina fiilinde Had Cezası Uygulamanın Farz Oluşu:

İslâm şeriatının zina konusunda vardığı son ceza had cezasıdır. İslâm'ın başlangıcında zinanın cezası kadının hapsedilmesi, erkeğin de ayıplanması ve sözle eziyette bulunulması idi. Bunun delili ise şu ayet-i kerime idi: "Kadınları­nızdan fuhuş işleyenlere karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer bunlar şahitlik ederlerse onları ölüm alıp götürünceye kadar yahut Allah onlara bir yol açınca-ya kadar kendilerine evlerde alıkoyun (hapsedin). Sizlerden fuhşu işleyenlerin her ikisine de eziyet edin (ayıplayın). Eğer tevbe edip ıslah olurlarsa artık onları bırakın. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir." (Nisa, 4/15-16).

Sonra bu neshedildi. Bunun delili Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî'nin Uba-de b. Samit'ten (r.a.) rivayet ettiği az önce geçen hadistir: Peygamberimiz (s.a.) buyuruyor ki: "Benden alın. Allah zina eden kadınlar için bir yol belirlemiştir: Bekâr bakire ile zina ederse yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası verilir. Dul ile zina ederse yüz değnek ve recim cezası verilir."

Zinanın had cezası iki çeşittir: Evli olan kimsenin had cezası bekâr olan kimsenin had cezası.

a) Evli olan kimsenin had cezası: Bu ceza -daha önce geçen- ve tevatür de­recesine ulaşan kavlî ve fiilî hadislerin delaletiyle âlimlerin cumhurunun ittifa­kıyla sadece "recm" cezasıdır. Bu hadislerle Kur'an'ın umumî ifadeleri tahsis edilir. Nitekim cumhurun görüşüne göre Kur'an haber-i vahid ile tahsis edilebi­lir.

Zahirîlerin, İshak ve bir rivayete göre İmam Ahmed'in görüşüne göre daha önce geçen Ubade hadisinin zahiriyle amel edilerek hem celde hem recm denil­miştir.

Haricîler evli kadının haddinin sadece yüz değnek olduğu görüşündedirler. Recme gelince, cevaplan verilen geçen üç delil sebebiyle meşru değildir.

Fakih alimler evli kölelerin had cezasının bekâr gibi sadece celde olduğu ve kölelerde recm cezasının bulunmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

b) Bekârın had cezasına gelince: Bu ceza Hanefîlerin görüşüne göre sadece yüz değnek olup sürgün cezası yoktur. Burada ayetin sarih lafzıyla amel edil­miş olup buna haber-i vahidle bir şey ilâve edilmez. Sürgün edilmesi konusuna gelince bu durum devlet reisi maslahatı nerede görürse onun görüşüne havale edilmiştir.

Cumhura göre bekârın had cezası, yüz değnek ve bir yıl sürgündür. Şafi-ilerin ve Hanbelîlerin görüşüne göre kasr (namazı kısaltarak kılma) mesafesi 189 km) kadar bir mesafedeki uzak bir beldeye sürgün edilir. Bunun delili daha önce geçen: "Bekâr bekârla zina ederse yüz değnek vurulur, bir yıl sürgün edi­lir." şeklindeki Ubade hadisidir.

Malikîlere göre bu adam sürgün edildiği beldede hapsedilir. İkinci bir defa kendisiyle zina edilir korkusuyla bütün imamların ittifakıyla kadının sürgün edilmesi cezası yoktur.

c) Evli olan zimmîye gelince: Bunun had cezası Hanefî ve Malikîlerin görü­şüne göre recm olmayıp sadece celdedir. Bunun delili İshak b. Raheveyh'in İbni Ömer'den (r.a.) naklettiği Peygamberimiz'in (s.a.) şu hadis-i şerifidir: "Kim Al­lah'a şirk koşarsa muhsan (evli, namuslu) kimse gibi değildir." Bu kavlî hadis Peygamberimizden (s.a.) iki Yahudi’yi recmettiği şeklindeki fiilî hadise tercih edilir. Muhsanın kazf cezasına kıyas edilerek burada da icma ile İslam’a itibar edilir. Muhsanın recmedilmesi de her iki durumda nimet kâmil olduğundan ay­nen onun gibi kabul edilir.

İmam Şafiî, Ahmed ve Ebu Yusuf un görüşüne göre evli olan zimmînin had cezası bizim mahkememize müracaat edince recmdir. Zira Buharî ve Müslim'in Sahih 'lerinde ve Ebu Davud'un Sünen 'indeki rivayete göre Peygamberimize (s.a.) zina eden iki Yahudi getirildi. Efendimiz (a.s.) onların recmedilmesini em­retti. Çünkü kâfir zina ettiği zaman şiddetle engellemeye muhtaç olması bakı­mından Müslüman gibidir. Ayrıca zimmî kâfirler de bizim şeriatımızın hüküm­lerine bağlanmakla sorumludurlar.

"Kim Allah'a şirk koşarsa muhsan (evli, namuslu) gibi değildir." hadisi ise zimmîye uymaz. Çünkü zimmî bizim ıstılahımızda müşrik olarak adlandırıl­maz. Kazif haddine kıyas edilmesine ve kâfiri kazfeden (kâfire zina iftirasında bulunan) kimseye had cezası olmamasına gelince bu kıyas "kıyas maal-farık" tır. Zira şeriat bu haddi Müslüman’a değer vermek ve ona gelecek ayıbı kaldır­mak için vacip kılmıştır. Gayri Müslim’in ise zina hususlarında zaten genellikle laubali davranması sebebiyle buna ihtiyacı yoktur. [15]

3- Had Cezasını Uygulamada Velayet (Yetki) Sahibi Kimdir?

Haddi uygulamakla görevli olan kişi -bütün âlimlerin ittifakıyla- devlet reisi veya onun vekilidir. Çünkü "yüz değnek vurun" ilâhî kavlinde hitap veliy-yü'l-emr olan devlet reislerinedir. Çünkü bu emir bütün insanların ıslahını ilgi­lendiren bir hükümdür. Bu da imama (devlet reisine) aittir. Dinin ibadet şekil­lerini uygulamak bütün Müslümanlara vaciptir. Bu konuda imam (devlet reisi) onların vekilidir. Zira had cezalarını uygulamak üzerine bütün Müslümanların bir araya gelmesi mümkün değildir. Ayrıca cahiliyet adeti olan intikam alma adetine dönmemek için de bu gereklidir.

İmam Malik ve Şafiî, "Kölelerin cezasını vermekten efendileri sorumlu­dur." derken İmam Malik bu cezanın sadece celdede olup el kesme cezasını uy­gulayamayacaklarını beyan etmiştir. İmam Şafiî'nin bir kavline göre her biri hakkında celde ve el kesme cezası uygulanır.

İmam Malik ve Şafiî'nin delilleri Nesaî dışındaki Kütüb-i Süte müellifleri­nin rivayet ettikleri Efendimiz'in (a.s.) cariye hakkındaki: "Zina ederse ona cel­de vurun." hadisi ile Müslim, Ebu Davud ve Nesaî'nin Hz. Ali'den (r.a.) rivayet ettikleri "Malik olduğunuz cariyelere evli olsalar da had cezasını uygulayın." hadisi ve İbni Ömer'in (r.a.) bazı cariyelerine had cezası uyguladığı şeklindeki rivayettir.

Hanefîler diyor ki: "Zina eden kadınla zina eden erkeğe yüz değnek vu­run..." ayetinin delaletiyle efendi kölesine karşı herhangi bir had uygulayamaz. Buradaki hitap hiç şüphesiz devlet reislerine aittir, yoksa diğer insanlara değil.

Ayet had uygulanacak kimseler hususunda hür-köle ayrımı yapmamıştır. Bu konudaki hadislere gelince, bunlarla efendilerinin kölelerinin bu durumlarını kendilerine had uygulanmak üzere yöneticilere bildirmeleri murad edilmekte­dir. İbni Ömer'in (r.a.) fiili, kendi görüşü olup ayetle çelişki teşkil etmemekte­dir. Celdeyi vuracak kimse devlet reisinin seçeceği hayırlı ve faziletli kimseler­den olur. [16]

4- Celde Aracı:

Alimler celdenin, kırbaçla olması vaciptir, görüşündedirler. Bu kırbaç Pey-gamberimiz'in (s.a.) yaptığı gibi ne çok sert ne de çok yumuşak olmalıdır.

İmam Malik ve Şafiî diyorlar ki: Bütün hadlerde vuruş aynı şekildedir. Acıtmayan (şiddetli olmayan) sert ve hafif arasında bir vuruş şeklidir. Zira bu vuruşun hafif veya sert olması hususunda bir emir gelmemiştir.

Hanefiler diyorlar ki: Tazir en şiddetli vuruştur. Zina sebebiyle vuruş içki sebebiyle vuruştan daha şiddetlidir. İçki sebebiyle vuruş kazif sebebiyle vuruş­tan daha şiddetlidir. Bu konuda içki sebebiyle hafif vuran Hz. Ömer'in (r.a.) fi­ili delil getirilmiştir. [17]

5- Cumhura Göre Celdenin Vasfı, Vuruş Şekli ve Vuruş Yeri:

Celde acı verici ama yaralamayan ve kesmeyen bir vuruş olmalıdır. Bura­da ne çok sert ne de çok yumuşak olmayan bir kamçı ile vurmayı emreden Hz. Ömer'in (r.a.) kavliyle amel edilmelidir. Hz. Ömer celdeyi vurana şöyle demişti: Vur ama koltuğunun altı görünmesin. Her azanın hakkını ver." Ayrıca, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın dininde (dinin bu hükmünü uygulamada) sizi acıma duygusu kaplamasın." Bunun manası celde vururken hafif vurmak­tan nehyetmektir.

Had ve ta'zirlerde vurma yerleri, İmam Malik'e göre insanın sırtıdır. Bu­nun delili Buharî, Ebu Davud ve Tirmizî'nin İbni Abbas'tan (r.a.) rivayet ettiği Peygamberimizin (s.a.) şu hadisidir: "Ya delil getirirsin, ya da sırtına had vu­rulur." Cumhur'a göre vurulacak yerler yüz, avret mahalli ve baş haricindeki azalardır.

Erkek ve kadınlara vurma şekli hususunda ihtilâf edilmiştir. İmam Malik diyor ki: Erkek ve kadın bütün hadlerde eşittirler. Ona göre had sadece sırta vurulabilir. Hanefiler ve Şafîîler diyorlar ki: Hz. Ali'nin (r.a.) kavliyle amel edi­lerek erkeğe ayakta iken, kadına oturduğu halde had vurulur.

Zina sebebiyle celde vurulan kişinin soyulması da ihtilaflı bir konudur. İmam Malik, Ebu Hanife ve başkaları diyorlar ki: Erkeğin göbeği ile dizinin arası dışındaki elbiseleri çıkarılır. Çünkü celde emri bizzat bedene vurulmasını gerektirir. Kadının üzerinde onu vurmanın tesirinden koruyacak şeyler bırakıl­maz, sadece onu örten örtü bırakılır. Evzaî diyor ki: Devlet reisi tercih sahibi­dir. Dilerse elbiseleri soyar, dilerse bırakır.

İmam Şafiî ve Ahmed'e göre had vurulacak kimsenin kalın elbiseleri dışın­daki elbiseleri soyulmaz. Kalın elbiseleri çıkarılır. Çünkü bu şekilde bırakılırsa o kimse vurulan haddin acısı duyulmaz. Bu konuda İbni Mes'ud'un (r.a.) şu kavliyle amel edilir: "Bu ümmette eziyet ve elbise soyma yoktur." [18]

6- Hadlerde Şefaat Edilmesi:

"Allah'ın dininde (dinin hükümlerini uygulamada) o zina edenlere karşı sizi bir acıma hissi kaplamasın." ayetiyle haddin hafifletilmesi ve düşürülmesi kasd edilmektedir. Bu zina haddinin düşürülmesinde şefaat etmenin haram ol­duğuna delildir. Çünkü bu Allah Tealâ'nm haddinin uygulanmasının kaldırıl­masıdır. Diğer hadlerde de aynı şekilde şefaat haramdır.

Bunun delili İbni Mace dışında kalan meşhur beş hadis kitabının nakletti­ği, ziynet eşyası ve kadife çalan Fatıma bt. Esved el-Mahzumiyye hakkında şe­faatte bulunan Üsame b. Zeyd'e Peygamberimiz (s.a.)'in söylediği şu hadistir: "Allah Tealâ'nm koyduğu hadlerden bir had hakkında şefaat mi ediyorsun. Sonra kalktı ve şu konuşmayı yaptı:

"Sizden öncekileri helak eden şey içlerinde şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakmaları ve güçsüz bir kimse hırsızlık yaptığı zaman ona had ce­zası uygulamaları olmuştur. Allah'a yemin olsun ki Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa O'nun da elini keserdim."

Ebu Davud İbni Ömer'den (r.a.) Peygamberimizin (s.a.) şöyle buyurduğu­nu işittim, dediğini rivayet etmektedir: "Kim Allah Tealâ'nm hadlerinden bir haddin uygulanmaması için şefaatte bulunursa Allah 'a karşı çıkmış olur."

Aynı şekilde yönetici ve devlet reisinin de hadler hakkındaki şefaati kabul etmesi de haramdır. Bunun delili İmam Malik'in Zübeyr b. Avvam'dan (r.a.) ri­vayet ettiği şu hadistir: Zübeyr bir zatın bir hırsızı yakalayıp sultana götür­mekte olduğunu gördü. Zübeyr o zatın suçluyu serbest bırakması için şefaatte bulundu. Adam:

- Hayır, sultana götürmeden şefaat kabul etmem, dedi. Zübeyr dedi ki:

- Şefaat sultana ulaşmadan önce olur. Sultana ulaştıktan sonra şefaat eden kimse de şefaat edilen kimse de bu durumda lanete uğrar. [19]

7- Hadleri Uygulamayı Teşvik Etme:

"Siz eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız..." ayeti haddi uygula-

maya, ^sAata Tim ni yerine getirmeye teşvik etmektedir. [20]

8- Hadlerin Uygulanmasında Bulunmak:

"Onların azabına (cezasına) müminlerden bir gurup da şahit olsunlar" ayetinin zahiri bir gurup müminin ibret ve öğüt olmak üzere bu uygulama anında orada bulunmalarının vacip olduğuna delâlet etmektedir.

Ancak fıkıh alimleri bu konuda ihtilâf etmişlerdir:

Hanefiler ve Hanbelîler diyorlar ki: Bütün hadler insanlardan bir gurubun huzurunda uygulanmalıdır. Çünkü hadden maksat insanları bu günahtan sa-kındırmaktır. İmam Ahmed ve Nehaî'e göre taife, bir kişidir.

Malikîler ve Şafiîler diyorlar ki: Bir topluluğun bulunması müstehaptır. İmam Malik'in meşhur kavline göre bunlar en az iki kişidir. Şafiîlerin, İmam Malik'in diğer bir görüşüne göre en az dört kişidir. [21]

9- Haddin Hikmeti:

Had hafifçe acı vermekle ıslah etme amacını bir arada bulunduran bir ce­zadır. Acıtmaya gelince, bu şu ayet sebebiyledir: "Onların azabına -ilâhî cezası­na- bir gurup şahit olsun." Bu ceza "azap" olarak adlandırılmıştır. Bu cezadan murad edilen husus suçu engellemek ve ıslah etmektir. Zira azaptan işkence gibi tekrar suç işlemeye engel olmak murad edilmiş olabilir. Dolayısıyla bun­dan maksat ıslah etmek olabilir. [22]

10- Bu ayet Mensuh mudur?

"Zina eden erkek sadece zina eden kadını nikâhlar..." ayeti alimlerin ço­ğunluğuna göre "İçinizden bekârları evlendirin" (Nur, 24/32) ayetiyle neshedilmiştir.

Bu sebeple Hanefîler demişlerdir ki: Kim bir kadınla zina ederse o kadınla o kişi de bir başkası da evlenebilir. Hanefîlerden başkaları da diyorlar ki: Zina eden kadınla evlenmek sahihtir. Bir adamın hanımı zina ederse nikâh fasit ol­maz. Erkek zina ederse onun hanımıyla olan nikâhı da fasit olmaz.

Rivayet edilmiştir ki: Bir adam Hz. Ebubekir zamanında bir kadınla zina etti. Hz. Ebubekir (r.a.) her ikisine yüzer değnek vurulmasını emretti. Sonra kadını bir başkasıyla evlendirdi. İkisini de bir yıl müddetle sürgün etti. Bu hü­küm şu anda bazı memleketlerde uygulanmaktadır.

Bunun benzeri Hz. Ömer, İbni Mes'ud ve Cabir'den (r.a.) de rivayet edil­mektedir. İbni Abbas diyor ki: Bunun ilki zina, sonraki nikâhtır. Bunun benzeri bir bahçeden meyve çalan, sonra da bahçe sahibine gelip ondan ayrıca meyve satın alan kimsenin durumu gibidir. Çaldığı haramdır. Satın aldığı helâldir.

İlk devir alimlerinden biri diyor ki: Bu ayet mensuh değil, muhkemdir. Bundan dolayı demişlerdir ki: Erkek bir kadınla zina ederse onunla hanımı arasındaki nikâh fasit olur. Kadın biriyle zina ederse onunla kocası arasındaki nikâh da fasit olur.

Bazı alimler de şöyle demişlerdir: Nikâh zina ile kendiliğinden fesh olmaz. Fakat kadın zina ettiği zaman kocasına bu zina eden hanımını boşaması emre­dilir. Eğer boşamaz da nikâhı altında tutarsa günahkâr olur. Zina eden kadınla evlenmek yahut zina eden erkekle evlenmek caiz değildir. Ancak tevbe ettikleri zaman o durumda nikâh caiz olur. Bunların delilleri daha önce geçmişti. [23]

11- Haram Kılınmanın Umumî Oluşu:

Cenab-ı Hak kitabında bu alemin neresinde olursa olsun zinayı haram kıl­mıştır. Adam nerede zina ederse etsin ona had cezasının uygulanması vacip olur. Bu cumhurun (İmam Malik, Şafiî, Ebu Sevr ve Ahmed b. Hanbel'in) görü­şüdür.

İbni Münzir diyor ki: Bu konuda darü'1-harb ile darü'l-İslâm aynıdır. "Zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun." ayetinin zahiri buna delâlet etmektedir.

Hanefîlere göre Müslüman bir erkek darü'l-harb'de emniyet içerisinde olur da orada zina eder, sonra da darü'l-İslâma gelirse ona had cezası uygulanmaz. Çünkü zina Müslüman devlet reisinin hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde gerçekleşmiştir. Fakat üzerine had cezası uygulanması vacip olmasa da onun zina etmesi haramdır. Dolayısıyla onun haramdan tevbe etmesi gerekir. [24]

TERİM KULLANIRKEN HATA

M.İslamoğlu, kitabında “Erkeksi fıkıh” tabirini kullanmıştır. İlimlerin cinsiyete göre ayrıldığı görülmüş hadise değildir. Hele ki İslami bir ilim dalına cinsiyetle ilgili tabir kullanmak tam bir terbiyesizliktir. Danıştığımız psikologlar; böyle bir tabiri (Erkeksi fıkıh) kullanmasının kişinin sapkın eğilimlerinin mevcut olabileceğini gösterdiğini beyan etmişlerdir. İlmi terimlere cinsiyet yakıştıracak kadar ileri giden kişinin bir an önce tedaviye yönelmesi hayırlı olacaktır.

İMAM- AZAM’A SAYGISIZLIK

Mustafa İslamoğlu,"Bir kâfir için Müslüman öldürülmez" Hadis-i şerifinin İmam-ı Azam tarafından kabul edilmediğini ileri sürmeye çalışmıştır. Bu izahı da yanlıştır. Zira İmam-ı Azam (rha) Zimmi kâfiri, kasden ve teammüden öldüren Müslüman’a, kısas cezasının uygulanacağını", fakih raviden gelen başka bir hadis-i şerif ile izah etmiştir. Zikredilen hadis-i şerifin "Zimmet akdi olmayan harbiyi öldürdüğü için, bir Müslüman’ın kısas edilemeyeceğini" belirtmiştir. İmam-ı Azam'ın "Bir kâfir için Müslüman öldürülmez" hadisini reddettiği, hiçbir kaynakta mevcut değildir. Meselenin aslı, kaynaklarımızda şöyle geçmektedir: "Kısas için; "Maktulün hayatı mutlak olarak dokunulmaz (Yani kanı masum) olmalıdır.

Zira Resul-i Ekrem (SAV) :

"Zimmet" ehlinden bir gayri müslimi öldüren kimseye "Kısas" cezasını tatbik etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Elbette ben, benim zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en layıkıyım" (Sahih-i Buhari)

Ayrıca Hz. Ali'nin (Zimmet ehlinin cizye vermeleri, malları bizim mallarımız gibi kanları bizim kanlarımız gibi olması içindir" buyurduğu bilinmektedir. Resul-i Ekrem (SAV)'in: "Kâfire karşı mü'min öldürülmez" Hadis-i Şerifi Zimmet akdi imzalamayan harbilerle ilgilidir. Dolayısıyle bir müslüman; müstemen (Emanlı) bir harbiyi öldürürse kısas edilmez.

M.İslamoğlu, Hadis-i Şerif’e dil uzatmış, yanlış mana vermiştir. Ayrıca İmam-ı Azam’a da saygısızlık ederek iftirada bulunmuştur.

 

CEVAP: Ebu Bekir Sifil &Mustafa İslamoğlu

   1 Eylül 2009

15. 2/el-Bakara, 65: "Nitekim içinizden Yasak Günü'nde haddi aşan kimseleri siz de biliyorsunuz. Onlara, "Maymunlardan beter olun" demiştik." (Esed: "Nitekim içinizde Sebt Günü'nün kutsallığını ihlal edenleri biliyorsunuz; bu davranışlarından ötürü onlara: "Aşağılık maymunlar gibi olun" dedik.")

Bu da mealin gerekçesi: "Lafzen: "Alçak maymunlar olun". Alçaklık vasfının maymuna değil bu sözü hak edenlere olması daha münasiptir. [29] Burada yapılan lanet makamında bir tazirdir ve bunun dilimizdeki en güzel karşılığı da budur. Müfessir Âlûsî'nin "olunuz" ifadesini bir "emir" olarak değil de "dışlama, terk ve rahmetten mahrum etme" olarak nitelemesi anılmaya değer."

Aynı konuya değinen 7/el-A'râf, 166 ayetini "Ve sonunda, kendilerine yasaklanan şeyleri işlemekteki inatçı tutumları yüzünden onlara dedik ki: "Maymundan beter olun!" şeklinde meallendirdikten sonra da "gerekçe"sinde şöyle diyor: "Lafzen: Alçak maymunlar olun!" Doğaldır ki, kaynak dildeki söyleyiş vurgusu çeviriye yansıttığımız vurgudur. Düşmanının putlarına tapacak kadar ona aşık bir toplum ancak böyle tanımlanabilirdi. Mücâhid, İsrailoğulları'nın düşmanını taklit hastalığını kastederek "ahlâken maymunlaştılar" der.

2/el-Bakara suresinin, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkıştan sonraki macerasını anlatan ayetleri, biraz yukarıda da geçtiği gibi hep onlardan bir kısmının isyanı, cezalandırılması ve kalanların affedilmesi hadisesinin değişik şekillerde sürekli tekrarlandığını ifade ediyor. 7/el-A'râf 103. ayetten itibaren de aynı durum söz konusu. Ancak her iki surede de bağlam teması, "nankörlük-ceza" gerilimi üzerine kuruluyken İslamoğlu, her isyanında İsrailoğulları'na Allah Teala'nın verdiği cezayı –ne hikmetse– her seferinde muhtelif operasyonlarla ve ısrarla "ceza" olmaktan çıkarıyor!

Onun bu ısrarlı tavrının altında nelerin yattığını araştırmakla iştigal edecek değilim. Burada dikkat çekilmesini zaruri gördüğüm husus, bu "operasyon"un düpedüz "tahrif" olduğu ve İslamoğlu tarafından daha önce de muhtelif bağlamlarda yapıldığıdır.

Söz gelimi İslamoğlu, 2/el-Bakara, 61'e düştüğü 7 numaralı notta şöyle diyor: "Hz. Peygamber, "lanetli kavim" algısıyla sorulan bir soruyu "Allah kesinlikle herhangi bir kavmi lanetlemedi" diye cevaplar (İbn Hanbel)."

Aynı mesele Yahudileşme Temayülü'nde de geçiyor: "Rasulullah'a maymun ve domuzlar hakkında "Onlar Yahudi soyundan mı?" diye sorduk. Rasulullah (sav) de dedi ki: "Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi." (Seelnâ Resulallâhi (s.a.v) ani'l-kıredeti ve'l-hanâzîr e hiye min nesli'l-yehûd? Fe kâle Resulullah (s.a.v): İnnellâhe lem yel'an kavmen kattu.) Dipnotta bu metnin Arapçasını da orijinal ibaresiyle zikreden İslamoğlu, referans olarak yine Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ini veriyor.[30]

Müsned'in ilgili yerlerini açıp bakanın dudağının uçuklamaması mümkün değil. Zira oralarda hadis, burada bittiği yerde bitmiyor ve şöyle devam ediyor: "fe mesehahum fe kâne lehum neslun hîne yühlikuhum; velâkin hâzâ halkun kâne; felemmâ ğadiballâhu ale'l-yehûd mesehahum ve ce'alehum mislehum." Bu durumda anlam (İslamoğlu'nun cümlesini devam ettirerek verirsek) şöyle olur: Allah kesinlikle herhangi bir kavme lanet etmedi ve şekillerini değiştirmedi ki, kendilerini helak ettiği zaman nesilleri devam etsin. Fakat bunlar (maymun ve domuzlar) daha önceden mevcut bulunan mahluklar idiler. Allah Yahudilere gazap edince suretlerini değiştirdi ve onlara (maymun ve domuzlara) benzetti."[31]

Efendimiz (s.a.v), İsrailoğulları'ndan bir kısmının, –üzerinde durduğumuz ayetlerin de ifadeye koyduğu gibi– maymuna ve domuza çevrildiğini açık bir şekilde haber verdiği ve İslamoğlu da bu hadise, Arapça orijinalini dipnota koyacak kadar yakından muttali olduğu halde hadisi, anlamı tam tersi istikamete çevirecek şekilde tercüme etmesi ancak iki şekilde açıklanabilir:

A. İslamoğlu bu hadisin tamamını tercüme edecek kadar Arapça bilmemektedir. Bu sebeple hadisin devamının, anlamı herhangi bir şekilde etkilemeyeceğini "tahmin ederek" böyle bir operasyon yapmıştır.

B. İslamoğlu aslında neyin ne olduğunun çok iyi farkındadır. Ancak kafasındaki kurguyu Efendimiz (s.a.v)'e "tescil ettirmek" düşüncesiyle, O'na, "söylemediği bir sözü söyletme" cüretini göstermiştir! Bu şıklardan hangisi doğru olursa olsun, İslamoğlu için gerçekten büyük bir sıkıntı söz konusudur.

Arap ülkelerinde ki pek çok eğitim kurumunun menhecinin ezber ve kalıpçı bir usule dayandığı sizce de malumdur. Bu menhecin kısırlığını üniversitedeki mastır eğitiminde çok alenen hissediyor ve yaşıyorum. Derslerimiz kredili. Ayrıca çok gerekli dersler ama maalesef şundan ibaret; mesela ilk dönem “ez-zevac ve't-talak” isimli bir ders aldım. Ders sadece mezhep imamları ve önde gelen öğrencilerinin görüşlerinden ibaret. Bu görüşleri ezberliyoruz ve bir kaç hafta sonra zihnimi yokladığımda kendimi unutmuş veya bu görüşleri karıştırıyor buluyorum.

Sadece bu ders değil, diğer dersler de aynı seyirde. Bu gidişat beni çok endişelendiriyor. Derslerde verilen görüşleri asla hafife alıyor değilim ama yetmiyor fıkıh ilminde. Ayrıca sadece derslere de itimat ediyor değilim, şüphesiz mastır tüm eksikleri kapatmayacak ama usulde ciddi eksikler var. En basta çok kalıpçı bir usul olması gibi...

Bu yöntemin fıkıh ilmini daralttığını ve öğrenciyi nakilciliğe sevk ettiğini düşünüyorum. Kıyas, mukarenetu'l-fıkh, usulu'l-fıkh, sarf, nahiv gibi temel ilimler gerektiği gibi islenmiyor ya da islenmedi benim 5 senelik üniversite geçmişimde. Bu konuda hiçbir hocamı asla
suçlamıyorum. Belki onlar da aldıkları gibi veriyorlar bu ilmi. Sadece daha faydalı bir alternatif ve kendim için takviye üretmeye çalışıyorum. Ben Ürdün'de bulunduğum her vakti hem Arapça hem de fıkıh alanında çok fayda edinerek geçirmek istiyorum... İstemekten de öte bu bir zorunluluk ve borç boynuma. İki fasıl daha ders aldıktan sonra tez dönemi nasipse başlayacak. Yani mastır eğitiminin nihayeti için en az 2 seneye ihtiyaç var. Bu surede gerekli ilimleri almak istiyorum hocam...
Bu ilimde pek çok badireler ve zor merhaleler atlatmış değerli bir hoca olarak, benim şahsi olarak yapabileceğim şeyler ve okumam gereken bölümümle alakalı kaynak ve diğer alanlarda okumam gerektiğini düşündüğünüz şamil bir kitap listesi ve nasihatlerinizi beklemekteyim hocam. Allah selamet versin sizlere ve muvaffak eylesin.”

( Cevap; üç arabaşlıktır, birleştirilerek eklenmiştir..)

İslami İlimlerin ve hassaten bu ilimlerin usullerinin yenilenmesi bahsi,

ağacın kesilip sözün tükeneceği bir bahis değildir. Bu konuda konuşmak zordur. Bu zorluk üç husustan kaynaklanmaktadır:

1. Bizatihi meselenin kendisinden: Zira İslami ilimler hakkında konuşmak, 12-13 asırlık geçmişi olan kadim bir gelenek ve dev bir müktesebat hakkında konuşmaktır. Hele bu ilim İslam medeniyetine “Fıkıh Medeniyeti” olarak damgasını vuran “fıkıh ilmi” ise, iş daha da zorlaşır. Çünkü bu alanda üretilmiş edebiyatın sadece sayım dökümü bile altından kalkılması güç bir iştir.

2. Meseleyi ele alması beklenen âlimlerimizden: Bu konuda sadece bilgi ve birikim sahibi olmak yetmez, bunun yanında sentez ve analiz yapabilen dengeli, kuşatıcı, müttaki, mütecessis ve müteharrik bir akıl ve akliyyete de şiddetle ihtiyaç vardır. Bu da yetmez, üçüncü olarak mevcut bilgi, birikim ve akliyyeti “kınayıcının kınamasından korkmadan” sergileyecek bir alim cesaret ve celadetine sahip olmalıdır.

3. Âlimlerine sahip çıkmayan Müslüman kamuoyundan: Belki meselenin en mühim ayağı budur. Çünkü dinden uzaklaşan kesimler “hepsinin canı cehenneme” der, dindar kesimler de bağnazlık yapıp “babalarımızdan duymadığımız şeyleri söyleyen herkesin canı cehenneme” derse, kimse değil yüreğini, elini, hatta parmağını dahi taşın altına koymaz. Bu işe ehil olanlar bile, “Hoşafın yağı kesildi!” diye ortalığı velveleye verip kazan kaldırmak için bahane kollayanların şerrinden yaka silkip, “Hoşafınızın yağı bol olsun çelebiler” diye beddua ederek kûşe-i uzlete çekilirler. “Selamet der kenarest” evradını virdi zeban eyleyerek hüzzam makamında susar.

Ve sonuç: Cahil dindarân takımı sizi iskelenin çürük tahtaları hakkında dahi “Söyletmen, urun!” mantığıyla konuşturmaz, bir de bakarsınız ki, ortada iskelenin değil tahtası, babası da kendisi de kalmamış. Vay benim köse sakalım!

Meğer iskelenin çürük tahtalarını değiştirmeye kalkanların başına dünyayı zindan eden tulumbacı takımı, iskelenin babaları sökülüp iskele tümden yok edilirken sırra kadem basmışlar imiş. Bir rivayete göre, İslami ilimlerin iskelesi nadanlar tarafından kökünden hoyratça sökülürken bizim tulumbacı takımı yangın zannettikleri ışıkları söndürmekle meşgul imişler. Bir başka rivayete göre, “İslami ilimler iskelesinin eskiyen, kırılan, çürüyen tahtalarını değiştirelim” diyen âlimlerine sopa çekmek için dillerini ve elerini öyle çalıştırmışlar ki, iskeleyi kökünden sökenleri gördükleri halde ağızlarını açacak mecalleri kalmamış.

Şimdi durum budur ey ilim talibi! “Tefakkuh olmasa da olur, bize ilmihal yeter” diyenler aldandılar. Şimdi elimizde ne fıkıh ilmi kaldı, ne ilmihal kaldı, ne de fıkhını merak eden ahali. “Namazlı niyazlı şeriat düşmanları” ucubesini nasıl peydahladık sanıyorsun?Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (2)
Başlığa çıkardığımız tefakkuh kelimesi Kur’anî bir kavramdır. Tevbe suresinin 122. ayeti, civardaki müminlerin Medine’ye cumhur cemaat gelmemelerini, “dinde derin anlayış ve bilgi sahibi olmak için” her kesimden bir gurubun gelmesini ister. “Dinde derin anlayış kazanmak” anlamındaki tefakkuh’un, bir farz-ı kifaye olduğu anlaşılmış olur.

Büyük bir müfessirimiz, bu ayetteki tefakkuh’u “dinde fıkıh tahsil etseler” diye çevirebilmiştir. Bu elbette yanlıştır. Çünkü “fıkıh” terimi bugünkü formel ve “vad’i” anlamını, Kur’an’ın nüzulünden yüzyıllar sonra (3. hicri yüzyılda) kazanmıştır.

2. yüzyılda başta akaid ve tasavvuf olmak üzere, tüm dini ilimler “fıkıh” olarak adlandırılıyordu. İmam Azam Ebu Hanife’ye (öl. 155 h.) nisbet edilen akaid kitabının adının “el-Fıkhu’l-Ekber” olması tesadüf değil. O dönemde tasavvuf ve ahlaka da “fıkh-ı vicdani” adı veriliyordu.

Kur’an tefakkuhu (idraku’ş-şey’ ve’l-‘ilmu bihi: Bir şeyi derinliğine kavramak ve onun hakkında tam bir bilgiye sahip olmak) emretmişti. Bu her âlim için bir sorumluluktu. Öncekiler –Allah onlardan razı olsun- bu sorumluluğu yerine getirdiler. Aynı sorumluluk sonrakiler için de geçerliydi. Fakat onlar, öncekilerin sorumluluklarını yerine getirmek için ürettiklerini aynen taşımakla yetindiler. Bunun kendilerini tefakkuh sorumluluğundan kurtaracağını sandılar. Oysaki Kur’an’ın tefakkuh, tezekkür, tedebbür, taakkul ve tefekkür emirleri öncekiler için de sonrakiler için de aynı derecede geçerliydi.

Efendimiz, kendi çıkardığı hükümleri bile formalizme kurban etmedi. “Çocuk kimin yatağına doğmuşsa ona aittir, zina edenin iddiasına itibar olunmaz” genel hükmünü o vermişti. Fakat bu hükme rağmen Sevde annemizden kardeşine namahrem gibi davranmasını istedi. Zira kardeşi sayılan erkek, babası Zem’a’dan daha çok çocuğun babası olduğunu iddia eden Utbe’ye benziyordu. (Buhari, Hudut, 23, Ahkam 29; Ebu davud, Talak 34).

Efendimiz’in tefakkuhuna işte harika bir örnek: Cabir’in nakline göre bir sefer sırasında bir zat kafasından yaralanır. İhtilam olur ve yanındakilere kendi durumundaki birinin teyemmüm etmesine ruhsat olup olmadığını sorar. Onlar “Sen suya ulaşabiliyorsun” diyerek cevaz vermezler. Bunun üzerine gusleder ve ardından vefat eder. Bu olay dönüşte Rasulullah’a aktarılır. Allah Rasulü’nün tepkisi çok şiddetli olur. Aynen şöyle:

Yıkılıp ölesiceler! Onu göz göre göre katlettiler. Hadi bilmiyorlardı diyelim, o zaman sorsaydılar ya!” (Ebu davud, Tahare, 1:197, 1/93 ve İbn Mace)

Sahabeden Hz. Ali, Hz. Aişe, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Selman gibi seçkin sahabiler tefakkuh sahibi idiler. Hz. Ömer’i tanıyanlar “Dinde ondan daha fakihini görmedik” derlerdi (İbn Hacer, el-Isabe, 5/523). Kur’an izin verdiği halde ‘tefakkuh’ sonucu müellefe-i kulub’a zekat payını kaldırdı, Irak ve Suriye’nin savaşla ele geçen ekilebilir arazilerini (savafi) askere dağıtmak yerine sahiplerine yarıya verdi, Ehl-i Kitab kadınlarıyla evlenmeyi yasakladı. Bütün bunları o Kur’an’ın emirlerinin maksadını okuyarak yaptı.

Ebu Seleme Hz. Aişe’yi tanıtırken “efkah fi’r-re’y: kişisel görüş açısından en derin anlayış sahibiydi” der (İbn Sa’d,. Tabakat, 2/368). Aynı kaynakta Ubeydullah b. Utbe, ibn Abbas farkını anlatırken “Görüşlerinde ondan daha derin anlayışlısını (efkah) görmedim” der.

İmamlar da “tefakkuh” çizgisini izlediler. Bunların başında gelen Ebu Hanife’nin “Onlar adamsa biz de adamız” sözü o zaman da çok gürültü koparmıştı. Rivayet alma hususunda sahabe arasından seçim yaparken “şu fakihti, şu değildi” diye ayrıma gitmesi az şey midir? İmam Malik hadisle iştigal eden iki yeğenini şöyle uyarıyordu: “Rivayeti azaltıp rivayet ettiklerinizin hikmeti üzerinde düşünün (fıkhedin)” demişti (el-Bağdadi, Nasiha, s. 37) Zamanın halifesi Ebu Cafer, Malik’in Muvatta’ını “resmi ilmihal” yapmayı teklif edince, Malik buna şiddetle karşı çıkmıştı. Aynı imam “fıkhi hükümlerin” yazılmasını hoş karşılamaz, “Peki, ne yapalım?” diyene, “aklınızda tutar iyice anlarsınız, bunun sonucunda kalpleriniz aydınlanır. Ondan sonra yazıya ihtiyaç kalmaz.” (Şatıbi, el-Muvafakat, 4/51) Onun sıkıntı duyduğu şey taklitçilikti.

Fakat bu hassasiyet 5. yüzyıldan sonra yavaş yavaş kayboldu. Tefakkuh, yerini fıkıh tahsiline bıraktı. Hatta Buhari Şarihi Ayni diyordu ki: “Peygamber hakikatleri açıklamak için değil, ahkamı bildirmek için gönderildi.”

Bunun istisnaları da yok değildi. Mesela İbn Hazm, Taberi, İzz b. Abdisselam, Şihabuddin karafi, ve hassaten Ebu İshak Şatıbi tefakkuh ve tahkik ehlinin çizgisini sürdürdüler. Şah Veliyullah Dihlevi ve Şevkani’yi de bu zincire eklemek gerek.

Fakat kalın çizgi son bin yılda mukallit çizgi oldu. Muhakkik çizgiyi bastırdı, hatta yok etti. Meydan mukallit çizgiye kalmış, hiçbir rakip kalmamıştı. Alimin “içtihat yapması” yükseliş çağlarımızda iftihar ve rahmet iken, çöküş çağlarımızda içtihat yapmak irtikap ve melanet haline gelmişti. Hatta bu suçlamayla alimlerin canına kıyıldı. Sayda kadısı Zeynuddin b. Ali bunun tipik bir örneğidir. Yakın tarihimizde bu “cürme” teşebbüs ettiği varsayılanlar sallandırılmadılar. Fakat insaf ve vicdandan mahrum softa takımı tarafından manevi lince tabi tutuldular. Şimdi herkes kendisinin müctehidi. Dün buz dağıydı, eridi. Şimdi de çamurdan geç geçebilirsen.

Sen ey ilim talibesi! Taklide dayalı talim ve tedristen dert yanıyorsun. Yerden göğe haklısın. Hastalığını bilmeyen netsin şifayı? Belki ümmetin makus talihini, senin gibi hastalığı yıllarını harcama pahasına fark eden genç ilim yolcuları yenecektir.

Sıra, tefakkuha dayalı alternatif bir fıkıh ve fıkıh usulü okuma listesine geldi.

Tefakkuha dayalı bir fıkıh imkânına dair (3)

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Fıkıhsızlık, hukuksuzluktur. Bu milleti hukuksuz bırakanlar utansın. Fakat utanması gerekenler sadece İslam’a top yekûn karşı olanlar değil. Bir de İslam’ın ahmak dostları var. İskelenin çürük tahtalarını değiştirmeye teşebbüs edenlere “vurun kahpeye” naralarıyla saldırıp da, iş iskeleyi tümden sökenlere gelince “yaylalar, yaylalar”ı mırıldananlar onlar. Allah akıl fikir ihsan eylesin.

İmdi ey ilim talibesi! Mesajında matlubun olan “nasihati”, ilk iki yazının satırlarında ve satır aralarında beyan etmeye gayret ettim. Şimdi sıra geldi, tefakkuha ve tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için alternatif bir okuma listesine.

Bu alanda er-Risale, el-Mustasfa, el-Menar, et-Tavzih gibi klasikler zaten biliniyor. Onlara değinmeden, ihmal edilen tefakkuh ve tahkik ürünü eserlere girmek istiyorum.

Bu fakire göre, nakil ve taklide değil de tefakkuh ve tahkike dayalı bir fıkıh ve fıkıh usulü için okunması gerekli isimler, eserleri ve hususiyetleri kısaca şöyle:

İbn Hazm mutlaka okunmalıdır. Öncelikle onun el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam’ı fıkıh usulüne getirilen alternatif bir soluktur. Günümüzden 1000 küsur yıl önce bir âlimimiz çıkıp, “önce kavramlar ve onların tanımı” demiş, bu konuda bir sistem geliştirmiş. Bu göz kamaştırıcı bir katkıdır.

Fıkıh Usulünde asıl bombayı yine Endülüs semasının parlak yıldızlarından Ebu İshak eş-Şatıbi (öl. 1388) patlatmıştır: Bir cildini kitabı alanında rakipsiz kılan Makasıdu’ş-Şeria bahsine ayırdığı muhalled usul kitabı el-Muvafakat fi Usuli’l-Ahkam.

Kelimenin tam anlamıyla “fıkıh usulünün müceddidi” olan Şatıbi’nin bu dev eseri, yazıldıktan sonraki dört yüz yıl tam bir nisyana mahkûm edilmiştir. Eseri, yüzyıllar sonra keşfedenlerden biri olan Kazanlı alim Musa Carullah’ın şu sözü bu eseri tanıtmaya yeter: “En dürüst manasıyla usul-i fıkıh olabilecek bir kitap İslami edebiyat arasında var ise, o yalnızca el-Muvafakat’tır.

Eğer zaman kalırsa, el-Muvafakat’ı müzakere ettikten sonra, alternatif usul-i fıkıh okumaları daha da pekişsin için ikinci dereceden tavsiyem İbn Kayyım’ın İ’lamu’l-Muvakkı’în’idir.

Ama mutlaka okunmalı dediğim üç eser daha var.

Birincisi, kelimenin tam anlamıyla celadet ve şecaat sahibi bir alim olan İzz b. Abdüsselam’ın (öl. 1261) el-İmam fi Beyani Edilleti’l-Ahkam adlı eseri. İnsan bu eseri okumadan İslam fıkhında ve fıkıh usulünde alternatif açılımların her zaman ve mekanda mümkün olduğu gerçeğini anlayamaz. Aynı zamanda ilim tarihimizin köşede kıyıda kalmış ne cins kafalar yetiştirdiğini de... Bu esere Şihabuddin Karafi’nin el-İhkam ve el-Furuk adlı iki eserini de ilave etmeliyim.

Bunlar daha çok İslam fıkıh usulüne dair teorik yönü ağır basan eserler. Bunun pratiğe en güzel yansımalarını ilerleyen yüzyıllarda görüyoruz. Gün batımının alacakaranlığında ufukta parıp parıl parıldayan bir yıldız gibi duran isimler bunlar.

Bunların başında Şah Veliyullah Dihlevi geliyor. Onun muhalled eseri Huccetullahi’l-Baliğa, “hikmetsiz hüküm olmaz” düsturundan yola çıkarak ibadetlerin hikmetlerini bir bir faltaşı gibi açılan gözlerimizin önüne sererek aklımızın secde ettiriyor. Üstadın varlığı, Kur’an’ın tefakkuh adını verdiği “derin düşünme ve kavrama yeteneğinin” insanı ilimde nasıl bir “rüsuh” sahibi kıldığını isbat ediyor.

Bu meydanda, Dihlevi’ye yakın zamanların bir başka yıldızı daha semamızda parlıyor: Şevkani ve onun usul-i fıkha dair eseri İrşadu’l-Fuhul. Okunmalı derim.

Bu çizgiyi günümüzde sürdüren tefakkuh ve tahkik ehli cins âlimlerimiz az ama yok değil. Onları arayıp bulma işini de siz üstlenin. Zira hâlâ şu dar-ı dünyadaki sınavını tamamlamamış olan alimlerimiz hakkında hüküm vermek, göçüp gitmişlerden çok daha zor.

Ama bendeniz, usul-i fıkıhta istenirse çok farklı ve çok orijinal açılımların mümkün olabileceğine dair çağdaş bir örneği vermekte mahzur görmem: Ehl-i tahkik arasında büyük gürültü kopartan el-Kitab ve’l-Kur’an müellifi Dr. Ahmed Şahrur’un Nahve Usulin Cedidetin li’l-Fıkhi’l-İslami/ Fıkhu’l-Mer’e adlı eseri (el-Ahali li’t-Tıba’a ve’n-Neşr, Dımeşk-2000; ahali@cyberia.net.lb).

Açık söyleyeyim: Bu müellifin bu eserde vardığı sonuçların haylice bir kısmına katılmıyorum. Bazılarını çok eksantrik ve uçuk buluyorum. Bu yaklaşımım el-Kitab için de geçerli. Peki, neden tavsiye ediyorum? Benim usulüm budur: Eğer biri pirinci taştan, karpuzu kabuktan, elmayı kurdundan seçip ayıracak bir mümeyyiz akla sahip değilse, ona Şafii’nin er-Risale’sini bile tavsiye etmem.

Böyle birinin ilimle iştigali yanlıştır, kendine bir iş bulmalıdır. Fakat mümeyyiz bir akla sahipse, zaten Allah’ın kitabı dışında hiçbir kitabın kusursuz olmadığını bilir ve seçip ayırır. Bir de, günümüzün uyuşan kafalarına “şok tedavi” iyi gelir diye düşünüyorum. Yoksa atı alan Üsküdar’ı geçti, biz hâlâ “Üsküdar’a gider iken” katib efendinin bulduğu mendilin işlemesini tartışıyoruz.

İslam fıkıh usulünün ve fıkhının medar-ı iftiharı olmaya aday tüm ilim taliblerinin yolu açık, bahtı açık, zihni açık, alnı açık, yüzü ak olsun.



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.