Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
10 Aralık 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 9
 Bugünkü Ziyaret 461
 Toplam Ziyaret 1100781

  Geri Dön

EHL-İ KİTAPLA İLGİLİ FARKLI YORUM
HIRİSTİYAN SAVAŞÇILAR
Biz terörden yana değiliz ama, Kur'an-ı Kerimde sık sık Ehl-i Kitaptan söz etmektedir. Kur'an-ı Kerimde Ehl-i Kitap arasında Müslümanlardan daha dindar insanlar olduğunu ve Müslümanlardan daha çok cihat eden ve cennetle müjdeleyecek ameller işlediklerini dillendiren âyet-i kerimeler vardır. İşte biz bu âyet-i kerimeleri esas alarak içimizdeki Ehl-i Sünnetçilerden farklı yorumlarım olacaktır. ama Prof dr Süleyman Ateş'in Hıristiyanları cennete sokmakla suçlanmasından farklı gerekçeler göstermekteyim.

‘HIRİSTİYAN SAVAŞÇILAR’ SUÇLU BULUNDU!

31 Mart 2010
ABD’de bir Hıristiyan milis grubunun üyesi olduğu ve bir polisin cenazesine saldırıp ABD hükümetine karşı ‘savaş açmak’ istedikleri ortaya çıkan 9 kişi hakkında ön mahkeme suçlu kararı verdi.
Ön mahkeme, Michigan’da bir polisi öldürdüğü belirlenen, daha fazla polis öldürmek için cenazeye saldırı planladıklarını ve hükümete karşı ayaklanma başlatmayı hedeflediklerini itiraf eden zanlılar hazırlanan iddianameyi kabul etti.
Mahkemenin kararında grubun “bu saldırıların ABD hükümetine karşı düzenlenecek daha geniş kapsamlı bir ayaklanma için katalizör görevi göreceğine inandığı” ifade edildi.
8 erkek ve bir kadından oluşan Hutaree isimli grubun kendilerini "Şeytan’a karşı savaşa hazırlanan özel bir ordu" olarak tanımlıyor. Grubun internet sitesinde ise Hutaree kelimesinin “Hristiyan savaşçı” anlamına geldiği, "İsa Peygamber’in sözlerini hayatta tutmak için verilecek son savaşa hazırlık yapıldığı" belirtiliyor.
Sitede, "İsa bize kendimizi kılıçlarla savunmak için hazır olmamızı istedi" ifadesi yer alırken, terör eylemleri planlayan grubun, bu eylemler sonrası yükselen tansiyonu kullanarak protesto gösterileri için mekanlar belirlediği, kendilerine yönelik polis operasyonlarına karşı bomba tuzakları hazırladıkları bildirildi.
CEPHANELİK GİBİ EVLER
Dokuz kişilik grup ABD polisinin hafta sonu Michigan, Ohio ve Indiana’da yaptıkları operasyonlarda gözaltına alınmıştı. Milisler "kitle imha silah kullanımına teşebbüs, patlayıcı madde kullanımı ve eğitimi, ayaklanmaya yönelik komplo ve silahlı çatışma ile yargılanıyor.
Hükümet karşıtı aşırı grupların 45 yaşındaki Brian David Stone tarafından yönetildiği ileri sürüldü.
Stone’un nisanda yapılmasını planladıkları kitlesel saldırılar için malzeme toplamaya başladığı, üyelerine silahların nasıl kullanılacağını öğrettiği kaydedildi. "Hıristiyan Savaşçılar" kitlesel imha silahları elde etmeye çalışmaktan suçlu bulunursa ömür boyu hapis cezasına çarptırılabilecek.
 
Eski Milli Gençlik teşkilatının Kurucusu ve güzel bir teorisyen olan Sayın Nvzat Laleli'nin yazısını da aşağıya alıntılıyoruz.
 

Hıristiyan Savaşçılar -2-Nevzat Laleli nlaleli@mynet.com

05.02.2010
İNANÇLARININ ESASLARI
“Irkçı Emperyalistler yıllarca uğraştıktan sonra İncil’i ve Tevrat tahrif etmişler (değiştirmişler) ama inançlarını esaslarını Kabala’dan almışlardır. Kabala 5765 sene önce Mısır’da yazılmış bir sihir kitabıdır. İnançlarının temeli 4 madde ile açıklanabilir.
Birinci madde, Biz üstün ırkız. İkincisi; bu gerçek nazariyatta (teori) kalmayacak, fiilen tahakkuk edilecek. Üçüncüsü; Bunun tahakkuk edebilmesi için üç görevin yerine getirilmesi lazımdır. Bunlar; “Bunu için önce Dünya’nın farklı yerlerinde sürgüne gitmiş olan Beni İsrail mensupları Filistin’de toplamalı, Fırat ve Dicle arasında bulunan alanda Büyük İsrail’i kurmalıdır.” demektedirler. Büyük İsrail’in emniyetini sağlamak için Fas’tan Endenozya’ya kadar 28 ülkenin yönetimleri elimizde olmalıdır. Ve Türkiye’de, Selçuklu ve Osmanlı gibi Haçlıları püskürtmüş olan bir devlet gibi devlet olmamalıdır. Dördüncüsü de Mescid-i Aksanın yerine Süleyman mabedinin yeniden inşa edilmesidir.
Yukarıda sayılan üç hususun gerçekleşmesinden sonra “yeryüzüne bizim Mesih’imizin gelebilmesi için şartlar hazırlanmış olacaktır” şeklinde inanmaktadırlar. Gelmesi beklenen Mesih, Ben-i İsrail’in Mesih’idir ve bu kesinlikle Hz. İsa değildir. Daha sonra Mesih’in Davut (aleyhisselam)ın tahtına oturacağını ve bir Yahudi kralı olarak ebedi Dünya hâkimiyetini perçinleyeceğini inanıyorlar.
Bu, bir dini inanç olduğundan bunun azaltılması ve düzeltilmesi, antlaşması veya görüşmesi olamaz. Bunlar inançlarının tahakkuku için 5567 yıldır çalışmakta olup, bunu bütün kitaplarında belirtmiş, uygulamaları da bu doğrultuda olduğudur.
İsrail Cumhurbaşkanı; “Bizim iki türlü haritamız vardır. Biri duvardaki, diğeri kalbimizdeki…” sözleriyle bu gerçeği vurgulamaktadır.
HİRİSTİYANLIK NASIL KUŞATILMIŞ
Uzun yıllardan beri para gücünü eline geçiren Irkçı emperyalizm, Amerikan dolarını da basıp ABD merkez bankasına vermektedir. Yani Amerikalının bugün kullandığı doların sahibi Beni İsrail’dir. Amerikan merkez bankası bu paralar için kira ödemektedir. Bunun için doların üzerinde Beni İsrail’in mührü vardır. 1 $’ı alır incelerseniz doların üzerinde 13 katlı bir piramit görürsünüz. Bu, dünya düzeninin 13 katlı bir organizasyonunla yapıldığını ifade etmektedir. Bu organizasyon vasıtasıyla “bütün insanlığı Beni İsrail’e hizmet ettirecek düzeni kurduk” demektedirler. Bu ise hepimizin bildiği gibi “faizci, kapitalist düzendir”
Bunlar, para elimizde, insan gücü elimizdedir. Belki dünya üzerinde az bir nüfusumuz vardır ama elimizdeki bu gücümüzle bütün insanlığı kendimize köle olarak çalıştırabiliriz, demektedirler.
Bunu gerçekleştirmek için Hıristiyanları kolayca kandırmışlardır. Bir Haham (Yahudi din adamı) balkonda Hıristiyanlara nutuk atarken diyor ki; “Siz, İsa (a.s)’ın gelmesini beklemiyor musunuz? Biz de onu bekliyoruz” diyor ve takiyye yapıyor. Onun beklediği Mesih başkasıdır. Sonra içeriye girince 5 yaşındaki kendi çocuğuna; “Balkonda böyle konuştuğuma bakma. Bizim Mesih’imiz başkadır. Biz onların Mesih’i olan İsa’yı çarmıha gerdik, öldürdük. Onun geleceği gideceği yoktur. Hıristiyanları bizim planlarımıza hizmet ettirebilmek için böyle söylüyorum.”diyor.
Aynı Haham Hıristiyanlara; “Sizin İncilinizde Mesih’in gelmesinin şartları belirtilmemiş. Hâlbuki bu husus Tevrat’ta belirtilmiştir. Öyleyse gelin Tevrat’tan istifade edelim. Bu şartları birlikte hayata geçirelim. Mesih gelsin.” demektedir. İşte Amerika’nın bütün liderlerinin de mensubu olduğu Evangelist tarikatı böylece kurulmuştur.
Yine bunun gibi Protestanlık mezhebi de Hıristiyanlık dini değiştirilerek Beni İsrail tarafından faizi helal kılmak için kurulmuştur.
Tarih boyunca Hıristiyanlarca yapılan 19 Haçlı seferinin arkasında, Beni İsrail vardır ve bu seferlerin esas maksadı, Büyük İsrail’in kurmak içindir.”
Başkan Kenedi’nin bir resmi ziyaret esnasında vurularak öldürülmesi onun Evangelist Hıristiyan olmamasındandı. Nitekim katiller bunamadı. Ondan sonra gelen başkanların verdiği ilk beyanatlarında “Benim için ilk görev, İsrail’in güvenliğidir” demiş olmaları aslında tüm insanlığa ve özellikle Müslüman ülkelere çok şey ifade etmektedir.
11 EYLÜL VE 20 HAÇLI SEFERİ
ABD’deki ikiz binaların uçaklarla vurulmasının ardından ABD başkanı George W. Bush, ağzından bir söz kaçırdı ve “Yeni bir Haçlı seferi başlattıklarını…” ilan etti. Sonra bu sözünü tevil etmek için birçok teşebbüslerde bulunduysa da Afganistan ve Irak’ın işgali ile Suriye ve İran’a saldırma temayülleri bu sözlerinin doğruluğunu ispat etmeye yetmektedir.
Bunlara göre, 1897’de Malta’da toplanan Siyonist kongrede alınan kararların uygulanmasının zamanı gelmiştir. Bu kararda; “ 50 sene sonra (1947’de) İsrail devleti kurulacak (İsrail 1948’de kuruldu), 100 sene sonra da (1997’de) Büyük İsrail kurulmuş olacaktır” denmişti. İşte ikinci hedefin gerçekleşmesi için başta Evangelist Hıristiyanlar olmak üzere bütün dünyada şartlar, İsrail’i plana uygun olarak hazırlanmaktadır.
UNUTULAN BİR NOKTA
Beni İsrail’in planlarında unuttukları önemli bir nokta vardır. O noktayı açıklamayı, yedi düvel (ülke) olarak Çanakkale’ye gelen ve orada yenilerek ricat etmeye (geri çekilmeye) mecbur kalan Haçlı ordusunun kumandanından dinleyelim. “Biz Çanakkale’de, karşımızda ki bir orduyla değil, Tanrı ile çarpıştık ve yenildik” demektedir.
Bu millet yıllardır yapılan baskılarla, zulümlerle dininden uzaklaştırılmaya çalışılmış olmasına rağmen hâlâ diniyle, inancıyla dimdik ayaktadır. Ordumuzda askerimizin adı Mehmetçiktir ve bu isim Peygamberimizin adına izafeten kendisine verilmiştir. Askerimiz savaşlarda hâlâ “Allah, Allah…” nidalarıyla düşmana hücum etmektedir. Harplerde ölenlerimize yine Şehit, kalanlarımız da yine Gazi denmektedir. Bu sıfatlar İnancımız İslam’ın öngördüğü sıfatlardır.
 Biz, her karış toprağı Şehit kanlarıyla sulanmış bir Anadolu toprağı üzerinde oturmaktayız bu toprakların altı da boş değildir. Bu toprağın altında yatan o birçok Âlimler, Ashabı-ı Kiramlar ve Peygamberler vardır. Onların ruhaniyetleri sizin istila ve işgalinize fırsat vermez, bu bir. İkincisi, hazırlamakta olduğunuz “Hıristiyan savaşçıları” adındaki bu yeni Haçlı ordusu ve “Kimi Yamyam, kimi Hindu, kimi bilmem ne bela…” askerlerinizle 19 kere sizi nasıl “Ak denize dökmüşsek” Allah’ın izniyle 20. kere yine dökmeye kararlıyız.

Nevzat Laleli Hıristiyan Savaşçılarnlaleli@mynet.com
29.01.2010

Büyük çoğunluğu ahlak bozucu, seyredenleri (özellikle çocukları) şiddete, cinayete, şehvete yönlendiren TV’ler, bazen ciddi yayınlar da yapabiliyorlar. Bir gün kanallar arasında gezinirken yatak odamıza kadar giren bir yabancılaştırılmış kanal olan FOX kanalda takıldım. Programda, “HIRİSTİYAN SAVAŞÇILAR” adında bir belgesel takdim ediliyordu.
Evangelist Hıristiyanlar kiliselerde, değişik toplanma merkezlerinde toplanıyorlar ve İsrail hayranı Hıristiyan olarak yetişiyorlardı. Bu insanlar, İsrail’in gayelerini yerine getirebilmesi için kendilerinin nasıl fedakârlık yapabileceklerini heyecanla anlatıyorlardı.
Yüzde 99 unun Müslüman olduğu ülkemizde “Müslüman savaşçılar” adıyla bir çalışma yapmak veya yapılan çalışmaları tanıtmak hiç de kolay bir iş değilken ve yapanların hemen takibata alınacağı bilindiğinden, belki bu “Hıristiyan savaşçıları” programı bu film nedeniyle belki ülkemizde takibata alınırdı.
Sincan’da, İsrail askerlerine karşı direnen ve vatanlarını korumaya çalışan Müslüman Filistinli çocukların taş atışları bir tiyatro ortamında temsil edilmişti de yer yerinden oynamış ve Sincan’ın içerisinden tanklar yürütülmüştü. Sonra da 28.Şubat birden ortaya çıkıvermişti. Belki bu kez belki 28 Eylül çıkabilirdi. Kim bilir?
Elin adamı ABD’de, bir anlık gösteri sunan bir tiyatro oyunu değil sürekli çalışan İsrail hayranı Hıristiyan savaşçılar yetiştiriyor, bu hareket ABD’de engellenmiyor, kiliseler tarafından aforoz edilmiyordu. Bir de üstüne üstlük bu çalışmalar bizim ülkemize getiriliyor, bir ulusal kanalda milletimize takdim ediliyordu. Ve bu adamlar (hayali-sanal El-Kaide) gibi ABD’de ve ne de diğer Avrupa ülkelerinde “terörist” falan ilan edilmiyorlardı.
HIRİSTİYAN SAVAŞCILAR
TV’nin fox kanalında ki programda, ABD’de papazların himayesinde ve kontrolünde milyonlarca insan, kiliseler de “Hıristiyan savaşçısı” olabilmek için programlar ve ayinler yapılıyorlardı. Konunun kahramanı iki genç kız ise nasıl Hıristiyan savaşçısı olduklarını anlatıyorlardı. Bu arada 3 000 kişilik bir okulun diploma merasimine benzer bir etkinlik gösteriliyor, bu işlerin yöneticisi durumundaki Papaz, bu genç Hıristiyanlara ne yapmalarını, nasıl çalışmalarını anlattıktan sonra onları “kutsuyor” ve bu gençler başlarında keplerini çıkartarak hep birlikte havaya atıyorlar ve “Hıristiyan savaşçıları” oluyorlardı.
Kendisiyle röportaj yapılan yönetici Papaz; “Hıristiyan savaşçısı” olmanın önemini vurguladıktan sonra; “Biz Hıristiyan Evangelist’leriz. Canımızı, İsrail’in başarısı için adadık. Çünkü kıyametten önce bir büyük savaş çıkacak. Bu savaşta çok kan akacak. Bizler bu savaşta İsrail’in yanında yer alacağız ve onların başarısı için çalışacağız. Zira bu büyük savaştan sonra “Mesih” gelecek. Bizler Mesih’in idaresinde bütün dünya’ya hâkim olacağız” şeklinde açılamalar yapıyordu.
Nitekim programın bir bölümünde, ellerinde (çocukların taşıdıkları küçük) İsrail ve ABD bayrakları olan değişik yaşlarda ki erkek ve kadın Hıristiyanlar, Kilise’de toplanmışlar bir taraftan bayrakları sallıyorlar bir taraftan da coşku içerisinde ilahiler söylüyorlardı.
Bu arada İsrail’in Filistin de ki katliam ve tecavüzlerine karşı beddua eden Filistinli Müslüman kadınların feryatlarını ekrana getiriyor, hemen yanı sıra Yahudilerin son sistem silahlarıyla savaştaki durumları gösteriliyordu. Buradan da anlaşılıyordu ki, İsrailliler Müslümanlara karşı şiddet kullanıyor, (Filistin ve Lübnan’da bu durum açıkça gözükmüştür) “Hıristiyan savaşçılar” da başlarında ki Papaz’ın (papaz güya din adamı) sevk ve idaresinde zulme uğrayan mazlumların yanında yer almaları gerekirken bütün imkânları ile zalimlerin yanında alacaklarını sıkılmadan söyleyebiliyordu.
BUNLARA KİM KARŞI KOYACAK
Elin ABD’li papazı işte insanları ve özellikle gençleri, savaşçı ruhuyla ve birer savaşçı olarak yetiştiriyordu. “Hıristiyan savaşçılar “ABD eski Dış işleri Bakanı Condoleezza Rice’nin da belirttiği üzere 28 Orta Doğu ülkesinin yani Türkiye’de dâhil İslam ülkelerinin sınırlarını deştireceklerini açıkça söylüyor, o günün “Hıristiyan savaşçıları” bu günden en azından ruhen birer savaşçı olarak hazırlanıyorlardı.
Bu ideolojilerle yetiştirilen “Hıristiyan Savaşçıları”nın karşısında, Orta Doğu insanı yani Müslüman ülkelerin gençlerinin durumları nedir? Bu ülkelerin gençleri, yarın üzerlerine gelecek (Filistin, Lübnan, Irak ve Afganistan’da geldiler) bu cani ruhlu insanlara karşı mücadele edebilecek ruh ve özelliklerde yetiştirilmekte midirler?
Ne yazık ki hayır. Çocuklarımız hala iddiasız ve ideolojisiz yetiştirilmekte; “At, at, tut. Tut, tut, at” tekerlemeleriyle hayata hazırlanmaktadırlar. Bir kısım gençlerimiz ise içe kapanık dershaneler ve kurslar içerinde birer “boğazlanacak koyun” şeklindedirler.
Büyük kalabalıklar halinde ve yaklaşmak ta olan caniler topluluğundan habersiz “futbol topunun” takibini yaparak, heyecanlarını orada söndürmekte, ideali ve heyecanı olmayan gençler durumuna dönüşmektedirler. Atalarımızın yıllarca ayakta kalmalarını ve cihana hâkim olmalarını sağlayan prensip olan, “İster isen sulh-u salah, hazır ol cenge” esası bugün gençlerimizin hayatlarında yer almamaktadır.
İŞİN GERÇEĞİ NEDİR
Yıllarca konu hakkında ilmi incelemeler yapan, uzak görüşlü bir büyüğümüz bu konuda diyor ki; “Hıristiyanlık âlemi bugün Irkçı Emperyalist, İsrail tarından kuşatılmış bulunmaktadır. O halde İsrailiyatı veya diğer adıyla Irkçı Emperyalizmi iyi tanımamız, iyi bilmemiz gerekir. Onu anlamadan bugünkü Hıristiyanlığı anlamamız mümkün değildir.
 Son üç asırdan beri (takdir-i İlahi) maddi güç “ırkçı emperyalizmin” eline geçmiş bulunuyor. Bunların maddi güçleri sebebiyle dünyamız, saadet dünyası yerine bir fesat dünyası haline dönmüş bulmaktadır.
Asırlarca dünya yüzünde saadet dünyasını kuran atalarımız gibi bizim de bu saadet dünyasını kurmaya çalışmamız gerekmektedir. Zira Irkçı emperyalizmin şerrinden tüm insanlığı koruyabilmemiz için bir taraftan maddi ve manevi güç hazırlarken diğer taraftan da kötülüklerin karşısına iyiliklerle çıkmamız gerekir ki, insanlık (Dünya kamuoyu) onların tarafında değil iyiliklerin ve güzelliklerin tarafında yer alsın.
Irkçı Emperyalizm insanlığı kendine köle yapmak için nasıl aldatıyor, nasıl oynatıyor, nasıl kendi hedefine varmak için kullanıyor? Bunlar 5.500 seneden beri kendi inançlarına göre, “Biz bütün dünyanın efendisiyiz. Cenab-ı Hak bizi insan olarak yarattı. Diğer ırklar ise bize hizmet için yaratılmış, kölelerimizdir” diyorlar. Öte yandan yine aynı inançla, “diğer ırklar önce maymun olarak yaratıldılar, sonra insana dönüştüler. Zira onlar bize hizmet edeceklerdir ve biz üstün ırkız” demektedirler.
 
 
İŞTE GERÇEK DİN SAVAŞÇILARI ÖRNEĞİ
 

 

 

 

 

 

 

Seyyidler cemaati

Mehmet Ali BULUT


Geçtiğimiz hafta, Ehli Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, güzel bir hizmet yaptı. Ehli Beyt oldukları bilinen Alevi ve Sünni bazı kanaat önderlerini bir araya getirerek, bir kaynaşma sağlamaya çalıştı.

Maksat hâsıl olsa, yani ‘seyidler birliği’ni oluşturmak mümkün olsa –ki ümmet onu bekliyor- iyiler, öyle bir STK’ya sahip olacak ki, onunla kimse baş edemez. Ondan daha güçlü sadece ‘kadın örgütleri’ olabilir ki maalesef onları da şimdilik ‘ifsad komiteleri’ kullanıyor. Kur’an-ı kerim ‘kadınlar dayanışması’nı ‘erkek’ fiil ile anar! (Kâlû nisvetün, Yusuf Suresi)  

Tabii ki ilk toplantıda maksadın hâsıl olması beklenemez. En azından beklenen katılım olmaz. Fakat yine de büyük ve hayırlı bir başlangıç yapılmıştır. Nitekim işin nüvesi atılmıştır ve doğru atılmıştır. Özellikle güzel insan, sevgili dostum Zeynelabidin Erdem’in sarf ettiği bir söz bunu gösteriyor. 

Ben toplantıya –haberim olmadığı için- katılmadım. Ama böyle bir toplantının yapıldığını  haber alınca katılmış dostlarımdan birini arayıp toplantıyı özetlemesini istedim. ‘Bazıları şov yaptı’ dedikten sonra ‘ama bir cümle vardı ki, o toplantının yapılmasına değdi” dedi. O sözü de Zeynelabidin Erdem söylemiş:

Erdem, hakikaten ‘Soy’una layık güzel bir insan! Kendisi ve ailesinin, sırf o kökten geliyorlar diye Tek parti döneminde çektikleri acılar ve sıkıntılar ciltler doldurur. İşte onun cümlesi:

“Ehli beytin mezhebi (ekolü-parti, hizb vs anlamına) olmaz. İlla da olacaksa o, hakka taraftarlıktır!”

Benim de aradığım bu anahtar cümle idi. Çünkü kuvvetli emareler ve işaretler görülmeye başladı ki artık ‘Seyyidler’ ortaya çıksınlar ve iyilerin safında güçlerini birleştirsinler! 

Bir topluluk, bir cemaat, bir cemiyet düşünün ki ‘Seyyidler’den oluşuyor. Acaba, aralarındaki bağ ‘islam milliyeti’ olan ve dinin izzetini hiçbir şeye satmayacak böyle azim bir örgütü kim alt edebilir?  Hiçbir deccal düzeni, hiçbir tağutî rejim onlarla baş edemez. 

Çünkü onlar, hak dinin fıtri varisleridirler. Bu din, adeta onların dedelerinin malıdır. Ve hem de artık varis olduklarını göstermeliler. Aksi takdirde, bir nevi aile mirasları olan İslam, onun bunun elinde ve önderliğinde heder olup gidecek. Bugüne kadar uyudukları, sessiz kaldıkları, bölük pörçük orada burada dağınık vaziyette yaşadıkları yeter. 

Artık, hangi meşrepte olurlarsa olsunlar, Sünni, Şii, Caferi, Alevi… her ne iseler, hepsi birlikte, -kınayıcıların kınamasın aldırmadan- çevrenin ve şartların onlara giydirdiği elbiselerinden soyunup, telbiye kıyafetlerini üzerlerine alıp ümmetin önüne geçmeliler. Bıraksınlar, kimin baş olacağına zaman karar versin. Hem de verir zaten. Zira, mehdiyyetin siyasi ve askeri hizmetini görecek olanlar dahi o seyyidler cemaati arasından zuhur edecek!

Medine’ye hicretinde, Hz. Peygamberin bindiği devesini kendi başına bırakmayan Allah, hidayet üzerine ittifak etmiş şu azim topluluğu mu başıboş bırakacak? O, mutlaka bir işaret verir ve akan su ‘musa’sını bulur. (Musa suyun akış yolu demektir zaten.) Hem de bulacaktır.

nursi_bulut_zeynelabidin.jpgBediuzzaman yıllar önce o cemiyeti müjdelemiş. Ümmetin en me’yus, en ümitsiz ve karanlı döneminde müjde vermiştir ki seyyidler cemaati, islamiyetin karanlık her döneminde olduğu gibi, en ağır tahribatın yaşandığı, bâtılın en insafsız bir şekilde hükümran olduğu ahir zamanda dahi lazımdır ki yine onlardan birileri çıkıp ümmetin önüne geçsin. Ümmeti karanlıktan ve zulmetten aydınlığa çıkarsın…

Mealen şöyle demiş: 

“Cenâb-ı Hak, kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında (Müslümanların bozulduğu zamanlarda) bir ıslah edici veya bir müceddid (yenileyici) veya bir halife-i Zîşan (bir lider) veya bir kutb-u âzam (manevi önder) veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi (a.s.m.) muhafaza etmiş.”

“Madem âdeti öyle cereyan ediyor. Âhir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır.” 

Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında yerle gök arasını bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl, Mehdî ile de Âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve vaad etmiştir; vaadini elbette yapacaktır.” (Mektubat, 411)
 

Bediuzzaman, hiçbir şey olmasa bile, namazdaki ka’delerde okunulan Salli ve Barik dualarındaki talebin yüzü suyu hürmetine Ceinab-ı hakkın, bu ümmete kurtarıcılar ve yol göstericiler göndereceğini söyler. Nasıl ki, Hz. İbrahim’in soyundan sayısız peygamberler gelip, hak dini, salimen sürdürmüşlerse, aynı şekilde İslam ümmeti içinde de her dönem Al-i Beyt’en çıkacak manevi liderler Müslümanları Kur’an’ın hakikati üzerinde birleştirecek ve İslam’ın yırtılan yanlarını dikip tamir edecek zatlar gelecektir diye haber verir.

Al-i Beyt’tin, İslam’ın ilk dönemlerinde dünya saltanatına meyletmelerinin, kader-i ilahi tarafından hep kanlı hadiselerle engellendiğini hatırlatan Bediuzzaman bunun dinin korunması bakımından bir nevi rahmet olduğunu ve böylece dinin, sahipsiz kalmadığını hatırlatır ve şöyle der: 

“O seyyidler cemaati Hz. İbrahimin soyundan gelenler gibi bir vaziyet almışlar. Bütün hayırlı işlerin başında onlar var. Bütün zaman ve asırların önemli hadiselerine o nuranî zatlar kumandanlık etmişler/ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki, (o kadar çoklar ki) o kumandanların toplamı muazzam bir ordu teşkil eder. Eğer maddî şekle girip bir dayanışma ile bir fırka (ordu/bölük) vaziyetini alsalar ve İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz. İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Hz. Peygamberin neslinden gelen seyyidlerdir ve Hazret-i Mehdînin en has ordusudur.”

“Evet, bugün tarih-i Âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve anane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve Âli hasep ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun.”

“Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar (var. Ehl-i kemalin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen bir müberek nesildir onlar. Uyanmış, kalbleri imanlı, yürekleri peygamber sevgisi ile dolu, cihan-değer şerefli intisaplarıyla başları dimdiktir! Böyle büyük bir cemaatin içindeki mukaddes kuvveti silkeleyip uyandıracak azîm hadiseler de vücuda geliyor. Elbette o büyük kuvvet içindeki yüksek hamiyyet (İslama sahip çıkma hamiyeti) feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip, ümmeti yeniden hak yola iletecektir. Böyle olmak ve böyle olmasını, bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız” (Mektubat, 412)

İşte, şu toplantı, inşallah o azim topluluğun yüreğindeki ‘hamiyet-i milliye’ yi –ki o İslam milliyetidir- harekete geçirir de, fitneden başka bir şey üretmeyen siyasetimize, kavgadan başka bir amaca hizmet etmeyen kurumlarımıza, asabiyetten başka bir amacı kalmayan milliyetimize bir çeki düzen vermemizi sağlarlar. Çünkü onlar, her bir cemaatin içine dağılmış bulunuyorlar ve her biri içinde bulunduğu cemaatin hatırı sayılır kanaat önderleridirler. 

Eğer şu cemaati bir aya getirmek ve İslam’ın etrafında kenetlemek mümkün olsa –ki olacak inşallah- bütün meselelerimiz sulh ile çözülür. 

Aslında, şimdi anlıyoruz ki, ehli-beyt’in, her bir kesimin içine dağılmış olmaları ve her cemaatin içinde kesretle bulunmalı bir işarettir ki, lazım olduğunda ümmeti yeniden bir araya getirebilsinler. Ben eminim ki, onlar harekete geçtiğinde bizi yeniden bir araya getirebilirler ve şirazesi dağılmış bu kavimler kitabını yeniden ciltleyebilirler. Arap Acem’e, Acem Türk’e, Türk Kürde dudak bükmez…

Ben şahsen, bu işi yapmaya en yakın olarak da Zeynelabidin Erdem’i görüyorum. Hem dünyayı iyi biliyor hem içinde bulunduğumuz coğrafyada ciddi hatırı var. Hem de hiçbir kesimle kavgalı değil. Pekâlâ, seyyidler cemaatinin oluşmasına önderlik yapabilir veya ciddi destek verebilir.

* * *

Bu arada Arabistan’da da benzer bir çalışma yapılmış ve seyyidlere Risale-i Nurla ilgili bilgi verilmiş. Orada dahi bir intibah, bir uyanma var demek ki. 

Gönül ister ki, Doğu Türkistan’dan ta Mağrib’e kadar dağılmış olan peygamber torunları toparlansınlar da, baba mirasları olan şu din-i mübin-i islama sahip çıksınlar. 

Yoksa, Bediuzzaman’ın, “deccalın mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki…” (5. Şua) dediği hareketi mi bekleyeceğiz, Kur’an’ı hayatımızda yeniden diriltmek için?

Bu seyyidler cemaati için ayıp olmaz mı? 

Haber 7




 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 9011
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6165
FATİHA SURESİ 5846
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4943
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3956

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.