Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
22 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 7
 Bugünkü Ziyaret 27
 Toplam Ziyaret 1092004

  Geri Dön

TÜRK KUTSAL AİLE KÜLTÜRÜ
AİLE KUTSALLIĞI
Bugünkü Türk kültürüne hâlâ da İslam'ın devrim ilkeleri damgasını vurmuştur. Ta Büyük Sekçuklu, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmpratorlukları boyunca bu kültürün bayraktarlığını yapmıştır... 1919 devrim hareketinden sonra tek partili bir iktidar ve onun ithal ettiği devrim ilkeleriyle yeni bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur. Binlerce yıllık bir kültürün hamurunu bu devrim hareketi yeniden yoğurmaktadır. Yeni bir Batı kültürünü dayatmacılıkla Türk toplumuna benimsetme mücadelesi kapsamında bu yeni ithal kültürün eseri olarak Nesrin Baytok yetişmiş görünmektedir. Türk aile kutsallığı büyük bir sınav geçirirken, evli bir Türk ailesinin ve de başkasının mahrem yatak odasında kocasıyla birlikte gezinmelerinin fotoğrafları Toronto üzerinden dünyaya yayınlandı. Bütün dünya, Müslüman devrim kültür ilkelerini binlerce yıldır kendine kılavuz edinmişken son devrim hareketindeki Türk aile kutsallığının son halini kamera videoları kasetinden görüntüledi. Başkasının yatak odasındaki görüntüleri bütün ailedeki koca, kaynana, kaynata, evlat... ailede kim otoriter ise hepsi de syretti. Ama gayet rahatmış ve aile kutsallığını ayak altına almalarını sergileyen gazetelerdeki fotoğtaflarda, yıktıkları kültürün pozlarını bile verebiliyorlar. Ama Türk toplumu, eskiden kazandığı kültürün son kalıntılarıyla ayakta... Türk siyaset dünyası, Türk kültürüne damgasını vurmuş bir siyasi partinin başkanının istifasıyla büyük çalkantı içinde... Ama alıntı yazıdaki fotoğrafta aile gayet rahat poz verebiliyor.

 Gündemdeki vekil Nesrin Baytok Akşam'a konuştu  12 Mayıs 2010

Siyasetin gündemini değiştirirken, görüntülerindeki kişi olduğu iddia edilen CHP Milletvekili Nesrin Baytok konuştu.
 

Yaşananlar ve iddialar aileye nasıl yansıyor?

Eşim Can bu süreçte en büyük sınavı veren kişi oldu. Tam bir dayanışma, müthiş bir sevgi bağı ile birbirimize bağlıyız. Kızım Hazal da öyle... Aile olarak kenetlenmiş durumdayız. Kız kardeşim, benim annem, Can'ın annesi yani diğer annem hep beraber destek verdi.

Bu süreçte beraber misiniz?

Sürekli olarak beraberiz. Mekan olarak bir arada olmadığımızda da gün içinde sürekli arayıp dayanışma sergiliyoruz.

DAYANIŞMA GÜCÜ

Tüm aile bir sınav mı yaşıyorsunuz?

Önemli olan bu geniş ailemin; -akrabalık bağı ile bağlı olduklarım da var, uzun süredir arkadaş/dost olduklarım da var- böyle bir zamanda verdiği güçtür. Bu sergiledikleri büyük dayanışma bana müthiş bir güç kattı. CHP ailesinin dışında kalan ailemi kastediyorum. Bu müthiş bir insanlık sınavıdır; anladım ki, büyük ailemin gözünde ben bu büyük sınavı başarıyla geçmişim. Birlikte üniversitede halk oyunları oynadığım arkadaşlarımdan, 20-30 yıllık dostlarıma destek verdiler, katkı sundu. Bu olağanüstü bir duygu.

Eşiniz Can Baytok'un ticari hayatında sıkıntılar yaşadığı belirtiliyor.

Doğrudur Can iş bakımından sıkıntılar yaşıyor. Hatta bir akrabamız kendisine şunu demiş: 'Nesrin CHP'de çalışmaya başladığında sen genel müdürdün. Zamanla Nesrin işinde yükseldikçe senin de iş hayatında sıkıntıların büyüdü.' Gerçekten de 90'lı yılların başında Can özel bir şirkette genel müdürlük yapıyordu ve işleri de iyiydi.

AİLECE SIKINTILARI GÖĞÜSLÜYORUZ

Sonra mı bozuldu işleri?

Türkiye'de iş yapmak zaten sıkıntılıdır. Eğer siyasetçi eşi iseniz bu iki kez sıkıntılı demektir. Çünkü o zaman yasalara uygunluk bir yana etik dışına da çıkamazsınız. Benim CHP'deki nüfuz alanımda Can'ın hiçbir ayrıcalığı olmadı. İşin önünden bile geçemedi. CHP'li belediyelerden iş aldığı iddiaları tamamen yalandır, alakası yoktur. Bu iddialara ilişkin dava açacağız. Bu son 20 yıl içinde; CHP'nin yüzlerce belediyesi içinde, sadece 2003'te Şişli Belediyesi'nin birkaç bilgisayar alım ihalesine girdi. O zaman Belediye Başkanı'nın da (Mustafa Sarıgül) isteği doğrultusunda, geçmişte girdiği ihalelerde verdiği tekliflerdeki fiyatı da oldukça aşağı çekerek, yani cüzi fiyatlarla bu ihalelere girip bir miktar bilgisayar sattı.

Eşiniz ticari açıdan krizde mi?

Türkiye bir kriz yaşıyor. Bu çerçevede Can da çeşitli sıkıntılarla boğuşuyor. Aile olarak bu sıkıntıları göğüslüyoruz. Biz bunların da üstesinden geleceğiz.

CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu Başkanlığı'ndan istifa edecek misiniz?

Bu tür konuları sonra değerlendireceğim.

Sayın Baykal kaset için 'komplo' tabirini kullandı. Sizin bir tanımlamanız var mı?

Evet, çok çok iğrenç bir komplo.

UZARSA AĞLAYACAĞIM

Son olarak siz Sayın Baykal'ın istifasını nasıl karşıladınız?

Büyük... Çok çok büyük bir üzüntü içindeyim. Eğer biraz daha uzatırsanız ben de ağlayacağım. O nedenle, 'bu kadarı yeterli' diyorum.

Akşam

 
 
 
 
Hasan Karakaya - Vakit
hasankarakaya@vakit.com.tr
2010-05-12

Kaset tartışmaları... Ortada kuyu var, yandan geç!
 

Bakıyorum da, hiç kimse “şahsi görüş”ünü dillendirmiyor... Herkes, konuşma metnini “Resmi Gazete”den okur gibi, “resmi görüş”ünü açıklıyor... “Komplo” diyor, “özel hayatın ifşası” diyor, “namusa saldırı” diyor!.. Diyor oğlu, diyor!.. Ne hikmetse herkes “olayın özü”nden kaçıyor... Merak ediyorum, onların da mı bir “kaçamağı” var?.. “Çiğ” yediler de, “karın”ları ondan mı ağrıyor?.. Hani, “ortada kuyu var, yandan geç” sözü var ya; aynen bunun gibi, herkes “kuyunun etrafında” dolanıyor... Bir de, “değirmen sele gitmiş, şakşağını arayan” şaklabanlar vardır ya; ne “değirmen”le ilgilenirler, ne “sel”le!.. Adam, “şakşak” peşinde koşuyor... Ulan, niye “şakşak” peşinde koşuyorsun ki; sanki şakşağı bulunca değirmen geri mi gelecek?.. “Baykal’ın yatak odası görüntüleri”ne, kalkmış “komplo” diyorsun!.. Peki o “komplo”yu ortaya çıkarırsan, Baykal’ı kurtarabilecek misin?.. Herkes, “görüntü”ye takmış kafasını, başka bir şey düşünemiyor!.. Peki “görüntünün içeriği”ni niye konuşmuyoruz?.. Tamam, “görüntünün çekilmesi” ayıp ve de günah!.. Peki, “görüntüdeki kişiler”in yaptığı ne?..
Bir “zina” değil mi bu?..
Hem “zina” gibi, “ayıp ve günah” bir iş yapacaksın, hem de, “Bunu niye duyurdunuz?” diyeceksin?..
Yani, “yapan”la hiç kimse uğraşmayacak, “çeken” ve “yayan”la uğraşacak öyle mi?..
Bu kadar basit mi bu işler?..
BU, ÖZEL HAYATIN İFŞASI MI?
İşte açık ve net yazıyorum:
Bu olayın, “özel hayatın ifşası” olduğu iddialarına kesinlikle katılmıyorum... O görüntüler; eğer Baykal’ı, “evinde” veya “hamamda” yarı çıplak vaziyette gösterseydi, ya da çok çok affedersiniz “Olcay Hanım’la birlikte” gösterseydi, işte o zaman bu “koro”ya ben de katılır, hançerem yırtılırcasına bağırırdım!.. “Ahlâksızlık” derdim, “namussuzluk” derdim, “şerefsizlik” derdim!..
Ama burada “özel hayat” yok ki!..
Burada “ifşa” edilen; “Türkiye’yi yönetme iddiası”nda bulunan “evli bir adam”ın, yine “evli bir kadın”la yaptığı “gayrımeşru bir ilişki”dir!..
Bunun, “özel hayat” neresinde?..
Altını çizerek, tekrar söylüyorum;
Eğer o görüntüler, “Baykal’ın şahsına” veya yine çok çok affedersiniz, “karısıyla olan münasebeti”ne ait olsaydı, en başta ben bağırırdım; “Bunu görüntülemek, orospu çocukluğunun dik alâsıdır!”
Ama birader, görüntüde “Baykal” veya “Deniz-Olcay ikilisi” yok ki!.. Görüntüde; “karısını aldatan bir adam” ve “kocasını aldatan bir kadın” var!..
“Ayıp” olan bu!.. “Günah” olan bu!..
Eğer illâ “tuzak” diyeceksek, bu olayın kendisi tuzaktır!.. Bu tuzağı kuranlar da; “Deniz Baykal-Nesrin Baytok ikilisi”nden başkası değildir!.. Birisi “karısı”na, diğeri “kocası”na tuzak kurmuş, “ihanet” etmiştir!..
Bunu gözden kaçırmayalım!..
Çünkü, “olayın özü” burasıdır!..
NİYE “YALAN” DİYEMEDİLER?
Lütfen dikkat edin;
“Zina kasedi”nin ortaya çıkmasından sonra, ne Baykal’dan bir “yalanlama” geldi, ne de Nesrin Baytok’tan!..
Tam aksine;
Bay Baykal; “Yıllardır bekletilen bir kaset yoktur... Tazedir!.. İki haftalıktır” diyerek, “kasetin varlığını ve doğruluğunu” kabul etmiştir!..
Demek oluyor ki;
Bay Baykal; “anayasa değişikliği” gibi hayati bir meselenin görüşüldüğü çok önemli günlerde Meclis’te “diskur” çekerken, aslında “uçkur”unu düşünüyormuş!..
Şu hale bakın;
Türkiye, bir yandan “anayasa değişikliği”ni, bir yandan “değişikliğe direnen odaklar”ın kışkırttığı “terör”ü konuşuyor ama Bay Baykal, böylesine “cıvcıvlı” günlerde bile “uçkur” derdinde!..
Öyle diyor ya;
“Kaset 2 haftalık” diyor ya!..
Yine dikkatinizi çekerim;
Baykal’ın “görüntüleri yalanlamaması” gibi, Nesrin Baytok’un “suskun” kalması da, bir “kabul” değil midir?..
Şu hâle bakın;
Bir “kadın” ki, “zina” ile itham ediliyor, “kocasını aldatmakla” suçlanıyor ama o, derin bir suskunluk içinde!..
Sorarım size; nihayetinde “namusuna dil uzatılan” bir kadın; bu kadar sessiz, bu kadar suskun kalabilir mi?..
Ortalığı velveleye vermez mi?..
Kameraların karşısına geçip, bağırmaz mı:
“Benim namusuma kimse dil uzatamaz!.. Görüntülerdeki o kadın ben değilim!.. Ben kocamla mutlu bir kadınım!.. Hiç kimse aile saadetimizi bozamaz!.. O kadının ben olduğumu söyleyenler şerefsizdir, alçaktır, namussuzdur!”
Söyleyin, bir kadın böyle yapmaz mı?..
Ama Nesrin Hanım, susuyor!..
Evine kapanmış, konuşmuyor!..
Çok enteresandır ki;
Kocası Can Baytok da konuşmuyor!..
O da çıkıp konuşmalı değil miydi?..
“Benim karım böyle şeyler yapmaz!..
Bu kaset uydurmadır, montajdır, iftiradır” demeli değil miydi?..
Ama, demiyor!.. Hâlâ suskun!..
Tabiî, bu suskunluk, bazı “iddia”ları da güçlendiriyor... Bilmem duydunuz mu; “Ankara kulisleri”nde haber ajanslarına da yansıyan şöyle bir iddia dillendiriliyormuş;
“CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’un yatak odası görüntülerini servis eden kişi, Nesrin Hanım’ın eşi Can Baytok’tur!”
Korkunç bir iddia!..
Akıl-havsala alacak gibi değil!..
Ne var ki; bu iddia, “kulis”lerde dile getiriliyor... Hâlâ da, “yalanlama” yok!..
Ne yalan söyleyeyim;
İnanamadım!.. İnanmak istemedim!..
Can Baytok, kendisini de zora sokacak böyle bir görüntüyü niye “servis” etsin ki?..
“Şantaj” mı yapmak istedi,
Yoksa “intikam” mı almak istedi?..
Eğer “intikam” almak istediyse, kimden intikam almak istedi?..
Baykal’dan mı, karısından mı?..
Yok, yok!.. Olamaz!..
Bir adam, “çocuklarının anası”na böyle bir şey yapamaz!.. Dilerim, bu iddialar “dedikodu”dan öteye geçmez!..
Ama, görüyorsunuz ya;
“Ağzı olan konuşuyor!”
İnsanların ağzı torba değil ki büzesin!..
BAYKAL’I “İLERİ TEKNOLOJİ” Mİ SOYDU?
Dün de ifade ettiğim gibi; bu “iğrenç” olay, tek boyutlu değil... “Körün fil tarifi” gibi; herkes bir yerlerinden tutup, olayı izah etmeye çalışıyor... Kimi “Ergenekon, Baykal’ı gözden çıkardı” diyor, kimi “uluslararası istihbarat örgütlerinin işi” olduğunu söylüyor... Baykal ve kurmayları ise, “hükümet tertibi”nden dem vuruyor!.. Hükümet “ileri teknoloji”yi kullanmışmış da, bu “görüntü”leri çekmişmiş de, “servis” etmişmiş!..
Dedim ya; hiç kimsenin “kuyu”ya bakmaya niyeti yok!.. Herkes “etrafında” dolanıyor!..
Hiç kimse kafa yorup da, sormuyor;
“İleri teknoloji” denilen bu meret, bir “mıknatıs” mıdır ki; Deniz Baykal ve Nesrin Baytok’u, aynı anda “İstanbul’daki o ev”e çekti?..
“İleri teknoloji” denilen bu meret; “elleri olan bir robot” mudur ki; “el”lerini kullanıp Baykal’ın “gömlek” ve “pantolon”unu çıkartmıştır?.. Nesrin Baytok’u soyup, “anadan üryan” bırakan “ileri teknoloji” midir?..
Yapmayın Allah aşkına!..
Her ikisi de, “kendi ayaklarıyla” gittiler o eve!.. Her ikisi de “kendi elleriyle” soyundular!.. Her ikisi de “kendi arzularıyla” girdiler o yatağa!..
Hiç kimse “zorla” getirmedi onları!.. Hiç kimse, kafalarına “silah” dayamadı!..
“İleri teknoloji” denilen bu meret, eğer “beyin”lere müdahale edip, “cinsel arzu” şırınga edecek kadar geliştiyse, orasını bilemem!..
Bay Baykal, çıkmış diyor ki;
“Yatak odası komplosunu kuran iktidardır!.. Böyle bir olayın, iktidarın onayı olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir!”
Tamam da, sorarlar adama;
Sen bu işleri yaparken, “iktidardan onay” mı alıyorsun?.. Nesrin Hanım’la ilişkinde “iktidarın onayı”nı mı aldın?.. O eve “iktidarın onayı” ile mi gittin?.. Çırılçıplak soyunup, “iktidarın onayı” ile mi girdin o yatağa?..
Bay Baykal, düştün bir batağa!..
Daha fazla debelenme, ne olur!..
ALÇAKÇA PANKART, KİMİ HEDEF ALIYOR?
İzin verirseniz, yazının tam da burasında “CHP’li provokatörlere” de bir çift sözüm var!..
Dün, Baykal’ın Agora Evleri’nin önünde “çadır”lar kurup, orasını “Ağlama Duvarı”na çevirmişler!..
Sümüklerini çeke çeke ağlaşıyorlar;
“Ne olur geri dön Baykal!..
Bizi yalnız bırakma!”
Bu “duygusal atmosfer”e hiçbir diyeceğim yok!.. İnsanlık hâlidir, olabilir... “İdam urganı” boyunlarına geçirilen insanların, “cellatlarına aşık olması” gibi; bazı CHP’liler de, “gayrımeşru bir ilişki”yi, pekalâ “dürüstlük” olarak görüp, genel başkanlarına aşık olabilirler!.. Bu, nihayetinde; onların “ahlak, namus, evlilik ve dürüstlük anlayışı”nı yansıtır!..
Ama, o “pankart” da, neyin nesi?..
Bir “pankart” asmışlar;
“Güneş balçıkla sıvanmaz
Kendi pisliğinde boğulacaksın.
Vakit az kaldı!”
Kusura bakmayın CHP’liler, ben biraz “geri zekâlı” olduğum için pankartta yazılanları anlayamadım.
Siz, kimi “hedef” alıyorsunuz;
Baykal’ı mı, Vakit’i mi?..
“Baykal’ın kellesi”nin yanına, “Güneş balçıkla sıvanmaz!.. Kendi pisliğinde boğulacaksın” yazdığınıza göre; Baykal’a mesaj gönderip, “Zina görüntülerini örtbas edemezsin!” demek mi istiyorsunuz?.. “Kendi pisliğinde boğulacaksın, az kaldı” diyerek, “Baykal’ın Kurultay’da gideceğini” mi söylemek istiyorsunuz?.. Demek ki, bu işin “pislik” olduğuna siz de inandınız...
Bu, iyiye alâmet!..
Ama, amacınız “Vakit’e saldırmak” ve “Vakit’i hedef göstermek” ise; işte orada, hiç kusura bakmayın, ben size “geri zekâlı” derim!..
Öncelikle şunu söyleyeyim;
Vakit’in, bu işlerle hiçbir ilgisi yok!.. Vakit; ne “o ev”e gitti, ne orada “zina” yaptı, ne de “kamera” koydu!..
Olayın “esas oğlan”ları ve “baş artist”leri bizden değil, sizden!..
Ne yani; Vakit’e saldırarak; “evli bir adamla evli bir kadının zina yapması”na onay mı veriyorsunuz siz?.. “Olur böyle vak’alar” mı diyorsunuz?..
Eğer bunu diyorsanız, mesele yok!..
Ama asla ve kat’a Vakit’e bulaşmayın!..
Hem, siz ne biçim mahluklarsınız ki, ne biçim “çakma” bir lideriniz varmış ki, bir “görüntü” ile yıkılıverdi!..
Dediğim gibi; Vakit’in bu taraklarda bezi yok!.. Ama sizin iddia ettiğiniz gibi; “Deniz Baykal’ı deviren Vakit” ise; bizim “ne büyük gazete” olduğumuzu söylemiş olmuyor musunuz?..
Şu hâle bakın;
“Baykal’ı Vakit istifa ettirmiş!”
Meğer, sen neymişsin be Vakit?..
“Cumhuriyeti kuran parti”nin, “Türkiye’yi yönetme iddiası”ndaki bir liderini, bir “tuş” ile “tuş” ettin, öyle mi?..
Bravo sana Vakit!..
O pankartı açan “salak”lar, böyle bir mesaj verdiklerinin farkındalar mı acaba?..
Ama, tekrar edeyim;
Bizim, bu “derin işler”le ilgimiz olamaz!..
Bu “alçakça saldırı”lar, bu “provokasyon”lar, bu “hedef gösterme”ler bize zarar veremez!..
Sadece Vakit’i büyütür!..
Bunu, “CHP’li embesiller” de anlamalı!..
Neyse, bugün de geldik yazının sonuna!..
Ama “film” bitmedi... Arkası yarın!..
==================
O ifadeleri kim uydurdu?
Malûm, Deniz Baykal, önceki günkü açıklamasında, “Pensilvanya”dan, yani Fethullah Gülen Hocaefendi’den “destek ve üzüntü mesajları” aldığını söyleyerek, bir anlamda, “Bu komplo ile onların ilgileri yok” mesajı vermişti.
Bu açıklamanın ardından makam odasına geçen Baykal, “Habertürk muhabiri”nin sorusu üzerine, kendisini Fethullah Gülen’in değil, “birinci adamı”nın aradığını ve “şöyle dediğini” söylemiş: “Bizimle asla ilgisi yok!.. Bizim çocuklara da sorduk... Adres biz değiliz, iktidara bakın!”
Bu haber, dünkü Habertürk’te yer aldı... Hem de, “Baykal’ın ağzı”ndan!.. Bir “skandal”dı bu!.. Şu hâle bakın, Fethullah Hoca, “Bizim işimiz değil, iktidara bakın” diyor!..
Siyaset gündemi, bu haberle toz-duman olmuştu ki, “Hocaefendi’den açıklama” geldi: “Ben, böyle bir şey söylemedim!.. Yalandır, iftiradır!”
Bu açıklamadan yarım saat sonra, CHP Genel Merkezi de bir açıklama yapıp, dedi ki; “Konuşmada, bu ve benzeri ifadeler kullanılmamıştır!”
İyi, hoş da Habertürk, kıçından mı uydurdu o ifadeleri?.. Yoksa, “iktidar ile cemaati karşı karşıya getirmek” için, Baykal mı uydurdu?..
CHP, bu “yalanlama”yı yapmak için, niye Fethullah Hocaefendi’nin açıklamasını bekledi?.. Yoksa; “attık bir çamur, tutmasa da izi kalır” diye mi düşündüler?..
Şimdi top Habertürk’te!.. “Olayın aslını” açıklamak zorundalar!..


 

H. HÜSEYİN KEMAL

BAŞÖRTÜLÜLERLE FOTOĞRAF ÇEKTİRDİM

Toplumu tanıdıkça önyargıların azaldığını ifade eden Mansur, “Gördüm ki çok değişik insanlar var. Beyin olarak geniş görüşlü biri başörtülü olabiliyor. İnanç başka bir şey, onu sorgulayamazsınız. İnsanlar ne şekilde yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalılar. Ben başörtüsüne destek olarak birlikte fotoğraf çektirenlerden biriyim. Eğer başımı kapatmam gerektiğine inansaydım beni kimse tutamazdı!” dedi.

KEMALPERESTLER MİLLETTEN UZAK

“Var olan vesayetin bitmesini istemeyenler, yani biz onlara Kemalperestler diyoruz, sistemin değişmesindense darbe olmasını tercih ediyorlar” diyen Mansur, “Kemalperestler zahmet edip sosyolojik araştırmaları hiç okumuyorlar. Alan çalışmalarına dayanan bir çok çalışma İslâmî kesimin çoğulcu olduğunu ortaya koyuyor. Ben kemalperestlerin iddialarına katılmıyorum. Kemalperestlerin halkla temasları yok” şeklinde konuştu.

KEMALPERESTLER VESAYETİN BİTMESİNİ İSTEMİYOR

Türkiye’de yaşananlar toplumun bütün kesimlerini yakından ilgilendiriyor. Özellikle sanat dünyasından bazı insanlar İslâmî kültürün yayılmasıyla sanat alanlarının yok olacağı endişesini taşıyor. Biz de sanat hayatına İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde başlayan ve burada uzun dönem görev yapan Lale Mansur’la konuştuk. Birçok filmde başrol oynayan Mansur, İslâmi kesimin Kemalistlerin söylediği gibi olmadığını dile getiriyor.

Türkiye’de yaşanan tartışmaları bir sanatçı gözüyle nasıl görüyorsunuz?

İktidar değişiyor; gerçek iktidar bir nebze olsun Meclise, seçilmişlere doğru kayacak. Daha önceden yargı, ordu ve CHP esas bizi idare eden bürokrasi bunlar. Aslında İttihat ve Terakki tarafından yönetildiğimizin farkında değildim. Ne zamanki “Hatırla Sevgili” dizisini çektim, o döneme ait her kesimden anı kitabı okudum, korkunç bir şeyle karşılaştım. Ve olayları daha iyi görmeye başladım. Yargı da çok yardımcı oluyor çok sağolsun; Şemdinli Savcısı’nda olduğu gibi ne tarafı tuttuğunu çok iyi belli ediyor.

”Bu zamana kadar niye görememişim” diye düşündünüz mü?

Evet düşündüm. Bugün yazılıp çizilenleri konuşulanları, cumhuriyet tarihine yönelik eleştirileri dile getirenler hapsi boyluyordu. Her şeyi açık açık konuşma imkânı yoktu.

Bir takım şeyleri çok sonra öğreniyorduk. Benim biraz daha şansım var. Ağabeyim insan hakları konusunda uğraştığı için “Güçlü Konak” meselesini o zaman da biliyorduk. Gazeteci dostlarımdan dolayı bir takım haberleri öğreniyordum, ama birçok şey yazılamıyordu.

Bunun sebebi “resmi” politika mı?

Tabiî ki… Okulda ne öğrendim bilmiyorum. Ne öğrendiysem okuldan sonra öğrendim, tarih okumaları yaptım. Eğitim sistemimiz korkunç. Dersim’i bile Onur Öymen sayesinde öğrendik. Birçok bilgi, belge çıktı ortaya. Önceden olayı ‘isyan’ diye bilirdim şimdi katliâm olarak biliyorum. Nereye elinizi atsanız çöküyor. Geçenlerde bir okuma yaparken 1940’larda Mimar Sinan’ın kafatasının çıkarılıp Türk olup olmadığı yönünde araştırmalar yapıldığını okudum. Halbuki Mimar Sinan’ın Rum olduğunu herkes bilir.

Sizce gerçek tarihle “Cumhuriyetçiler” yüzleşebiliyor mu?

Bu ülkede demokrasiyi iplemeyen cumhuriyetçiler var. Bizim toplum olarak esas kirlendiğimiz nokta Susurluk. Ondan önce bir takım şeyler örtbas ediliyordu ancak Susurluk’tan sonra ciddî şeyler su yüzüne çıktı. Susurlukla yüzleştikten sonra hepimiz kirlendik. Halbuki bu konuyla ilgili birçok şey yapılması gerekiyordu. Geçen gün Başbakan’ın sanatçılarla yaptığı toplantıda Oktay Kaynarca “Hiç Kürt olduğu için ayrımcılığa uğramış birini tanıyor musunuz?” dedi. Dehşete kapıldım. Kürt sorunundan bahsediyorsak aslında Türk sorunundan bahsediyoruz demektir. Kendini eşit vatandaş olarak görmek istemeyen insanlar ve bunları destekleyen ceberut bir devlet anlayışı var. Bu resmî ideolojinin bir yansıması. Artık demokrasi, eşitlik ve hukuksuzluğa bulaşanların cezalandırılmasını istiyorum.

Bir sanatçı olarak sivil diktatörlüğe gideceğimizi, sizin yaşantınıza müdahale edileceğini düşünüyor musunuz?

Biz kime oy vermek istiyorsak ona oy veriyoruz. Tek başına veya koalisyonla ülke yönetiliyor. Ama sonuç olarak sandığa gidiliyor, sonuç olarak bir hesap verme mekanizması var. Ya ötekiler, ya genelkurmay başkanları?

Sistemin dokunulmazları olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sırf Hrant Dink cinayetine bakıldığında bazı çevrelerin birbirini nasıl korudukları görünüyor. Ancak jandarmada en alttakilere dokunulabiliyor. İstanbul Vali yardımcısına da dokunulamadı…

Hükümetin bu konuda girişimlerini nasıl buluyorsunuz?

Hükümetin yaptığı birçok şey eleştirilebilir noktada, ancak muhalefet yok. Muhalefet hâlâ İnönü’nün bıyığını konuşuyor. Muhalefet “taş atan çocuklar” diye anılan suça itilmiş çocuklar konusunda kıyameti koparabilirdi. Anayasa değişikliği konusunda “Biz yokuz” diyor. Halbuki “Şu şöyle olsun” demeli. Marifetmiş gibi kaç yıl önce hazırladıkları “Kürt raporunu” ortaya atıyorlar, ama icraat yok. Aslına bakarsanız Türkiye’nin sorunlarına yeterince ilgi göstermediğimiz için hepimiz suçluyuz. Gerçi Devlet Güvenlik Mahkemelerinde birçok dâvâm oldu…

Suça itilen çocuklar konusunda Başbakan’la konuştunuz. Neler anlattınız?

Kendisinden bir yıla yakındır randevu alınmaya çalışılıyordu. Ben de sanatçılarla olan toplantıyı bir fırsat bilip kendilerinden randevu alabildim. Başbakan’la görüşmemizde Mehmet Atak, Mehmet Uçum vardı. Başbakan bizi bir saate yakın dinledikten sonra konuyla ilgili bakanlara talimat verdi. Şu an komisyonda çocuklarla ilgili çalışmalar olduğunu duyuyoruz.

Bölgedeki çocuklar tam olarak ne durumda?

Bu çocuklar üçüncü kuşak çatışma ortamında doğan çocuklar. Bu çocukların neredeyse her birinin ailesinde faili meçhul, işkenceye maruz kalmış insanlar var. Birçok aile köylerinden atılmış başka bir şehre göç etmek zorunda kalmışlar. Kırsalda çok az ve basit geçinebilen aile birdenbire şehre gelince maddî-manevî mahvoluyor. Böyle bir ortamda büyüyen çocukların gelen tanklara papatya vermesini bekleyemezsiniz. Birçok çocuk ne yaptığını bilmeden, kışkırtılarak olaylara karışıyor. Öbür taraftan olaylara hiç karışmadığı halde seçme karpuz gibi okullarından alınıp götürülüyor. Okullarından alınıp götürülen çocuklar genelde iyi okuyan çocuklar. Aralarında Fen, Anadolu Lisesi birincileri var. Polis ve jandarma “Ben bunu tanıdım” demesiyle çocuklar içeri alınıyor.

Siz bu tür olayların devletin bazı kanadı tarafından kışkırtılma olduğunu düşünüyor musunuz?

İnsanlar nasıl Diyarbakır Cezaevi’nde gördükleri işkence, aşağılama sonucu dağa gittilerse bu çocuklara yapılanlar da aynı neticeyi verme ihtimali var. Çünkü çocuklara yapılanlar vicdanlarda büyük bir infial uyandırıyor. Ben 14 yaşında olsam 44 yılla yargılanıyor olsam çıkar çıkmaz dağa kaçarım. Ortada vicdana sığmayan bir durum var. Devletin bir kanadı bilinçli bir şey yapıyor. Bu topraklarda barış istemeyenlerin ekmeğine yağ sürecek bir şey bu.

”Hatırla Sevgili” dizisini çekerken yakın tarihe dair okumalar yaptığınızı ifade ettiniz. Neler gördünüz?

CHP’li tanıdıkların dizideki rolüm nedeniyle beni eleştiriyorlardı; “Menderes’in propagandası yapılıyor” deniyordu. Halbuki benim okuduklarım karşısında dizide anlatılanlar “pembe dizi” kalır. Okuduklarımdan birinde Yeşilköy tarafında iki kişi rakı içiyorlar ve sarhoş oluyorlar. Kendi aralarında “Buradan Yassıada’ya tünel açıp Menderes’i kaçıralım” diyorlar. Bu yüzden sarhoş iki kişi gerçekleşmeyecek planları yüzünden tutuklanıyorlar.

Darbeden bahsetmişken Türkiye’de askerin konumu konusundaki düşünceniz nedir?

Çok şükür işleri zorlaşıyor. Anladığım kadarıyla bunlar askerlik dışında her şeyle uğraşıyorlarmış. Bütçeden bu kadar alıyorlar, bu paralar nereye gidiyor? Son olarak saldırıya uğrayan karakoldan sonra yapılan açıklamada “Havanın yağmurlu olduğu” yönünde açıklama yapılarak savunma yapıldı. Böyle bir açıklama olabilir mi? Bir dahaki yağmurda oradaki askerler kendilerini nasıl hissedecekler acaba? Ordunun bedelli askerliği ve hatta vicdanî reddi kabul etmesi gerekiyor.

Bazı komutanlar hukuk çağırdığı halde mahkemeye gitmiyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Genelkurmay bu subaylara sahip çıkıyor. Mahkemenin çağırdığı subaylar Ankara’ya çağırılıyor, oradan da mahkemeye gidemiyorlar. Bu, iktidar ve güç meselesi. Şu ana kadar hep iktidar ellerinde olmuş, ilk defa sorgulanıyorlar, ilk defa biri çıkıp soru soruyor. Şehit aileleri gerçekleri bir anlasa! Evlâdını yok yere kaybetmek zor bir durum. 25 yıldır bu çocuklar ölüyorlar. Nihayet bu duruma itiraz eden şehit aileleri çıkmaya başladı.

Toplumda var olduğu söylenen kutuplaşma sizce kimler arasında?

Var olan vesayetin bitmesini istemeyenler, yani biz onlara Kemalperestler diyoruz, sistemin değişmesindense darbe olmasını tercih ediyorlar.

Kemalperestler sizin gibi düşünen insanlara “İslâmcılar biz olmasak sizi çiğ çiğ yer” diyorlar…

Kemalperestler zahmet edip sosyolojik araştırmaları hiç okumuyorlar. Alan çalışmalarına dayanan bir çok çalışma İslâmî kesimin çoğulcu olduğunu ortaya koyuyor. Bunları içinde feminist olanı, demokrat, liberal olanı var. İçinde kast edildiği gibi dinî bir sistem isteyenlerin yüzdesi oldukça düşük. Ben kemalperestlerin iddialarına katılmıyorum. Kemalperestlerin halkla temasları yok.

Sizce gerçekten korkuyorlar mı yoksa bilinçli kesimler tarafından korkutuluyorlar mı?

Gerçekten korkan insanlar olduğuna inanıyorum, ancak CHP gibi durumun böyle olmadığını bildiği halde nemalanan kesimler var.

Şu an Türkiye’yi tarihî süreçte nerde görüyorsunuz?

Yıllardır halının altına süpürülmüş problemler var. Bence bu problemlerin tümü Türk problemi. Hepimiz biliyoruz ki Türkçe’de kılıç artığı kavramı var, yani öldürülememişler…

Taraf Gazetesi’nden Nabi Yağcı “Türklük”

kavramının neredeyse lânetlenen bir duruma geldiğini söyleyerek bu yaklaşım doğru mu demişti…

Hiç kimse ne olarak doğduğu için aşağılanamaz. Ben mi seçtim ne olacağımı? Aslında burada Türklerden, Kürtlerden, Ermenilerden bahsetmiyoruz. Aslında burada devletin resmî ideolojisinden bahsediyoruz. Hepimizin şeceresini araştırsak kim bilir ne çıkar…

Son dönem AKP ve CHP arasında yaşanan Hitler tartışmasına ne dersiniz?

Lâf olsun torba dolsun. CHP, meselelerin özüyle ilgilenmiyor. CHP bundan önce Van’daki olayları diline dolamıştı, şimdi dillerine İnönü’yü dolayacaklar. İnönü’nün azınlıklara karşı çıkardığı “varlık vergisi” ve Dersim olayı onu yerle bir etmeye yeter. Biz o kadar hastalıklı bir toplumuz ki Amerika’dan üç günlüğüne İstanbul’a gelen arkadaşım “Sizin Atatürk’le probleminiz ne?” dedi. Bunu Dolmabahçe’deki fotoğrafları gördükten sonra sordu. Bu tür şeyler normal değil. İnsanları tabu haline getirmek hiçbir ülkede olmayan bir durum. Atatürk’ü içki içer gösterdiği için Can Dündar’ın canına okudular. Adam Siroz’dan öldü… İçmiyor muydu? Atatürk’ün içki sofraları meşhurdur. Benim babam generaldi ve bütün aile Osmanlı Paşası… Hüsrev Gerede babamın dayısı, Atatürk’ün içki sofralarında bulunmuş biri. Pek çok hikâyeler dinliyoruz, ancak bunların pek çoğu söylenemiyor!

Bu hikâyelerden paylaşabileceğiniz var mı?

Söyleyeyim de öldürsünler beni. Bu hikâyeleri anlatacak kadar delirmedim henüz. Ben hayatımda bu kadar çeşitli şekillerde kullanılan bir siyasî figür görmedim. Herkes bir yere çekiyor ve kullanıyor. İnsanlar çağdaş bir Türk vatandaşı olarak değil, Atatürk kalkanıyla bir şeyler istiyorlar. Sen ne istiyorsan kendi ağzından konuş…

Üniversitedeki başörtüsü yasağı korkunç Etrafınızda İslâmî kesimden arkadaşlarınız var mı?

Daha önce, gençken başörtüsü ve çarşaf benim için kabul edilemez bir şeydi. Ancak Anadolu’yu gezdikçe durumun farkına vardım. İstanbul Türkiye değil. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’yu anlatan “Kanatsız Kuşlar” adında bir roman okudum. Anadolu’daki yaşamı o kadar güzel anlatıyor ki. Süryanisi, Ermenisi, Müslümanı bir arada yaşıyorlar ve birbirleri için dua istiyorlar. Roman’da Atatürkle ilgili bölümler de var. Bu bölümlere Kemalistler nasıl çıldırmadı anlamadım.

Görüşleriniz dolayısıyla yakınlarınızla hiç tartıştığınız oluyor mu?

Başörtüsü konusunda tartıştığımız bir arkadaşım var. “Yirmi beş yıllık geçmişimiz var. Ayrı düşünüyoruz diye geçmişimizi çöpe mi atacağız? Ben böyle bir şeyi kabul etmiyorum” dedim. “Biliyorum ki senin düşüncelerinden dolayı bir çıkarın yok benim de düşüncelerimden dolayı bir çıkarım yok” dedim. Sonuçta düşünce tartışması yapıyoruz bu da çok normal…

Toplumu tanıdıkça mı İslâmî kesimle ilgili önyargılarınız gitti…

Benim de bir reaksiyonum vardı. Daha sonra gördüm ki çok değişik insanlar var. Beyin olarak geniş görüşlü biri başörtülü olabiliyor. İnanç başka bir şey, onu sorgulayamazsınız. Avrupa’da Katolik bir çok insan var. İnsanlar ne şekilde yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalılar. Ben başörtüsüne destek olarak birlikte fotoğraf çektirenlerden biriyim. Eğer başımı kapatmam gerektiğine inansaydım beni kimse tutamazdı!

Üniversitedeki başörtüsü yasağına ne diyorsunuz?

Korkunç… Korkunç… Bizde, kendisini başkasının yerine koymak çok eksik bir duygu. “Onun yerinde olsaydım, onun doğduğu çevreye doğsaydım, onlardan biri olsaydım” anlayışının tam tersine müthiş bir ötekileştirme var.

H. HÜSEYİN KEMAL 10.05.2010



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.