Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 16
 Bugünkü Ziyaret 83
 Toplam Ziyaret 1091940

  Geri Dön

NİSA SURESİNDE KADIN-ERKEK İLİŞKİSİ
AİLEDEN DEVLETE YÜRÜYÜŞ ve İhsan Eliaçık
İhsan Eliaçık iyi bir dosttur. hayat hikayesini defalarca okudum. Zeki ve atak bir karizmaya sahiptir.

Ben sistematik ve tanımlamalarla işe başlamayı ve yormlamalar getirmeyi temel ilke edindiğimden bu konudaki sistematik düşüncemi dillendirerek konuya girmeyi uygun görürüm.

En son makalesi, yine olaylara neden olacak boyuttadır. benim sistematik düşünceme görezeki ve atak insan sısflandırmasını yaparak konuya girmek isterim. Bana göre İhsan Ekiaçık gibi iki karizmatik insan daha var. bu karizmalar benim ilgi alanıma girdiği kadarıyla:

1- Edip Yüksel: iMAM-hATİP lİSESİNİ OLAYLARLA DOLU OLARAK BİTRİMİŞ, birkaç üniversite değiştirmiş ve mezun olamamış. Hayat hikayesini okursanınz benim tespit ettiğim ortak özelliklerini göreceksiniz.

2- Mustafa İslamoğlu: Aynen Edip Yüksel kadar renkli biryaşam öyküsü vardır. Olaylı bir İmam-Hatip Lisesi mezuniyeti sonrası yüksek öğrenimini tamamlamadan renkli bir hayata atılmış büyük insan.

3- İhsan Eliaçık: Normal lise eğitimini kabuğuna sığamadığından birkaç il değiştirerek Kayseri'de başlayıp Kırşehir'de tamalanmış. İlahiyat Fakültesi öğrenimini tamalamadan renkli bir yaşam sürdürmüş. Bu üç büyük insanın da ceza evi hayatları vardır ve üçünün de çok anlamlı ve anlatmakla bitiremedikleri tartışma, kavga-dövüşlü, üçünün de karizmatikliği aynı paralelde seyreden hayat romanları vardır. işte bu arada üçünün de Ehl-i Sünnet düşünce çizgisini aşamadıklarından pocalamakla ve kendilerini Türk ve dünya insanına tam anlatamamaları vardır.

Her üç şahsiyetle dirsek temasımız olmuştur. Edip Yüksel ile daha askerlik yıllarında ve daha sonraki Amerika çalışmalarında fikir alış verişlerinde bulunmuşluğumuz vardır.

İhsan Eliaçıkla son yıllar içinde, İstanbul'daki çalışma bürolarında epeyce fikir alış verişimiz olmuştur. Mustafa İslamoğluyla, daha önceki birdoyamızda da değindiğimiz gibi çok kısa süre beraberliğimiz olmuş ve beni hayattan silmesiyle tamamlanmıştır.

Şimdi Sayın İhsan Eliaçık'ın son günlerde internet sayfalarından vakıf olduğumuz bir tefsiri Nisa Sûresinde "Kadın"la ilgili ayet yorumlamaları vardır. Bizim de aynı âyetlerin tefsiriyle ilgili kitabımız yayınlanacaktır. İşin ilignç yanı, Sayın yazar aynı âyet-i kerimeleri "Kadın" başlığı altında, kendince yorumlarken ben aynı âyet-i kerimeleri "İslam'da Yerinden Yönetim ve Belediyecilik" adı altında yorumluyorum.


NÜSÜK/RİTÜEL

İhsan Eliaçık
 
23 aralik 2010 
Alıntı prangasiz
“Ritüel” sözcüğü Hind-Avrupa kökünde “ritu” (saymak) imiş… Oradan Letinceye “ritus” (ayin, tören, merasim, örf, adet) olarak geçmiş, Orta-Latincede “ritüale”  olmuş… Ordan da Fransızcaya  “rituel”, İngilizceye “ritual” olarak yerleşmiş…

“Âyin” kelimesi ise Türkçeye Farsçadan geçmiş ve görenek, tören, merasim anlamına geliyor. Osmanlıcada kullanılan “Şehrâyin” bu anlamda tören, merasim, şenlik ayı demek. “Ayna” kelimesi de bu kökten.  Ayin ve törende belli hareketlerin tekrar “aynısı” yapılır, aynada da kendinin “aynısını” görürsün. “Aynen” de bu kökten olup tekrar ifade eder…

Görüldüğü gibi ritüel veya ayinde bir hareketin “sayısı, tekrarı ve aynılığı” esastır: Her yıl Ganj nehrine girersin (Hinduizm)… Her Pazar kilisede toplanırsın (Hristıyanlık)… Her ramazan ayında bir ay oruç tutarsın… Namazda bir rüku iki secde yaparsın… Abdestte dört uzvunu yıkarsın… Hacda şeytan taşlarsın… Kabe etrafında yedi defa dönersin (İslam)…

Kur’an’da ritüeli karşılayacak kavramın “nüsuk/menâsik” olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla “İslâm’ın ritüelleri” aslında “İslâm’ın nüsukları” demek oluyor.

Nusuk/menâsik kelimesinin Arapçada toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku’l-ard), yeni yağmur yağıp yeşillenmiş toprak (ardun nâsike), bir adamın alıştığı yer (en-Neseki) kelimelerinden da anlaşılacağı gibi “gübrelemek, alışmak” gibi anlamları var.

Kur’an’da nusuk altı yerde salât, oruç, hacc, kurban vb. ile birlikte kullanılır.  Bütün ritüelleri kendinde topladığı için özellikle hacc için “menâsik” denir ki aslında diğerlerini de kapsar. Kur’an namaz, oruç, hac, kurban vb. ritüllere ibadet demez. İbadet Kur’an’da 278 civarında yerde geçer ve hiç bunlarla birlikte kullanılmaz.  (bkz. ‘Din ve ibadet anlayışımız 1-2” ve “Dinin direği nedir?” başlıklı makaleler).

Şu halde İslam’ın ritüellerine nüsuk diyeceğiz.

Nüsuk belirli hareketlerin sayılı, tekrarlı ve aynı tarzda yapılması bakımından ritüel ve ayine benzer. Fakat kelime kökünden de anlaşılacağı gibi bunlardan maksat sırf “aynı şeyleri tekrar” edip durma değildir. Amacını kaybetmiş, manasız tekrar olunca ayin, hayatın içindeki bir amaca  “alıştırma” veya hayatta ürün almak için “gübreleme” olunca tekrarlanan hareketler nüsuk oluyor. Bu durumda nüsukun amacı “ibadet” oluyor. İbadet ise bir şeyi hayatın içinde yapmak, iş ve değer üretmek, ortaya çıkarmak, etmek, eylemek demektir.

***

Şimdi, bu ikili ayırım (nüsuk-ibadet; gübre-ürün) çerçevesinde İslam’ın belli başlı tekrar edilen hareket, tören ve merasimlerine (ritüellerine) bakalım.

HACC:

Nüsuku: Her (kamerî) yıl sonunda Mekke’deki Kabe (Beyt) etrafında toplanılır. İhrama girilir. Beyt tavaf edilir; etrafında yedi kez dönülür. Arafat’da vakfe’ye durulur…

İbadeti: Hayatta eve (beyt) dayalı yaşamı yüceltmeyi ve yaşatmayı ifade eder. İnsanlığın ve uygarlığın kökenini hatırlatır. Kabe’yi Adem yapmıştır. Çünkü Adem/Adam ilk ev (beyt) kuran, aileye dayalı yaşamı başlatan, bir arada yaşama hukuku getiren (şeriat) ve insanoğlunun (yeme içme, şehvet, tutku, ihtiras) konusunda kendini frenlemesi (savm/oruç) bilinci uyanan ilk insanın/insanların sembolüdür.

İlginçtir “Allahuekber” e benzer tek ifade Kur’an’da “Hacc-ı ekber” olarak geçer (Tövbe; 3). Dikkat ediniz; Allah yerine Hacc geçmiş. Bu durumda Hacc, insanlığın toplaşma, karışma, kaynaşma ve eşitlik ritüeli oluyor. Verdiği mesaj Allahuekber’in yere indiğinde nasıl anlaşılması gerektiğinin tatbikatıdır: Allah’tan (en-Nâs’tan/halktan/toplumdan) daha büyük değilsin! Ona dön!

Hacc “yöneliş” veya “yürüyüş” demek olduğundan, etrafında dönülen Kabe bir an için yukarıya çekilip alınsa ortada esas amaç kalır.  Geriye iki parça beze bürünmüş, karışmış, kaynaşmış, sınıf, tabaka ve kastlardan arınmış, “eşit” hale gelmiş insanlık (en-Nâs) kalır.  İşte tüm yeryüzünde “yöneliş” buna, “yürüyüş” buna doğrudur.

Hac boyunca telbiye yapılması [Lebbeyk Allahume lebbeyk… La şerike leke lebbeyk… İnne’l-hamde, ve’n’imete ve leke mülk la şerîke leke lebbeyk…] topluca yeri göğü inleterek mülkün Allah’a ait olduğunun ve şirkin esasında mülk ile ilgili olduğunun apaçık ilanıdır. [Anlamı: Buyur Allahım buyur. Senin ortağın yoktur buyur. Hiç şüphesiz övgü sanadır, nimet ve mülk (zenginlik, mal ve egemenlik) senindir; kimse sana ortak olamaz , buyur…]

Demek ki hacc ritüelinin bize öğrettiği rütbe, tabaka ve kastlardan arınmış (ihram/tavaf) sınıfsız topluma yöneliş ve insanlıkta/yeryüzünde/toplumlarda bunu sağlamak için durmadan çaba, gayret ve yürüyüş halinde olmaktır. Asıl ibadet budur, diğerleri bunu öğretmeye yönelik menâsiktir. Haccın diğer bütün nüsukları (Arafat, Müzdelife, Mina, Şeytan taşlama, kurban, bayram) bunun nasıl sağlanacağına yönelik sembolik hareket ve ritüellerdir. Her biri bu amacın bir aşamasını/safhasını öğretir. Hacılar bunları öğrenmiş ve hacc menâsikinden gerekli talimatları çıkarmış olarak memleketlerine dönerler. Asıl ibadet döndükten sonra başlar.

NAMAZ:

Nusuku: Günün belirli vakitlerinde en önemli hareketleri rüku ve secde olan hareketleri yapmaktır. Hac, cuma ve bayram namazlarında saf halinde dizilinir ve topluca (cemaat halinde) yapılır.

İbadeti: Hayatta hiç kimsenin önünde eğilmemek (ruku), mütevazi olmak (secde) ve eşitliktir (saf).  Eğer ömrünüz onun bunun önünde eğilerek geçiyorsa yaptığınız ruku sadece nüsuk olarak kalır ve ibadete dönüşmüş olmaz. Peygamberimiz der ki: “Kim birisinin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse (ayağa kalkarsa) dininin yarısı gider.” (Beyhakî)… Keza kibirli, kendini beğenmiş, kasıntılı, böbürlenerek yürüyenlerin namazı boştur. Yaptıkları sadece nusuk olarak kalır; ibadet yapmış olmazlar… Yine namazda safa dizildiği, önündeki bir yoksulun çorabının dibine secde ettiği halde dışarı çıkınca kâşanelerine çekilenlerin, topluma üstten bakanların, kast yaratıp sınıf oluşturanların, öksüzü korumayan ve yoksulun yanında olmayanların namazı boştur. Çünkü eşitlik ritüelinden (saf halinde diziliş) çıkıp toplumda eşitsizlik yaratmaktadırlar. Bunların yaptıkları da sadece nusuk olarak kalır, ibadet olmuş olmaz. İbadet dışarıda, hayatta olur; tapınakta değil.

ABDEST:

Nusuku: El ve yüzü su ile yıkama, baş ve ayakları da mesh etme (veya ayakları yıkama) ritüelidir. Gusl abdesti ise bütün vücudu su ile yıkamadır.

İbadeti: Eline, yüzüne (gözüne, kulağına, ağzına), başına (kişiliğine) ve ayaklarına (gittiği yere) sahip olmaktır. Abdest ve gusl bu anlamda “Eline, beline, diline sahip ol” sözünün anlamını çağrıştırır. Çünkü su dinî sembolizmde arınmayı ifade eder.  Bunları su ile yıkamak, bunlara sahip olmak, buralardan insanların zararına bir şey çıkarmamak, yapmamak demektir. Bunları yaparsınız ibadet yapmış olursunuz, aksi halde nusuk olarak kalır.

EZAN:

Nüsuku: İçinde “Allahuekber” ve “Lailahe illallah” sözlerinin en çok geçtiği bilinen cümlelerden oluşan ilan ve çağrıdır. Genellikle günde beş (Sünnîler) ve bazen de üç kez (Şiîler) camilerden yükses sesle okunur. Buna ezan (duyuru, ilan) denir.

İbadeti: Allah’tan (halktan) daha büyük olduklarını sananlara ve Allah’a (halka) rağmen otorite tesis etmeye çalışanlara bir reddiyedir. Mülkü ele geçirerek müstağnileşen ve böylece tuğyan edenlere hatırlatma ve ihtardır. Çünkü İslam’ın şiarlarının merkezinde “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) vardır. Bu, bir şeye reddiye değil; önce ilan ve duyurudur. Kur’an’ın tüm ruhuna sinmiştir. Öyle ki Kur’an’ın her sayfasının ortasına sanki Lehu’l-mülk damgası basılıdır. Bütün kıssalar, ahkam, nüsuk ve anlatılar bunu açımlar. Konu (parağraf) bitimlerinde yerlerin ve göklerin mülkünün Allah’a ait olduğu sıklıkla vurgulanır.  İşte ezanda kim       yeryüzünün kuvvet arçalarını (bilgi, iktidar ve servet) ele geçirip büyüklenmeye kalkarsa ona reddiye gelir: Allahuekber! [En büyük Allah’tır]. Sonra kişi veya kişiler, kurum veya kurumlar bu büyüklenmeye dayanarak insanlar üzerinde otorite tesis etmeye ve hegemonya kurmaya kalkarsa ona reddiye gelir: Lailahe illallah! [Allah’tan başka ‘ilah’ yoktur].  (Bkz. ‘İslam’ın iki büyük şiarı’ başlıklı makale).

ORUÇ:

Nusuku: Ramazan ayında bir ay boyunca yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durmaktır.

İbadeti: Hayatta Şeytanın dört büyük saptırma yolunu tıkamayı ve onlara karşı kendini tutmayı ifade eder: Servet, şehvet, iktidar, şöhret…  Aç kalarak servete ve biriktirmeye, cinsel ilişkiden uzak durarak şehvet ve iktidara (iktidarsızlık!) ve itikafa girerek şöhrete karşı kendinizi tutma talimi yaparsınız. Bu durumda oruç ritüelinin ibadeti servet, cinsellik, iktidar ve şöhret tutkusundan uzak durmanın bizatihi kendisidir. Çünkü her tür şehvetin panzehiri açlıktır. Yeryüzünde bir milyar aç varken, orucu zenginlerin iftar gösterişine çevirenler ibadet yapmış olmazlar. İftar ve sahur sofralarındaki oruç değildir; onun ritüelidir. Bilakis ibadet hayatta öksüzü koruma ve yoksulun yanında olmadır. Böyle bir hayat tarzını benimseme, örneğin siyaseti bunun için yapmadır. Demek ki ramazanda ritüel/nüsuk ile iş/dava öğretilmekte Ramazan ayı çıkınca da ibadeti başlamaktadır.

KURBAN:

Nüsuku: Hacda hediye olarak kesilen hayvanlara denir. Bazı İslam toplumlarında hac dışında da kurban kesmek büyük eşitlik ritüeline (hac) bulunduğu yerden katılım sağlamak amacıyla adet olmuştur. Kurbanlar üçe bölünür: Bir parçası hane halkına, ikincisi komşulara, üçüncüsü yoksullara dağıtılır.

İbadeti: Hayatta birbirine yakınlaşma, hediyeleşme, kaynaşma ve kucaklaşmadır. Oluşmuş tabakalaşma ve sınıflaşmaların kaldırılması, herkesin birbirini ziyaret etmesi, hacda ihram ve tavaf ile sergilenen sınıfsızlaşmaya yaşanılan yerden katılma, öteki için fedakarlık, onun halini anlama ve empati yapmadır. Nimetleri paylaşmalı: Bilgiyi, iktidarı ve serveti de kurbanı üçe böldüğümüz gibi taksim etmeli, paylaşmalı, dağıtmalı ve yaymalıyız. Bir tek yerde temerküz (kenz) ederek tabakalaşma ve eşitsizlik meydana getirmemeliyiz. Bunun için bayrama i’ydu’l-edha yani fedakarlık, öteki için kendini feda etme, diğergamlık bayramı denmiştir.

DOMUZ ETİ:

Nüsuk: Yemek olarak domuz (hınzır) etini yememektir.

İbadeti: Hayatta; para, ticaret ve devlet ilişkilerinde domuzlaşmamak yani yiyicilik yapmamaktır. Çünkü öteden beri Mezopotamya-Akdeniz havzası halklarında domuz yiyiciliğin ve pisliğin sembolü olarak görülürdü. Buradan sembolize edilerek domuz eti yememek haram helal demeden her şeyi yemenin, yiyicilik yapmanın, yemede kırmızı çizgisi olmamanın sembolü olarak yasaklanmıştır. Bizzat domuz eti yememek işin ritüeli, domuzlaşmamak ise ibadetidir.  “Allah’tan başkası adına kesilenleri yememek” de böyledir. Yani kimse Allah izin vermeden birisini kesemez (öldüremez) denmek istenir. Böyle bir şey yapanın kestiği protesto edilerek yenmez. Allah’ın izin vermesi ise saldırıya uğrama, kısas, meşru hayvan kesimi, av gibi hallerde söz konusu olur.

Yoksa bir şehre tanklarla girip çoluk çocuk demeden binlerce insanı kesip (öldürüp) ardından lokantada “helal et” sormak abesle iştigal olup dindarlık falan değildir… Masada kardeşinin ölü etini yeyip dururken (gıybet) garsondan kebabın “helal et” olup olmadığını sormak da böyledir… Keza yanında asgari ücretle işçi çalıştırıp emeği sömürerek (yiyicilik yaparak) katlar yatlar sahibi olduğu halde hala işçisi kirada oturan birisinin “zinhar domuz eti yemem, haram” deyip durması da böyledir. Çünkü böyle birisi ritüel olarak domuz eti yemediği halde iş ilişkisinde domuzun tekidir. Nüsukunu yapmakta ve fakat ibadetine yanaşmamaktadır. Sırf nüsuk (ritüel) kişiyi kurtarmaz.

CENAZE:

Ölen kişi musalla taşına konur. “Er (veya hatun) kişiyi nasıl bilirdiniz?” ve “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sorulur. Cemaat “İyi bilirdik, helal olsun” der ve Kıbleye dönmüş vaziyette cenaze namazı kılınır.  Sonra omuzlar üzerinde mezara götürülüp gömülür. Mezarda genellikle Yasin suresi okunur. Cenaze sahiplerinin evine gelinerek taziyede bulunulur.

İbadeti: Ölüm en büyük eşitleyici ilkedir. Kişi ölmekle eşitlenmiş olur. Bunu temsilen musalla taşına yatırılır. Cemaate kimin hakkını yeyip yemediği sorulur. Başka bir şey değil; sadece üzerinde “kul hakkı” olup olmadığı sorulur. Bunun anlamı ölenin cemaate ( topluma/halka) tepeden bakıp bakmadığının, emek sömürüsü yapıp yapmadığının, hak ihlali yapıp yapmadığının sorulmasıdır. Adeta denmek istenir ki: “Bu er (veya hatun) kişi adalet ve eşitlik ilkelerini ihlal etti mi etmedi mi? Bu konuda bir şikayeti olan var mı yok mu?” Aslında bu ahiretteki sorgunun da ön tatbikatıdır. Orada da ilk buradan sorulacaktır… Mezarda Yasin suresinin okunması ise ölen için değil; mezara gelen diriler içindir. Keza evdeki taziye de aynen diriler içindir. Taziye “acıyı paylaşma” demek olup cenaze sahiplerini hayata döndürmek için yapılan gönendirici konuşmalardır…

***

Görülüyor ki İslam’ın bütün ritüelleri dönüp dolaşıp aynı kapıya çıkmaktadır:   Kerem! Bu ise Kitab’ın kapağında yazılı olan şeydir: Kur’an’ı Kerim…

Demek ki İslam’ın ritüellerini de “kerim” gözle okumamız gerekiyor.

Kerim cömertlik ve şeref demek olup en genel anlamıyla paylaşma/bölüşme ilkesini ifade eder. Dikkat ediniz, her şey bunun gerçekleşip gerçekleşmediği, ihlal edilip edilmediği ile ilgili: Bilgide, servette, iktidarda; yerde, gökte, karada, denizde, havada…

Aslında diğer dini düşence sistemlerinde de birçok ritüel ve sembol bununla ilgilidir.

Mesela Yahudilikte cumartesi yasağı “sahip olmama” veya “mülkiyet edinmeme günü” demekti. Altı günde kazandıklarını yedinci gün paylaşırsın. Hristıyanlıkta “komünyon ayini” de böyledir. Hz. İsa hep arkadaşlarıyla beraber yemek yerdi. Son akşam yemeğinde de böyleydi. Ortaklaşa yenen yemeğe “agape” denirdi. Onun için komünyon (cemaat/toplu) halde, hep birlikte yenen yemek deniyor. Peygamberimizin Medine’deki “suffe” uygulaması da böyledir. Suffe, miskinlerin sığındığı yer değil; toplu halde olunan yer demektir, oraya herkes gelir ve paylaşma/bölüşme öğrenilir. Sufilikte, Ahilikte, Alevilikte de böyle uygulamalar çoktur ve hepsi de aynı mantığın ürünüdür. Zaten “tekke” paylaşmanın/bölüşmenin öğrenildiği yer demektir. Alevilikteki “kırklar cemi” de böyledir.

Bunların hepsi bir zamanlar toplu halde olmayı, cemaat (comün) halinde yaşamayı ifade ediyordu. Fakat sonra gelenler bunları unutarak ritüel’i yüceltip (ayin) asıl maksadı unuttu. Bugün mesela domuz etini asla yemeyip iş hayatında domuzlaşan yığınla Müslüman olduğu gibi, Cumartesi yasağının ne yasağı olduğunu unutan yığınla Yahudi bulunuyor. Keza İsa’nın kanı yerine şarabı, eti yerine ekmeği yemekle komünyon ayini yapan ve fakat hayatta ne ekmeğini ne suyunu kimseyle paylaşmayan yığınla Hristıyan bulunuyor.

***

Görülüyor ki dinî düşünce dünyası sembollerin ve ritüllerin çokca kullanıldığı bir dünyadır. Bu açıdan Kur’an modern tarih, fizik, matematik, jeoloji, astronomi vb. kitaplarına pek benzemez. Onun kendine özgü anlatım tarzına aşina olunca çetrefil gibi görünen bir çok mesele kolayca açıklığa kavuşur.

Dinî düşünce sistemlerinin kimi sembol ve ritüellerle insanlıkta ne yapmaya çalıştığı sanırım anlaşılıyor.

Bugün İslam içinde biri ritüellere diğeri maksat ve ruha vurgu yapan iki akım bulunuyor. Bunların birine Sünnîlik diğerine Alevîlik deniyor. Sunnîlik ritüelin din sosyoloji açısından önemini kavrayarak onları sık sıkıya korumak isterken, Alevilik bunların esasında ne maksatla varolduğunun mesajını veriyor.

“Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz namaz değil” ve “Allah de ne istersen becer, oh ne ala ne şeker” cümlelerindeki “gönül” , “namaz”, “Allah” ve “Ne istersen becer” sözleri ritüel ile ruhun, dolayısıyla Sünnîlik ile Alevîlik arasındaki “mesajlaşmanın” ayrıntısını ele verir. Birisi ritüele ve şekle, diğeri maksat ve ruha ağırlık verir. Birinin aşırı gittiği yerde diğeri ona mesaj gönderir. İyice düşünülürse Sunnîlik İslam’ın klasik (tarihsel) aklı olurken, Alevîlik ruhu olmaktadır.

Kanımca Peygamberin şahsında her ikisi de birleşmiş durumdaydı. Sonraki asırlarda bu sürekli parçalandı ve her biri elindeki parça ile asıl benimki doğru diye övünerek /sevinerek yol ve kimlik oluşturdu. Asla, köke inince her ikisinin de bütün içinde kaybolduğunu ve asıl yerini bulduğunu göreceksiniz…


R.İhsan Eliaçık


__________________
"Asılan hırsız değil, yakalanandır."
Çek Sözü
Göster prangasiz's Profil Diğer Mesajlarını Ara: prangasiz
 
Dine girdikten sonra da zorlama yoktur. Yani dini kabul ettikten sonra, yaygın görüşün aksine dinin içinde de zorlama yoktur. Namaz, oruç, hac, başörtüsü gibi hükümlerin yaşanması veya yerine getirilmesi gibi hükümlerde de zorlama olamaz. Çünkü daha çok hukukullah (ALLAH'ın hakları) sınıfına giren bu gibi hükümlerde, ne Kur'an'da ne de Hz. Peygamber'in sünnetinde herhangi bir zorlama, hele de devlet zoruyla ceza öngörüldüğü görülmemiştir. Bu tür Müslüman bireye mahsus ibadetlerin ihlal edilmesi durumunda irşat, nasihat ve hatırlatıcı (müzekkir) olmak dışında yapılacak bir şey yoktur. Herkes hesabını yevm-i kıyamette ALLAH'a verir. Tabiri caizse bunların hesabını ALLAH kendisine bırakmaktadır.
 
 
Kur'an'ın müeyyide (cezaî yaptırım) öngören kırmızı çizgilerinin hukuku'l-ibad (kul hakları) sınıfına giren konularda olduğunu görüyoruz. Bu noktada iş ahirete bırakılmayıp dünyevi cezalar öngörülüyor: Öldürmek, çalmak, yol kesmek, gasp, hırsızlık, vurgun, soygun, iftira, fuhuş, zina gibi can, mal, ırz ve namus güvenliğini tehdit eden, ortak iyiyi (maruf) yani insan (kul) haklarını alenen çiğneyen suçlarda hukuk (şeriat) vazedildiğini görüyoruz. Dünyanın her yerinde hukuk, özü itibariyle bundan ibarettir. Demek ki bu suçları işleyenler veya işlemeye yeltenenler "devlet zoruyla" etkisiz hale getirilebilir. İslam tarih, kültür ve dil evreninde "şeriat" dediğimiz şey, bugün adına "hukuk" dediğimiz şeyin ta kendisidir. Dolayısıyla "Şeriat isteriz" demek, "Hukuk isteriz" demektir.
 
 
Devlet zor kullanma yetkisini elinde bulunduran yegâne meşru otorite olduğundan, bu zor kullanma, zorbalığa karşı zor kullanmadır. Bu nedenle de, Hz. Ömer'in dediği gibi adalet mülkün (devletin) temelidir. Bundan saptığı an meşruiyetini kaybeder. Şu halde devletin "nüsuk/menâsik" dediğimiz -dar anlamıyla- ibadet yaptırma veya bunların bekçiliğini yapma gibi bir görevi bulunmuyor: Namaz kılmayana hapis, oruç tutmayana sopa, başörtüsü takmayana sürgün gibi uygulamalar dinde zorlama olacağından gayr-ı meşrudur. Veya tam tersi namaz kıldı diye hapis, oruç tuttu diye sopa, başörtüsü taktı diye sürgün vs. cezaları da kişiyi haklarından mahrum etmek olacağından gayr-ı meşrudur. Her ikisi de zor kullanma yetkisinin istismar edilmesidir.İşte burası, zorbalığı önlemekle görevli meşru otoritenin, bizzat kendisinin zorbalığa dönüştüğü yerdir. Bu durumda ise düğümü "ma'şeri vicdan" yani saf bir yürek temizliği içindeki halk uyanışı çözecektir...
 
 
 
 
 
 
 
"islam’ın “allah’a ve ahiret gününe iman”
dışında metafizik boyutu bulunmuyor. yegâna metafizik
boyut allah’a ve ahiret gününe imandır. ruh, melek,
şeytan, cinn vs. hepsi fiziki âlemde olan bir takım olay,
durum ve hallerin din dilindeki ifadeleridir. bunları eski
dünya dinlerinde olduğu gibi ruhanî, nuranî, ezoterik
varlık kategorilerine sokup oradan bir sır ve tılsım çıkarmaya
çalışmanın ve mistik heyecanı orada aramanın
manası yoktur." söz ve adalet dergisi sayı 4
Gönderen: 23 aralik 2010 Saat 20:05 | Kayıtlı IP Alıntı isimsiz

Alıntı:
Nusuk/menâsik kelimesinin Arapçada toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku’l-ard), yeni yağmur yağıp yeşillenmiş toprak (ardun nâsike), bir adamın alıştığı yer (en-Neseki) kelimelerinden da anlaşılacağı gibi “gübrelemek, alışmak” gibi anlamları var.

 

İslam, abdestli kapitalist üretmemeli

Eliaçık'tan muhafazakar sermayeyi kızdıracak sözler

Deniz GÜÇER / VATAN ANKARA

“Müslüman sosyalist olabilir ama kapitalist olamaz” diyen muhafazakar camianın “aykırı sesi” Eliaçık’tan yükselen muhafazakar sermayeyi kızdıracak sözler: “Muhafazakarları bilmem ama İslamcılar lüks içinde yaşayamaz. İşyerine mescit açmayı alternatif olmak sayıyorlar, bu doğru değil”

'Türkiye için utanç vakti'

Emek ve Adalet Platformu üyesi bir grup, israfa dikkati çekmek ve lüks otellerdeki iftarları protesto etmek amacıyla Beşiktaş'taki 5 yıldızlı bir otelin karşısında mütevazı iftar sofrası kurdu.

07 Ağustos 2011 Pazar 00:27 tarihinde eklendi.

Türkiye için utanç vakti

Gruptakiler, otelin karşısına, ''İftar menü 316 TL, asgari ücret 658 TL'', ''İstanbul için utanç vakti'', ''İki ailenin bir otel iftarıyla bir aile bir ay doymak zorunda'' ve ''Burada israf var'' yazılı pankartlar astı.

Yanlarında getirdikleri su, ayran, zeytin, hurma, domates, salatalık, helva, börek, pide, bulgur pilavı, yaprak sarması ve tulumba tatlısı gibi iftariyelikleri, kurulan yer sofrasına özenle yerleştiren gruptakiler, büyük kazanlarda da mercimek çorbası ve pilav yaptı.

Grup adına açıklama yapan ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, platform üyesi gençlerin ramazan ayıyla birlikte her Cumartesi günü lüks otellerdeki iftarları protesto edeceklerini söyledi.

Eliaçık, lüks oteldeki bir iftar menüsü için bir kağıt toplayıcısının 6 gün çalışması gerektiğini belirterek, ''Bugün biz kağıt toplayıcılarını da, sokak çocuklarını da, Afrikalı kardeşlerimizi de çağırdık. Bu, Türkiye'de bir ilktir'' dedi.

Somali'de son 3 ayda 5 yaşından küçük 29 bin çocuğun açlıktan öldüğünü kaydeden Eliaçık, ''Ramazan, sadece aç kalarak tanrıyı memnun etme değil, açlar ve yoksullarla ilgilenerek, onların halini anlayarak Allah'ı hoşnut etme ibadetidir. Bu ibadet son zamanlarda maalesef Türkiye'de unutuldu. Din, bir zengin eğlencesi, iftar bir zenginlik ve gösteriş vesilesi haline geldi. Biz özellikle salonlarda, otellerde, vakıf binalarında, şaşaa ve debdebenin olduğu yerlerde insanları iftar yapmamaya çağırıyoruz'' diye konuştu.

Eliaçık, Ramazanın, kendini tutuş ve geriye çekiliş demek olduğunu vurgulayarak, şöyle dedi:

''Lüksten, israftan, gösterişten, yalan ve kötü sözler söylemekten uzaklaşmamız lazım. Ramazanın ibadet olarak zaten özelliği bu. Bu ayda geriye çekilmeyeceksen ne zaman çekileceksin. Bu ayda israf, gösteriş, riya olur mu?''

''BELEDİYELER, RAMAZANIN RUHUNU YANSITAMIYOR''

Belediyelerin ramazan etkinliklerini de eleştiren Eliaçık, ''Sultanahmet'te, Eyüp Sultan'da Ramazan bir festival, iftar da bir eğlenceye dönüşmüş vaziyette. Biz buna itiraz ediyoruz. Belediyeler Ramazanın ruhunu tam olarak yansıtamıyorlar. Siyasi partilerin iftar programlarını iptal etmesi lazım. Otellerde, vakıflarda, derneklerde değil, mahallelerde, yoksulların evlerinde, sokaklarda iftar edilmesi lazım'' diye konuştu.

 

 

Çarşamba, Mayıs 11

SÖYLEŞİ (ANF)

İslam, Marksizm, mülkiyet ve adalet konularında alışılmış İslam algısının dışındaki söylemleriyle dikkat çeken yazar İhsan Eliaçık, AKP’nin kapitalizme abdest aldırdığını, diyanet yoluyla ‘devletin dini’ dayatmasının yapıldığını söylüyor. AKP’nin ‘boğazına kadar konformizm ve kariyerizme batmış durumda’ olduğunu söyleyen Eliaçık, ”Türkiye’de İslam değil, Şaman-İslam sentezi var. Derin devlet gibi, derin din var. Gül, Erdoğan dini çevreler 70′li yılardan itibaren anti-komünist bir eğitimden geçirildi. Anti-Komünist olmak muhafazakarlığın şartı olabilir ama İslam’ın şartı değildir, alakası yoktur”diyor.

Kimi İslami çevrelerce komünist olmakla ithaf edilen, İslamiyet’in kurumsal yönü ile mülkiyet-adalet temalarını ele alan, Sosyalizm, Marksizm ve İslamiyet alanında Türkiye’nin en dikkat çeken isimlerinden biri olan yazar İhsan Eliaçık, AKP, devlet dini ve Sivil Cuma konularını ANF’ye değerlendirdi.
Türkiye’de elbette ki yasalara veya resmi anlayışa göre bir cumhuriyet ya da demokrasi rejimi var. Size göre Türkiye’de şu an hakim olan gerçek rejim, yönetim biçimi nedir?


- Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarına baktığımızda, o zamanki cumhuriyetle şu anki arasında fark var. Bir kere Türkiye şu anda laik bir ülke değil. Bana göre Bizantist bir ülke. Daha doğrusu devlet laik değil. Bizantist devlet gelenekleri hakim. İstanbul’un fethiyle beraber Bizans’ın başkenti İstanbul, oradan devir alınan bir devlet mirası var. Buradaki dinle ilişki, dini devletin güdümüne veren bir ilişkidir. Aslolan devlettir. Devlet dine biçim verir. ‘Din budur’ diye tanımlar ve insanların bu dini yaşamasını ister. Bu bir kere laiklik falan değildir. Bu Bizantistizmdir. Dini açıdan böyle…

OLİGARŞİNİN KIRILMASI İÇİN

Siyasi açıdan ise Türkiye’de bir oligarşi var. Bu oligarşi bilgi, iktidar ve serveti kendi tekeline toplamış olan bir grup azınlıktır. Bu azınlık, Türkiye’nin iktidar ve servet kaynaklarını başkasıyla paylaşmak istemiyor. Buna oligarşi denir. Türkiye böyle bir oligarşik yapıya sahiptir. Bunun kırılması için, bilgi, iktidar ve servet kaynaklarının Türkiye’de yaşayan herkese dağılması, yayılması gerekir. Türkiye’nin hazinelerinin bir grup oligarkın elinden çıkıp, dağıtılması lazım. Bütün bu kesimlerin Türkiye’nin yer altı yer üstü kaynaklarından yani bilgi, iktidar ve servet kaynaklarından eşitçe yararlanması lazım.

Yüksek perdeden herkesin diline pelesenk ettiği demokrasi denen bir kavram var Türkiye’de. Hemen herkesin her fırsatta sarıldığı bir kelime bu. Türkiye’de demokrasi denen olgu işlevsel bir durumda mı şimdi?

İşlevseldir ama eksiktir. Bir cumhuriyet var ama tam anlamıyla demokratik değil. Cumhuriyet, cumhurun, halkın iktidarı paylaşması demektir. Servetin halka yayılması, iktidarda halkın söz sahibi olması demektir. Bu iktidar kaynağı, daha önce sultanın elindeydi, sultan da gücünü tanrıdan aldığını söylüyordu. Bunun kaynağı da esasında Bizanstı. Ve bu binlerce yıl önce Muaviye tarafından, Suriye’de devralındı. Emevilerden Abasilere, Selçuklulara ve oradan Osmanlı’ya geçti. Bunun yerine cumhuriyet geçti işte. Ama bu kez cumhuriyet elitleri ve oligarşisi oluştu. İktidar tam olarak yine halka yayılmadı. Halk iktidar makamlarına tam olarak katılamadı. Dolayısıyla şu an yüzeysel bir seçim yapılıyor. Türkiye’yi yönetecek insanlar seçimle iş başına geliyor. Bu anlamda buna şekilsel demokrasi diyebiliriz. Fakat derinleştirilmiş demokrasi değildir.

DERİNLEŞTİRİLMİŞ DEMOKRASİ

Derinleştirilmiş demokrasi benim görüşüme göre halkın doğrudan doğruya yönetimde söz sahibi olduğu, yöneticilerini seçtiği ve azledebildiği bir yönetimdir. Mesela bir milletvekili diyelim 60 bin oyla seçiliyor. 60 bin imza ile de bunun milletvekilliğinin düşebilmesi lazım. Halkın seçtiği milletvekili iş yapmıyor diyelim, aynı seçim bölgesinden 60 bin noter tasdikli, sahte olmayan, sahici imza ile milletvekilliği düşebilmeli. Hatta örneğin 20 bin oyla milletvekilinin diyelim altı ay maaşı kesilir, üç ay meclise girişi yasaklanır. Yani halkın yaptırımda bulunabilmesi lazım. İşte bu tür şeyler işletilmiyor. Buna derinleştirilmiş demokrasi diyoruz. Çağdaş tabiri budur. İslami tabirle meşveretin yani danışmanın egemen olduğu, ülke kararları hakkında halkın söz sahibi olduğu bir yönetim. Mademki bakanlıklar var, belediyeler var, kamu faaliyetleri var, birilerinin seçilmesi lazım. Bu açıdan demokratik yönetim kaçınılmazdır. Bunun da mevcut olanla yetinilmeyip, derinleştirilmesi lazım. Türkiye’deki demokrasinin görüntüsü bu şekildedir.

“TÜRKİYE’DE DERİN DEVLET GİBİ DERİN DİN VAR”

Türkiye’de şu an itibariyle bir kurumsal din baskısı söz konusu mu? Buna mahalle baskısı diyebiliriz belki. Böyle bir sonuç hissediliyor mu sizce de?

Şimdi iktidardan öte devletin bir dini var. Devlet Bizantist geleneği sürdürerek, dini tanımlamış ve nasıl yaşanacağını resmileştirmiş. Bu zaten bir dayatmadır. Her şey özgür oluyor da, din niye özgürleşmiyor? Mevcut iktidarın din anlayışı, devletin zaten var olan din anlayışıyla örtüştürüyor. Zaten bir çerçeve var. Diyanet tarafından çizilen çerçevenin kendisi zaten saçma. Buna ben Şaman-İslam sentezi diyorum. Türkiye’de İslam değil, Şaman-İslam sentezi var. Şaman gelenekleriyle, İslam ritüelleri karıştırılmak suretiyle bir din oluşturulmuştur. Biz buna ‘derin din’ diyoruz. Türkiye’de derin devlet gibi, derin din var. Hun İmparatorluğu’nun Şamanizm’e bakışı neyse, TSK’nın da İslam’a bakışı aynıdır. Din burada ruhlarla ilgili bir şey. Adalet ve mülkiyet meseleleriyle ilgili bir konu değil. Kandil geceleri, namaz, oruç, türbeler, cenaze ve ritüeller… Dini böyle algılıyorlar.

“AKP’NİN BİR ŞEYE İNANCI KALMAMIŞ”

Sadece TSK mı yoksa mevcut iktidarda böyle mi algılıyor?
Mevcut iktidarın da bunun dışına çıktığını sanmıyorum. Öte yandan bu dini baskı meselesine gelince, iktidar çevrelerinde siyasi baskı olabilir. Ama bence dini baskı yok. Çünkü iktidar kendi din anlayışını dayatacak kadar dine inanan birileri değil. Bu çok tuhaf. Dışarıdan ‘dinci iktidar’ deniyor ama alakası yok. Adamların bir şeye inancı kalmamışki, neyi dayatacak? Bir şeye inanması lazım ki dayatsın. Ben bunların inançlarını kaybettiklerine inanıyorum. Bunlar kariyerist ve konformisttir. Bir yere gelmek ve bunu kaybetmemek içindir bütün çabaları. Bunlar kariyerizm ve konformizme sonuna kadar batmış durumdadır. Öyle bir dini idea, sosyal idea taşıyan insanlar değil. Sanıldığı gibi bir mahalle baskısı uygulayabilecek insanlar değil. Mahalle baskısı daha çok iktidar dışında, toplumun içindeki dini çevrelerden gelebilir. Bir tarikat kendi din anlayışının hak olduğunu savunur, onun dışındakileri kafir, sapkın ilan eder. Böyle gruplar var. Bu iktidar zamanında bunlar palazlanabilir, gelişebilir.

“DEVRAN DÖNECEK, PERİŞAN OLACAKLAR”

İktidarın muhalifleri siyasal açıdan susturma eğilimine girdiğinden bahsedebiliriz. Bunun sebebi de siyasi bir doktrine inanmaları falan değil, haksız kazançlar sağlaması, kamu üzerinden zenginleşmeleridir. Bunun hesabının sorulacağından korkuyorlar. Onun için “Silivri’dekilerin hışmından korkun” diyorum. Onlar yatıyor orada. Biz bunları gördük. 28 Şubat sürecinde gördük. Şimdi onlar gitti bunlar geldi. Peki bunlar gittiğinde kim gelecek? Devran bir gün dönecek. O zaman bunların hali perişan olacak. Kovuşturma, yargılanmalar, yüce divanlar olacak. Yolsuzluk dosyaları açılacak. Hesaplaşma başlayacak yani. Sen onlara yaparsan onlar da sana yapar. Bunun yarattığı bir korku var, tedirginlik var. Bu duruma düşmemek için de şimdiden muhaliflere karşı tavizsiz davranma eğilimlerine giriyorlar. Kendi otoritelerini korumak için, otoriteryen davranışlara yer yer girebiliyorlar. Bunun dinden falan kaynaklandığına inanmıyorum.

Mahkemeler konusuna gelmişken, Silivri benzeri bir durum da Diyarbakır’da hüküm sürüyor. Benzer bir yöntem orada da işliyor. KCK operasyonu adı altında yüzlerce siyasetçi ve seçilmiş tutuklandı ve bu devam ediyor. Devranın dönmesi burayı da bulur mu?

Kürt siyasetine karşı, Ergenekoncularda oldukları kadar tedirgin olduklarını düşünmüyorum. Silivri’dekilerin gelişi, Kürt hareketinin gelişi kadar tehlikeli olmaz onlar için. Çünkü bunlar devletin içinden sökülüp atılanlar. Öbür taraftaki ise Kürt siyasetine karşı bir tavır geliştirmek gerektiğinde destek bulacak bir durum. O zaman PKK ile derin devlet, Ergenekon hepsi bir olmuş oluyor. Buna inandırmak için zemin bulabiliyor. Onu ayrı değerlendirmek lazım. Mevcut iktidar devletin oligarşik çizgilerini aşabilecek bir zihinsel ufka ve siyasal perspektife sahip değil.

Şöyle ki: Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra ne çizilmiş? Devleti belli çizgiler oluşturur. AKP’nin bunu aşacak bir kapasitesi yok. AKP’nin savunabileceği şey adalet devleti değildir. Hatta korktukları bir şeydir. Nedir adalet devleti? Diyoruz ki, T.C 1920-1924 arasında kurulmuştur. 1924′ten sonrası devrim değildir. Dönemin hükümetlerinin çıkardığı bir takım kanun ve kararnameler olabilirler, onlara devrim diyemeyiz. Adalet devleti dediğimiz şey şöyle bir şey; kamuyu temsilen devletin resmi metinlerinde Türk ve Kürt gibi herhangi bir etnik köken, İslam, Hıristiyanlık gibi herhangi bir din, Atatürk gibi herhangi bir şahıs ismi yer almamalıdır. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, emek, özgürlük, demokrasi kavramları yer almalıdır. Bunlar aşağı yukarı her kesimin diline doladığı kavramlar. O zaman bunlar olsun. Diğerlerine gerek yok. İslami açıdan da bir sorun yok. İslam diyor ki, hükmettiğin zaman, adaletle hükmet. Eşitlik, adalet… Bir devlet kendini bunlara adapte ettiği zaman, devlet olmaktan kaynaklanan zaruret yerine gelmiş olur.

“ÖTEKİ DE KÜRT DEVLETİ DER”

Devletin yalnızca adalet ve eşitliği sağlamak, birilerinin baskı uygulamasına mani olmak gibi bir sorumluluğu vardır. Bu felsefeye inanman lazım önce. AKP çevresinde buna inanan yok. Ankara’daki generaller içinde de, Ergenekon çevresi içinde de buna inanan yok. Adam ‘Türk devleti’ diyor. Etnik bir grubun ismi devlete verilir mi? Böyle şey olur mu? Coğrafyanın ismi Türkiye. Hadi bunu kabul ettik diyelim, ‘T.C devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ dersen olmaz. ‘Türk devleti’ dersen olmaz. O zaman öteki ‘Kürt devleti’ der. Ne hakla ‘olmaz’ diyorsun? O zaman Kürt ve Türk’ün ayrı devletleri olur. Oysa ayrı bir devlet kurmaya gerek yok, var olan devleti ortak devlete, adam gibi bir adalet devletine kavuşturmak lazım.

“İSLAMİYET SERVET VE İKTİDAR SAHİPLERİNİN ELİNDE”

İslamiyet’te mülk edinme yasağı da var. Yani ihtiyaç fazlasını yasaklar. Mesela Hz. Muhammed’in geride bıraktıklarına baktığımızda da bu durum kendini gösteriyor. Bu gün İslami referanslı olduğunu iddia eden AKP çevresinin tamamı iş adamı ve zengin üst sınıftan oluşuyor. Sermaye ve paranın asıl sahipleri. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP bunu neye değindiriyor?

AKP dediğimiz daha önce Milli Görüş, siyasal İslam diye tabir edilen çevrelerden gelen insanlardan oluşuyor. Türkiye’nin genel din anlayışında bu mülkiyet konusu yanlış ele alınıyor. Doğru bilinmiyor. Buna tarikatlar dahildir. Milli Görüş dışındaki gruplar da dahil, diyanet de dahil. İslamiyet’te mülkün yeri nedir? Kuran’ın mülk konusundaki ayetleri nedir? Bu dini çevrelerde neredeyse unutulmuş. Kuran’da ‘Kenz’ diye bir kavram var. Müftü bunu bilmiyor. Kenz diye bir şey duydun mu diyorum, ‘ne bu’ diyor. Namaz, oruç, haç, kandil, hac, cenaze, türbe çerçevesinde dönen bir din var. Biz diyoruz ki, hayır, din esasında bunlardan ibaret değildir. Bunların birçoğu zaten hurafeye batmış durumda. Çok azı kalmış. Kur’an’ın esas mesajı adalet ve mülkiyet konusunda ortaya çıkar. Eğer İslam’ın adalet ve mülkiyete dair söyleyeceği bir şey yoksa bu dine de gerek yok. Gitsinler başka dine girsinler. Bu nereden kaynaklanıyor? Çünkü din zenginlerin eline geçmiş. Emeviler’den beri İslamiyet servet ve iktidar sahiplerinin eline geçmiştir. Tefsirlerin çoğunu onlar yazmış, fıkhın çoğunu onlar oluşturmuştur. Kuran’daki “Azını verir çoğuna cimrice sarılır” (Necm; 34) ayetine rağmen 1/40’i zekat fıkhının temeli haline getirmişler. Halbuki ayet 1/40’i eleştiriyor.

“ANTİ-KOMÜNİZM EĞİTİMİNDEN GEÇİRİLDİLER”

Servet ve iktidar sahiplerinin imparatorluklar boyunca bu dini şekillendirmesi, yorumlaması var. Şu anki dini zihniyet o kaynaklara dayanıyor. Oradan gelen kültürü benimsiyor ve yaşıyor. Dolayısıyla dışına çıkamıyor. Bu tür şeyler duyunca da şaşırıyor. Daha bir özel sebep; dini çevreler 70′li yılardan itibaren anti-komünist bir eğitimden geçirildi. Zihin şekillendirmesinden geçmiştirler. Bunun için de ABD’den özel olarak çalışmalar gelmiş, üzerinde çalışılmıştır. Türkiye Müslümanları 70′lerden itibaren anti-komünizm üzerine eğitilmiştir. Komünizm karşıtı olmak dinin gereği sayılmıştır. Dindar olmak için ‘ önce sağcı ve muhafazakar olacaksın’ telkinleri yapılmıştır. Komünizmle mücadele derneklerinden, mukkadesatçı gençlik merkezlerine kadar zihinler şekillenmiş. Şu anki cumhurbaşkanı Gül’den, Erdoğan’a ve bakanlara kadar hepsinin dini zihni oralarda şekillenmiştir. Türkiye’yi şu an bunlar yönetiyor.

Dolayısıyla bunlardan ne bekleyebilirsin ki? Ben diyorum ki ‘kenz’ yapmayın. Mal, para biriktirmeyin. İhtiyaçtan fazlasını dağıtın. Bir Müslüman’ın şu an ortalama olarak bir evi bir arabası olabilir. Bunun dışında şahsi mal mülk olamaz. Gerisini yoksullarla paylaşacaksınız. Ama atölye, iş yeri fabrika olabilir. Bu fabrikada işçinin hakkını vermek suretiyle, açlık sınırından aşağı maaş vermeyerek, elde edilen gelirin yarısı emekçinin olacak şekilde olmalı. Buna rıza gösteriyorsanız eyvallah. Bunun dışında şahsi mal biriktirmeyeceksiniz. Stoklanan maldır kenz. Bu da hegomonya olarak kullanacağın fazlalık oluyor. İslamiyet buna izin vermiyor.

“BÖYLE MÜSLÜMAN OLUNUR MU?”
Sanırım size de komünist diyorlar…

Evet, bunu söylediğim zaman ‘komünistsin sen’ diyorlar. Ben komünist değilim. Kuran ayetleri böyle diyor. Peygamberimiz vefat ettiğinde hiçbir mülkiyeti malı yoktu. Oysa 23 yıl hem peygamberdi hem devlet yönetti. Zengin ile yoksulluk arasındaki fark, vefatına yakın bir süreçte neredeyse sıfırlandı. Yoksulları zenginlerin içine katttı. ‘Paylaşın’ dedi. Şimdi gidip müftülükte başını örtüp, kelime-i şahadet getirip Müslüman oluyorlar. Sakal, cüppe, baştan aşağı kapanmayı dine esas giriş olarak algılıyorlar. Böyle şey olur mu? Böyle Müslüman olunur mu? Dine önce “Leh’ul-mülk kapısından girmelisiniz dediğinizde bunu sosyalizmi veya komünizmi dine sokmak olarak algılıyorlar. Ben de diyorum ki hiçbir sosyalist eser okumazsan bile, adalet ve mülkiyet konusunda, önyargılardan arınarak, samimi bir şekilde Kur’an’ı okuduğunda var zaten. Tek bir sosyalist eser okumana bile gerek yok.

“MEVCUT EKTİDARIN DİNLE ALAKASI YOK”
Kurumsal İslam’ı elinde tutan, İslamiyet’i yaşadığını iddia eden cemaat ve iktidar sahipleri, öbür taraftan da bir jeep tutkunu oldu. Bir yandan açlıktan ölen bebek, öbür taraftan jeepe binmek. Başbakan ‘gemicik’ diyor, öbür taraftan çocuklar açlıktan ölüyor. Bunu kendi kafasında İslam’ın neresine dayandırıyor acaba?
Daha önceki dönemlerde ortaya çıkmış dini kaynaklar var. Kendine dayanak bulabilir. Ama önemli olan doğrunun ne olduğudur. En geleneksel çevrelerin itibar gösterdiği İmam-ı Gazali der ki, bekarların 40 gün, evlilerin bir yıl temel ihtiyaçlarını biriktirme hakkı vardır. Bundan fazlasının dağıtılması gerekir. O bile söylüyor. Tasavvufun ilk temsilcilerini okusalar, görürler. Tasavvuf, Emevi saray hayatına tepki olarak doğmuştur. “Bir lokma bir hırka” diyerek senin malın mülkün ayağımın altındadır demek istemiştir. Tarikatların bunları okuması lazım. Bugün bir tarikat şeyhi mesela bin yıl dünyada yaşayacakmış gibi bir anlayışa sahip. Bunların Müslümanlıkla falan alakası yok. Mevcut iktidar çevrelerinin, muhafazakar çevrelerin din anlayışını gözden geçirmeleri lazım. Benim tavsiyem şu; bu dinden çıkın, Leh’ul mülk kapısından dine yeniden giriş yapın. Aksi halde dünya ve ahiret hayatınız heba olur.

“KÖKLÜ BİR DİN ANLAYIŞI DEĞİŞİKLİĞİ LAZIM”
İslam ve Kapitalizm meselesine biraz değinmek gerekirse, Türkiye’de 80 yıllık bir iktidar ve devlet yapısı vardı. Ama son 9 yılda birden değişti ve başka bir şey oldu. AKP’nin bu dönemi itibariyle bütün mesele buradan gelen bir güç mü, yoksa kapitalist bir işbirliği var mı bu kurumsal yapının birden tersyüz olmasında?

Bunun birkaç sebebi var. Birincisi, diyanet yoluyla çizilen Türkiye’nin temel din algısı, cemaat ve Fethullah Hoca grubunun din algısıyla örtüşüyor. Milli Görüş’ün din algısı ile diyanetin din algısı örtüşüyor. Dolayısıyla toplumda yayılması anlaşılır bir durum. Türkiye toprağının manevi iklimi İslamiyet’tir. Buradan kaynaklanan hareketlerin taraftar bulması, gelişmesi normaldir. Toprağın ruhunda var. Benim Marksizm’i eleştirdiğim temel noktalardan biri de burasıdır. Aydınlanmacı kafayla dine yaklaşırsanız başarılı olamazsınız. Lenin’in bir sözü var: “Acemi Bolşevik, işçi ile emekçiyle Allah var mı yok mu tartışması yapar.” Sen şimdi kalkıp Türkiye’de Allah var mı yok mu tartışması yapmamalısın. Allah var ama nedir? Bunu tartışabilirsin. Anlamak için tartışabilirsin. Bu başka bir şey, ama inkar edersen bu coğrafya seni dışına atar. Dolayısıyla bu türden dini hareketler öncelikle bu toprağın ruhuna uygundur, zihnine kafa yapısına uygun. Ama eleştirmesi lazım. Biz de bunu yapıyoruz. Köklü bir din anlayışı değişikliği lazım. İkincisi, kapitalist dış güçler, küresel güçlerle de tabi ki irtibatlıdır. Onlardan bağımsız açıklamak tabi ki eksik kalır.

“KAPİTALİZMİN TANRISI MAMONDUR”

Malum, Türkiye dünya denizi içinde bir ada değil. Bir sürü hesap var. İlişkiler var. AB’den tutun, ABD’ye kadar ilişkide olduğu, kendini bağlı kıldığı, müttefik ilan ettiği yerler var. NATO budur işte. Dünyada bir savaş çıksa NATO saflarında savaşıp öleceğiz. Dışarıyla sıkı bir irtibatı var Türkiye’nin. Dolayısıyla elbette ki katkısı vardır. Kürt politikasından tutalım, bütün diğer politikalarda da böyle bir ilişki ağı var elbette. Ama bunun bir ajan faaliyeti olduğunu sanıyorlar.

Fethullah Gülen, Erdoğan, Ladin, ajan değillerdir. Bunlar dini iklimlerden çıkmış bir takım gruplardır. Kapitalistlerle de ters düşmemektedirler. ABD’nin tarzında da dini gruplarla işbirliği yapmak var. Tarzına, siyasetine, devlet, mülkiyet, iktisat, memleket ve dış politika anlayışına bakar ve çeşitli şekillerde irtibat kurar. Sonra der ki, ‘bunun önünü’ açın. Mesele budur. Çıkarlarına ters düşen bir durum görmezse mesele yoktur yani. ABD’nin dini grupları yönetmesi bu şekildedir. Tayip Erdoğan ve Fethullah Gülen doğuşunda da böyle olmuştur. Bunlar parayla falan tutulmuş ajanlar değildir yani. PKK de kendiliğinden doğmuş bir örgüttür mesela. ABD işine geldiği yerde ses çıkarmaz, yol verir. İşine gelmediği yerde bastırır. Tehdit olarak gördüğü yerde de üstüne gider ezer. Doğrudan ajan olup kurgulanmış örgütlerin sosyolojide karşılığı olmayacağı ve uzun yıllar yaşamayacağı kanaatindeyim. Türkiye gerçeğinde karşılığı olmayan hareketler gider. Fakat bunlar yönlendirilir, dış dünya ile ilişkisi kurdurulur ve böylece sürer gider. Kapitalizmin tanrısı mamondur yani para, tabusu da mülkiyettir. Bunlarla esastan bir sorunun yoksa, sana yol verilir, önün açılır. Onun için önce bu ikisini tartışmak lazım. Mamonu reddetmeden bu dine giremezsin bile.

“MISIR’DA ABDESTLİ KAPİTALİZM KURULACAK”

Ortadoğu’da bir takım gelişmeler var. Arap ülkelerindeki gelişmelerin kapitalizmle bir alakası var mı yoksa bunlar özgürlük çığlıkları mıdır?

İkisi de var. Bir enerjisi var bu hareketlerin, yıkıcı enerjisi var. Ama kurucu irade ve enerjisi yok. Sahipsiz ve savruk.  Bir araştırma yapılsa zaten bir patlama olacağı söylerdi mesela Mısır için. Diktatörlük var çünkü. Oligarşik yapılar var. Bilgi, sermaye ve iktidarı ele geçirmiş gruplar var. Öte yandan açlık ve sefalet söz konusu. Mısır laikliği ile buradaki farklı. Orada devletin dini İslam, şeriat mahkemeleri var. Kanunlar Kuran’a uygun olmak zorunda. Tüm kamu kurumlarında başörtüsü serbest. Yani İslam zaten yerleşik, yeni bir İslam propagandası yapmaya gerek yok. Din yoğun şekilde ön planda yaşanıyor. Böyle bir ülkede İslamcılık yapmanın anlamı nedir? Şeriat zaten var. İslam böylesi  şartlarda emek-sermaye çelişkisine oturmak zorunda. Kimsesizlerin, ezilenlerin sesi olmak durumunda. Kapitalizme karşı ses yükseltmek zorunda. Eğer orada bunlar yoksa, böylesi bir kurucu enerjiden yoksunsa ne olacak, abdestli kapitalizm ile neticelenecek.

SİVİL CUMAYI ENGELLEMEK ERDOĞAN’IN HADDİ DEĞİL

Kürdistan’da devam eden ‘Sivil Cuma’ eylemleri var. Bilindiği gibi Kürtler İslamiyet’i kabul eden ikinci halk. Ama başbakan Kürdistan’a, Muş’a gidip bir takım tehdit ve absürt söylemlerde bulundu. ‘Sivil Cuma’yı yasaklamak Erdoğan’ın haddi olabilecek bir şey mi?

Hayır canım. Bakın, ben bunlara yabancı değilim. 80′li yıllarda böylesi bir gençlik hareketinden geliyorum. Cuma namazlarına gitmeme, devletin memurlarının arkasında namaz kılmamak gibi bir eylemimiz vardı. Radikal İslam patlaması buydu. Şimdi buna dönüldüğünü ya da yakın bir eylem yapıldığını görüyorum. Daha da geliştirilmiş bir eylemdir. Ben yabancı değilim buna. Bunlar resmi din yorumuyla bastırılabilecek şeyler değil. Din diyanetin tekelinde olduğu için, her şeyi kanun gibi algılıyorlar. Doğru değil bu. Nasıl ki çoğulculuk var, etnik çoğulculuk var, bir sürü şirket var, dernek var vakıf var, o zaman dini çoğulculuk da lazım. Dini monopolcülük doğru değildir. Tabi ki Kürtler, Türkler, Mezopotamya halkaları büyük oranda Müslüman’dır. Bunun çeşitli yorumları olabilir. Bu yorumları tekçi bir din yorumuyla bastırmak doğru değil. Bu noktada Kürt halkının Müslümanlıkla ilişkisinin yeniden kurulması gerekiyor. Esasında Kürtler İslamiyet’e geçmiştir ama Kürtlere gelen İslam Emevi İslam’ıdır. Kürtler Emevi İslamiyet’inden almıştır. Kürtler de imparatorluk İslam’ı ile İslamlaşmıştır. Eski Orta Asya kültürü ile İslamiyet birbirine karışmış.

“BDP VE PKK DEVRİMCİ İSLAMI HALKA ANLATMALI”

Bir, dini aydınlanma hareketi lazım. Anadolu ve Mezopotamya’da bu lazım. Gerek BDP gerek PKK’nın bu hususta zayıf kaldığını düşünüyorum. Dinle ilgilenmeleri lazım. Bu dini aydınlanmaya katılmaları lazım. Devrimci İslam’ı anlamaları ve halka anlatmaları lazım. Teolojik sorunları olsa bile, Allah’a inanmıyor olsalar bile, bir halk gerçeği olarak bunu kabul etmeleri lazım. Bir devrimci, halkın inançlarıyla uğraşmaz, oynamaz. O zaman devrimci olamazsın. Dış güçler uğraşır, buna alet olmamak lazım. Kendi halkınızın dinini kabul ederseniz, önce nasıl bir din olduğunu görürsünüz. Halkımız hurafeye inanabilir, biz buna inanmayacağız. Bu ayrımı yapmak lazım. Dini doğru kaynaklarından öğrenip, öğretmek lazım. Din, iktidar sahiplerinin, ağa ve beylerin dini olsun diye gelmedi. Tam tersine, ezilenlerin, horlanan kadınların, fakirlerin, yoksulların, alınıp satılan kölelerin feryadı olarak ortaya çıktı. Bunu iyi anlamamız lazım. Büyük bir devrimci kaynaktır bu. Kürt hareketine mensup olanların birçoğunun aydınlanmacı kafayla dine yaklaştıklarını görüyorum. Batı Avrupa’da çıkmış, bilimci, aydınlanmacı Marksist kafayla bu din yorumlanamaz. İslam sadece bir “vicdan işi” değil; vicdanla başlayan, tarihsel ve toplumsal bir devrimdir. Yoksulların çığlığıdır.

ABDESTLİ KAPİTALİZM DÖNEMİ

Seçim sonrasında Türkiye’yi neler bekliyor? ‘Çılgın projeler’ var, Kürdistan’a ordu yığılıyor. Yeni dönemde ‘AKP yönetecek’ varsayımıyla, neler bekliyor ülkeyi?
Türkiye’nin geleceğinde, mamon ve mülkiyet dışında her şeye razı olunacaktır. Yeni bir anayasa hazırlamaktan tutalım, ülke isminin değişmesine kadar, AKP’nin politikalarına kadar her şey değişebilir. Mümkündür. Ama bir tek şey değişmiyor, servet, para ve mülkiyet. Bu açıdan bakıldığında önümüzdeki dönemde Türkiye’de bir dönem daha AKP var. Bu dönem içinde eğer ki Ergenekon ve Kürt sorunu sönümlenirse mevcut muhafazakar iktidarın esas tartışılacak noktaları ortaya çıkar. Yani ne zaman iktidarın asıl yüzü ortaya çıkarsa, bir bakıyorsunuz, bir Ergenekon dosyası ya da bir operasyon başlıyor. O yüzden iktidarın asıl yüzü tartışılmıyor. Asıl tartışılması gereken yüz başkadır. Nedir o? Bu dönemin adı abdestli kapitalizmdir. Sivil vesayet, mahalle baskısı gibi kavramlar dönemi açıklamıyor, dönemin resmini çizmiyor. Asıl abdestli kapitalizmin tartışılması lazım. Ama buna sıra gelmiyor. Ergenekon, Kürt, başörtüsü gibi kronik sorunlar bunu örtüyor. Müslümanlar parayla, servetle tanıştırılıyor, kapitalizme abdest aldırılıyor. Bu çok hoşlarına gidiyor. Anadolu’da buna katılmak isteyen, ruhen aç, kapitalist süreci yaşamamış kitleler var. Akın akın AVM’ler açılıyor, yeni bir dünyaya girip eriyor, yok oluyorlar. Asıl mesele budur.

ELİAÇIK KİMDİR?

1961′de Kayseri’de doğdu. Kayseri ve Kırşehir’deki değişik okullarda ilk, orta ve lise öğrenimi tamamladı (1980). Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu (1985-1990). İlahiyat Fakültesi’nden ayrılarak yazarlık hayatına başladı. Kayseri Gündem, Değişim, Yeryüzü, Bilgi ve Düşünce, Yarın, Özgün İrade, Bilge Adam, Söz ve Adalet, Gerçek Hayat, Doğudan gibi bir çok gazete ve dergide yazıları, Milli Gazete, Star, Tempo, Zaman, Habertürk, Sabah, Birgün, Radikal gibi gazete ve dergilerde söyleşileri yayınlandı. “Yaşayan Kur’an” adlı meal-tefsiri ile birlikte 20 Kitabı var, İstanbul’da yaşıyor. Evli ve beş beş çocuk babası.
ANKARA - CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu Ocak ayında partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ilk kez ‘kenz’ ifadesini kullandı ve “Türkiye’nin başında dünyalığını yapan bir iktidar var. Onlara ‘kenz’ ekibi diyoruz. Kendi dünyalığını yapan ekip var” dedi. Bir çok insanın bilmediği bu kelimenin anlamı ‘yığmak, biriktirmek”, literatüre girmesini sağlayan da İslamcı bir yazar olan İhsan Eliaçık. Kendine ait internet sitesinde yazılarını paylaşan bu aykırı isim, son dönem lüks araçlara binen, mülk biriktiren Müslümanları eleştiriyor. Eliaçık, Müslümanların sosyalist olabileceğini ama asla kapitalist olamayacağını savunuyor. Eliaçık savunduğu gibi de yaşıyor. Dergisinin gelirini çalışanlarıyla paylaştığı biliniyor, “Tam bir komünist gibi yaşıyorsunuz” denince “Hayır tam bir Müslüman gibi yaşıyorum” karşılığını veriyor.

* “Kenz”in tam anlamı nedir? Kısaca tanımlayabilir miyiz?
Kenz biriktirmek, yığmak, hazine yapmak demek. Değer ifade eden herhangi bir şeyi kişisel servet amacıyla biriktirme, stok, istif manasına gelir. Kur’an şahsi zenginliğe izin vermiyor. Orta halli yaşayacaksınız. 10 tane fabrikanız olabilir ama malınız olmayacak. Fabrika kenz yani servet demek değildir. Fabrikanızı da ortaklaşacı üretim ve paylaşım düzeni içinde işleteceksiniz. İşçinin ücretini asgari ücrete göre değil; açlık hatta yoksulluk sınırına göre vereceksiniz ve üründen elde edilen karın en az yarısı emekçinin olacak. Şimdi bütün bunlar patronlara gidiyor, onlar da bundan kenz yapıyor, zenginleşiyorlar. Halbuki emekçinin hakkı onlar. Buna emek-sermaye ortaklığı diyoruz. Bir ileri aşaması ise değerin kaynağının yalnızca emeğe ait olmasıdır.

* Sizi kenzle ilgili çalışmaya düşünmeye iten şey ne oldu?
Dindar zihinde kenz, infak, mülk kavramlarının öldüğünü gördüm. Resmen zihinlerinden silmişler. Kur’an’ın her şeyini tartıştılar, bölündüler ama sıra buna gelince tek yumruk oluyorlar ve şahsi mülkiyeti ve zenginciliği savunuyorlar. Peygamberimizin neden mülkiyetsiz öldüğünü açıklayamıyorlar.

* Muhafazakarlar ‘kenz’ konusunda biraz değiştiler mi yani?
Değişme var ama şöyle: Eskiden tersini düşünürken şimdi böyle yapıyor değiller. Zaten eskiden de böyleydiler ama ellerine fırsat geçmemişti. Şimdi bu fırsatı yakalayınca gönül rahatlığıyla yığıyorlar, biriktiriyorlar, rahatsız olmuyorlar. Din anlayışlarında bir sorun var.

* Lüks arabalarla dolaşan türbanlı kadınlar’ bir dönem tartışıldı. Kapalı insanlar, muhafazakarlar veya İslamcılar lüks arabalara binemez mi?
Muhafazakarları bilmem, onları kendimden kabil etmem. Ama İslamcılar, evet lüks yaşayamazlar. Peygamberimiz lüks ve pahalı tabloların asılı olduğu evlere girmezdi. Neden? Resim olduğu için değil lüks ve şatafat gösterisi olduğu için. Altını ve ipeği yasaklamıştı, çünkü lüks ve şatafat ehlinin yaşam tarzını yansıttığı için. Fakat sonra erkeklere haram, kadınlara serbest yaptılar. Adam kendisi altın yüzük takmıyor ama karısının kollarını şangır şungur altınlarla dolduruyor. Yolda yürürken örtüsünün altından altın, bilezik şakırtıları geliyor. Burnunu göstermekten çekiniyor ama altın bilezik şakırtılarından hiç rahatsız olmuyor. Neymiş, kadınlara caizmiş, Hayır! Müslümanım diyen hiç kimse böyle zengin budalası olamaz.

* Sermayenin muhafazakar bir iktidarla el değiştirdiği, ’Beyaz Türklerden’, ‘Anadolu’nun muhafazakar insanlarına geçtiği iddiaları doğru mu size göre ve farkları nedir?
El değiştirmiyor, onlara katılıyorlar. Muhazakârlar Kur’an’da geçen tabirle “kavmin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri” (mele-i mütref ) sınıfına dahil oluyorlar. Bunu sanki bir maharetmiş gibi sunuyorlar. Halbuki kazandıkları, kaybettiklerinden daha hayırlı değil.

* Yeni zengin Müslümanlar parayla ilişkilerini düzenlemeyi başaramadılar mı?
Kesinlikle başaramadılar. Tam tersi Allah’a değil; Mamon’a (paraya, servete) güveniyorlar. İman, güvenmek demektir. Neye güveniyor, ondan emin oluyorsanız ona iman ediyorsunuz demektir. Kur’an sürekli olarak ‘Allah’a güvenin’ yani iman edin diyor. Allah’ı bırakıp paraya, servete, mala mülke güvenmeye başlıyorlar. Bu ise içlerinde dinmek bilmeyen bir korku ve kaygı olduğunu, Allah’a yani halka, tabiata, dostluğa, kardeşliğe, topluma güvenlerinin kalmadığını gösterir.

* CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da ‘kenz’ ifadesini sizden alarak kullandığı söyleniyor. Bir sosyal demokratın bunu gündeme getirmesini nasıl karşıladınız ?
Ben yazılarımda bunu sıklıkla işliyorum. Benden alıp almadığını bilmiyorum. Kendisi veya danışmanları da Kur’an’ı açıp okumuş olabilirler. Aklın yolu birdir. Bunları ‘gayet güzel hareketler’ olarak görüyorum.

'MÜSLÜMAN KAPATİLASİT OLMAZ, SOSYALİST OLUR!'

* İslamı sosyalizme ve hatta anarşizme yakın bulmanız muhafazakar kesimin tepkisini çekti mi?
Tabii. Ama muazzam bir kavram kargaşası var. Bu giderildikçe mesele daha iyi anlaşılıyor. Adam sosyalizmi, dinine ‘afyon’ denilmesi, camilerinin ahır yapılması, ezanın susturulması, karısının ve kızının orta malı olması, malına mülküne el konulması diye anlıyor. Stalin, Mao, Pol Pot rejimleri filan aklına geliyor. Anarşizmi de araba yakma, şiddet ve sağa sola saldırma olarak anlıyorlar.

* Ama karşı tarafın da bazı endişeleri var galiba...
Doğru. Sosyalistin de İslam denince aklına cariye, çok eşlilik, harem, çarşaf, recm cezası, el kesme, kadını eve kapatma geliyor. El-Kaide, Taliban rejimi, Suud-i Arabistan filan aklına geliyor. Her iki taraf da birbirine korkunç yabancılaştırılmış. Ben bunun bir proje olduğunu düşünüyorum.

* Numan Kurtulmuş bir söyleşimizde, ‘İnsan hem Müslüman hem sosyalist olabilir’ demişti. Sizce bu mümkün mü?
Tabii mümkün. Benim görüşüme göre Müslüman kapitalist olamaz ama sosyalist olabilir. Sosyalist toplumcu, toplumu önceleyen demektir. Kur’an’da en-Nâs kavramı vardır. Halk/toplum demektir. Kur’an’da Allah’ın ipi (Hublullah) ile Halkın/toplumun ipi (Hablun-Nâs) aynı görülür. Bu nedenle İslam’ın ruhu kamuculukta ortaya çıkar.

* Neden kapitalist olamaz?
Kapitalizmin doğasında ise bireysel sermaye vardır. Kur’an buna ‘kenz’ der ve şiddetle yasaklar. Keza Kur’an’ın tüm vurgusu Mülkün Allah’a ait olduğu (Lehu’l-mülk) etrafında döner. Kapitalizm ise özel mülkiyeti yüceltir. İslam’da özel mülkiyet yüceltisi yoktur. Bu açılardan İslam’ın ekonomi-politik vurgusunun kapitalizmle bağdaşmayacağını, bilakis sosyalizme yakın olduğunu söylüyorum.

LAİKLİK ‘LARUHBANİLİK’ ŞEKLİNDE YENİDEN TANIMLANMALI

* İlk soruyu biraz değiştirirsem insan hem laik hem Müslüman olamaz mı?
Laiklikten kastın ne olduğuna bağlı. Benim görüşüme göre Müslüman laik olamaz ama “Laruhbanî”* olur. Laruhbanilik, ruhban sınıfının yönetimine yani din adamlarının yönetimi elinde bulundurmasına karşı olmak demektir. Türkiye’de ‘laiklik’ başarısız olmuştur. Bunun Laruhbanîlik şeklinde yeniden tanımlanması halinde sorun olmaz. Kur’an’ın anlattığımız şekilde adalet, eşitlik değerlerinin ve gayet halkçı mülk yaklaşımının devlet tarafından esas alınması neden laikliğe aykırı olsun ki?
(*) Ruhban sınıfının yönetimine yani din adamlarının yönetimi elinde bulundurmasına karşı olmak

Abdestli kapitalizm

* MÜSİAD gibi, muhafazakar zenginler grubu, işyerlerinde, para harcamada adil davranabiliyor mu?
Diğerlerinden pek farkları yok. İşyerine mescid açmayı, iftar ve sahur yemeği çıkarmayı alternatif olmak sanıyorlar. Halbuki ortaklaşacı üretim paylaşım düzeni üzerinde çalışmaları, ücret politikası, üründe emekçinin payı, artı-değerin kime gittiği ve emeğin hakkı üzerinde kafa yormaları gerekir. Bunları yapmadan fabrikaya mescit açıp, iftar ve sahur yemeği çıkarmakla yetinirseniz hele de “İslam’da grev yoktur, sendika caiz değildir” diye broşür dağıtırsanız “abdestli kapitalist” olursunuzÖ Ben esas itibariyle kapitalizme karşıyım. Alternatif olacağız diye yola çıkıp işin abdest aldırmayla sonuçlanmasına da itiraz ediyorum. Çünkü İslam abdestli kapitalizm üretmek için var değildir.

İÇKİDEN ÇOK SİGARA İÇENLER BASKI ALTINDA

* Mağdur edilen her kesimin yanında olduğunuzu söylediniz. Bugün örneğin içki içmek isteyen insanların baskı altına alındığını, mağdur edildiğini düşünüyor musunuz ?
İçkiden ziyade sigara içenler baskı altında. Neden resmen sigara yasağı olduğu halde ona karşı bir şey denmeyip içki ile uğraşıldığını düşünmek gerekir. Türkiye’de genel bir içki yasağı yok, içki ile ilgili iktidar partisi yöneticilerinin bir takım sözleri ve kimi belediyelerde izin vermeyişleri var. Sigara yasağı Kur’an’da geçmiyor ama içki yasağı geçiyor. Bunun için kimi çevreler içkiye karşı olmanın bir şeriat özlemciliği olduğunu düşünerek karşı çıkıyor ama sigara yasağına bir şey demiyorlar. Bunları insan sağlığı sorunları olarak görürüm. Dini ve ideolojik bir kavganın nesnesi haline getirilmemeli.

* Çalışanlarınızla gelirinizi bölüşüyor, para biriktirmiyorsunuz... Fikri olarak değil ama tam bir komünist gibi yaşıyorsunuz diyebilir miyiz?
Ben tam bir Müslüman gibi yaşamaya çalışıyorum. Peygamberimizin mülk ile ilgili tutumunu esas alıyorum. Ölürken yedi dirhemini bile yoksullara verilmesini isteyerek öldü. Rehberim budur. Ben bunları söyleyip, böyle yaşamaya çalışanca muhafazakâr “Sen komünist olmuşsun” diyor.

* Mamak’ta yatmış biri olarak bugün gençlerin ıslık çalmasına, yumurta atarken dayak yemelerine nasıl bakıyorsunuz ?
Protestolar normaldir. İsyan ve itiraz gençliğin ruhudur. Bunu yapmayana genç bile denmez. Namaz kılan iktidar ve servet sahibine karşı, namaz kılmayan itirazcının yanında olurum.


İlahiyat Fakültesinden ayrıldıktan sonra birçok gazete ve dergide yazan, yazıları halen“ihsaneliacik.org” adresindeki kendi web sitesinde yayınlanan Eliaçık, 12 Eylül
döneminde Akıncılar Derneği üyesi olarak tutaklandı ve yargılandı.

 

 

 

NİSA SURESİ'NDE KADIN REFORMLARI

 

Kimi çevrelerde yaygın olan kanıya göre “İslam’da kadının adı yok”tur. Bu iddiaya bakarak İslam’da kadının adının olduğunu, en başka “Nisa” suresi diye özel olarak kadınlara sure ayrıldığını vs. savunup, İslam’da kadına ne kadar çok önem verildiğini anlatacak değilim. Bu gereğinden çok yapılıyor zaten.


Bu yazıda değinmek istediğim asıl konu Kur’an’da kadın-erkek ilişkileri ile ilgili hükümlerin neredeyse tamamının “kadınların lehine erkeklerin aleyhine olduğunu” göstermektir. Çünkü Kur’an kendi “etkin tarihi” içinde okunduğunda kadınlarla ilgili her inen ayette bir hakkın erkeklerden alınıp kadınlara verildiği görülür ve Kur’an’ın nüzül sereci tamamlandığında artık kadın ile erkek arasında bir farkın kalmadığını görürüz.
Tabi eğer Kur’an’ı kabileci Arap gelenek ve törelerinin etkisinden sıyrılarak okumasını becerebilirseniz…

Bunun nasıl gerçekleştiğini anlatabilmek için Nisa suresinde  şöyle bir gezinmek bir gezinti yapmak yeterli olacaktır…

Eski dünya dinlerinde doğum olayının “ruhların işi” olduğuna inanılırdı. Eski Yunanlılar doğumda kadının hiçbir etkisinin olmadığına inanarak, bütün her şeyin erkekten geldiğine inanırlar ve kadını insan yerine bile koymazlardı. Tevrat’da Havva’nın kaburga kemiğinden yaratıldığı yazar. Hrıstıyanlar için ise Havva Adem’i kandıran bir mahluk olduğu için daha baştan “Şeytan”dır. Oysa Kur’an insan doğumunun “karışımlı atılıp saçılmış bir su”dan (76/2) yaratılıp geldiğini söyleyerek bebeğin oluşumunda erkek ve kadının birlikte etkisinin olduğun açıklar. Eski Yunanlılarda olduğu gibi üremeyi sadece erkeğe hasretmez. Keza Hrıstıyanlıkta olduğu gibi kadını daha baştan “Şeytan” olarak yaftalamaz, Yahudilikte olduğu gibi de “kaburga kemiği” hikayesi anlatmaz. Bilakis kadınlar (nisa) adını verdiği sureye şöyle başlar;

 “Ey insanlar! Sizi tek bir özden iki eş varederek yaratan, sonra ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz “Allah’a” saygılı olun, aile bağlarını gözetin. Unutmayın, Allah hepinizi çok iyi görüyor.” (4/1)
Ayette geçen (nefs-i vahide) tek bir öz, tek bir can, tek bir şahıs, tek bir ruh demektir. Öyle anlaşılıyor ki ayet Tevrat’da geçtiği gibi, Allah’ın önce Hz. Adem’i tek bir can olarak yaratıp ondan (kaburga kemiğinden) Havva’yı yarattığını değil, Adem ile Havva’yı her ikisini birden “tek bir özden” yarattığını anlatmaktadır (Ebu Muslim). Yani erkek ve kadın, karşı cinsler olarak “tek bir özden” aynı anda varolmuştur. Tek bir anneden doğan biri erkek diğeri kız yumurta ikizleri belki bir fikir verebilir. Bunun anlamı şudur; erkek kadına veya kadın erkeğe “Önce ben yaratıldım, sen benim şuramdan buramdan çıktın” deme hakkına sahip değildir. Her ikisi de “tek bir öz”den yaratılmıştır. Yani daha varlığa çıkışta “eşitlik” söz konusudur…
Nisa suresindeki ayetlere baktığımızda peşpeşe bir çok hakkın erkeklerden alınıp kadınlara verildiğini, kadının o günkü toplumda çok kötü olan durumunu iyileştirmeye yönelik bir dizi reformlar yapıldığını görürüz. Çok eşlilik, miras, evlenme, boşanma gibi kadın-erkek ilişkilerinin temellerine dair kısa bir gezinti çok şeyi gözler önüne serecektir…
“Yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan ikişer, üçer, dörder evlenin. Eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, çoğalmamanız bakımından daha uygundur.” (4/3)
Bu ayet çok eşlilik (taaddüd-ü zevcât) ayeti olarak meşhurdur. Ayette ne söylendiğini iyi anlamak için ilk muhataplarının bu ayetten sonra ne yaptıklarına bakılmalıdır. Bütün rivayetler (Kurtubi, İbni Kesir, Razi) bu ayetten sonra sahabe arasında evlenme olaylarının ikişer, üçer, dörder “arttığını” değil tam tersi “azaldığını” göstermektedir. Demek ki ayet, çok evliliği teşvik değil çok evlilikten sakındırma, en azından dörde, üçe, ikiye indirme hatta nihai noktada teke indirmeyi amaçlamaktadır.
Yani genellikle tek eşli evliliklerin olduğu bir toplumda giderek ikiye, üçe, dörde kadar evliliklerde çoğalma değil, zaten çok eşliliğin yaygın olduğu bir toplumda giderek dörde, üçe, ikiye hatta bire kadar evliliklerde azalma amaçlanmaktadır… Ayetin sonundaki (zalike ednâ ella taŭlŭ) ifadesinin “Azmamanız için bu daha uygundur” değil “Üst üste çoğalmamanız için bu daha uygundur” manasına gelmesi de (Razi’den naklen Şafi) bunu göstermektedir.

Rivayetlerden derlediğim bilgilerden anladığıma göre ayette şu denmek isteniyor; “Ey iman edenler! Sayı sınırı olmadan bir çok eşle ve yetimlerle birlikte yaşadığınızı görüyoruz. Bundan kaynaklanan sorunlar yaşıyorsunuz. Kendi mallarınız yetmeyince eşlerinizi geçindirmek için yanınızdaki yetimlerin mallarına göz dikiyorsunuz. Üst üste evlenmekten dolayı geçim sıkıntısına giriyor, hem eşleriniz arasında haksızlık yapıyor hem de yetimlerin mallarını alıp eşlerinizin geçimine harcamaya kalkıyorsunuz. Sonra da bunun haksızlık olduğunu görüp sıkıntılara giriyorsunuz. Eğer hem eşlerinize hem de yetimlere haksızlık etmek istemiyorsanız, eşlerinizin sayısını azaltın; dörde, üçe, ikiye hatta bire indirin. Eğer adaletsizlik yapmak istemiyorsanız böyle üst üste evlilikleri çoğaltmaktan uzak durun. Münasip gördüğünüz, size uygun birisi ile veya savaşta esir aldığınız kadınlardan birisi ile tek eşli evlilik yapın. O zaman sakıntıya girmez, dolayısıyla evlendiğiniz bu kadar çok kadını geçindirmek için yetimlerin malına dadanmaktan vazgeçersiniz (Razi’den naklen İkrime). Bu durum, çoğalıp durmaktan, üst üste kadın almaktan yani çok eşli olmanın getireceği haksızlıkları giderme bakımından sizin için daha uygundur.” (Razi’den naklen Şafî).  
“Hiçbir karşılık beklemeden kadınlara hak ettiklerini verin, şayet kendi istekleriyle bir kısmını size bağışlarlarsa içiniz rahat bir şekilde alabilirsiniz.” (4/4)
Yani, “Cahiliye Araplarının yaptığı gibi kadını üzerinden para kazanılacak nesne (nafice) olarak görmeyin. Evlenen kadına verilen başlık parasını (hulvân) el koymayın, doğrudan kadına verin” (Kelbi, Ebu Salih, Ferra, İbni Kuteybe)
“Anne-baba ve akrabasının mirasından erkekler bir pay alacaklardır. Kadınlar da anne-baba ve akrabasının mirasından az veya çok pay alacaklardır. Bu pay her iki tarafın da hakkıdır.” (4/7)
Yani, “Cahiliye Araplarının “Mızraklarıyla vuruşmayan, yurdunu savunamayan ve ganimet elde edemeyen kadınlar mirastan nasıl pay alabilirler? Bu olacak şey değil!” sözü (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Zemahşeri) artık geçersizdir. Kadınlar da bundan böyle mirastan pay alacaklar!”
“Ey iman edenler! Kadınlara miras niyetiyle zorla sahip olmaya çalışmak helal olmaz. Sizi açıkca aldatmadıkça ona ait malı geri almak için baskı yapıp durmayın. Kadınlarla güzel geçinin. Onlardan hoşlanmıyor olabilirsiniz ama Allah sizin şer gördüğünüz bir şeyde hayır görüyor olabilir.” (4/19)
Yani; “Ey iman edenler! Cahiliye Araplarının yaptığı gibi dul kadınları, kocası ölür ölmez üzerine elbise atıp “kapatma”nız, onu baskı ve zorbalıkla miras kabul etmeniz, mehir vermeden kapatma yoluyla evlenmeniz, kadını başkasıyla evlendirmeniz, alıp satmanız (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Zemahşeri)  helal değildir. Bundan böyle kadının rızası ve kendi kararı olmadan hiçbir şey yapamayacaksanız! Hadi şimdi, kocası ölen kadına keyfinize göre sahip olmaya kalkışın da görelim! Cahiliye Araplarının yaptığı gibi hanımınızdan hoşlanmadığınız ve ondan boşanmak istediğiniz için ona kötü muamele yapmanız, verdiğiniz mehri geri almak için canından bezdirinceye kadar baskı altında tutmanız, kadını mehri geri vererek kaçırmaya çalışmanız helal değildir. Kadınlarla zorla evlenmeniz helal olmadığı gibi, evlendikten sonra malına el koymak için zorlamanız da helal değildir (Razi, Kurtubi, Zemahşeri). Artık bunları yapmayın, bunlar cahiliye döneminde kaldı…”

“Eğer eşinizden boşanıp başka biriyle evlenmek istiyorsanız önceki eşinize hazineler bile vermiş olsanız hiç birini geri almayın. Ona özel verdiğiniz bir şeyi yalancı çıkarak, erdemsizlik yaparak geri almak olur mu? Nasıl alırsınız ki, yıllarca aynı yastığa baş koymuşsunuz ve sizin sağlam sözünüze güvenmişler. Babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlarla da evlenmeyin. Öncekiler geçmişte kaldı. Bu, çok çirkin, rezil bir şeydi ve ne kötü bir adetti!”  (4/20-22)
Ayetin “Bir eşin üstüne başka bir eş daha almak istiyorsanız” şeklinde değil “Eşinizden boşanıp onun yerine başka birisiyle evlenmek istiyorsanız” şeklinde gelmesi, surenin başındaki tek eşliliğe doğru yönlendirmeye önemli bir işarettir. Keza boşandıktan sonra verdiği malı geri almaya kalkmak, üvey anneleri ile evlenmeye yeltenmek de ayette geçtiği gibi “erdemsiz ve rezil” uygulamalardı. Kur’an peşpeşe gelen bu reformlarla kadını bütün bu durumlardan bir bir kurtarmaya devam ediyor, izleyemeye devam edelim…
“Meşru nikah sahibi olmak dışında namusuyla bir yuva kurmuş ve kurmayı bekleyen bütün kadınlar da size haramdır. Bu size Allah’ın yazılı emridir. Şu halde evlenilmesi haram kılınanlar dışındakilerle, gerekli harcamaları yaparak namusuyla bir yuva kurmak herkesin hakkıdır. Sağladığı faydalara karşılık yuvayı birlikte kurduğunuz eşiniz için doğrudan masraftan çekinmeyin. Bu asgari harcamadan sonra daha fazla veya daha az masraf konusunda anlaşmak artık size kalmıştır. Unutmayın, Allah her şeyi bilir, çok bilgedir.” (4/24)
Ayette geçen (meleket eymanukum) deyimi sözlükte “Sağ ellerinizin sahip oldukları” demektir. Bu deyimle iki mana kastedilmiştir;
1- Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikah sahibi olmak
2- Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak.
Bu ayette ister hür ister esir böyle “meşru nikah sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikah mülkiyeti veya nikah sahibi olmaktır. Çünkü bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (ör. (70/30).

Bu ayetin maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikah bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, cariye) ise nikah sahibi olmaksızın onlara cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Cenab-ı Hak bunu “sağ elin sahip olduğu”  ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikah ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur (Razi).  

Demek ki savaşta esir alınan kadınların siyasi ve sosyal sahibi olunabilir ama cinsel sahibi olunamaz.  Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikah yapılması gerekir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikahsız” ilişkiye cevaz vermez.
Yine bu ayetten (mut’a) adıyla bir çeşit nikah çıkarılmıştır.  Sözlükte mut’a “faydalanılan, zevk alınan” demektir. Terim olarak “Bir kimsenin bir kadını belli bir ücret ile belirli bir zamana kadar kiralayıp onunla cinsi münasebette bulunabilmesi” demektir. Bunun caiz olup olmadığı tartışmalıdır.

Mut’a nikahı, eski dünyanın yağmalama, fethedilen yerlerde kadına kıza musallat olma gibi yaygın tecavüz olaylarını Müslüman askerlerin de yapmasının önüne geçmek için bu işe bir hukuk getirmek amacıyla düşünülmüş ve bir ara uygulanmış da olabilir. Fakat yukarıda geçtiği gibi Kur’an kadın-erkek ilişkilerini kesinlikle bu olay üzerine kurmamıştır. Kuran’ın insanlığa tavsiyesi insanlığın temel kültürünün yani “meşru nikahla kurulmuş aileler şeklindeki yaşamın” sürdürülmesi ve hatta güçlendirilmesi yönündedir. Böylesi anormal şartlarda, yaygın ve uzun süreli savaşlar da bile kadın-erkek ilişkilerine ahlak ve hukuk getirmek İslam vicdanının bir gereğidir.
Şu halde normal barış ortamındaki medeni şehir hayatında mut’a nikahı gibi bir şeyi düşünmek adı Kadınlar (Nisa) olan sure boyunca ısrarla vurgulanan aile hayatı ile ilgili mesajların “ruhu” ile bağdaşmaz. İnsanlıkta ortaya çıkmış her tür çözüm ister eski ister yeni, ister İslam’dan ister başka dünyalardan geliyor olsun gündeme alınabilir. Çünkü Müslümanlar insanlığın karşı karşıya bulunduğu her soruna çözüm üretmekle sorumludurlar. Yeterki hak ve adaleti, vicdan ve merhameti ve Adem’den beri gelen kadim insanlık kültürünü sarsacak, bozacak nitelikte olmasın.

Ve son olarak evlilik hayatı ve  boşanma ile ilgili reformlar… Bu konuda da dikkatle okunursa kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik çok önemli adımlar atıldığını görürüz.
“Erkekler kadınlar üzerine titrer, onları koruyup kollarlar. Bu, Allah’ın insanlara farklı yetenekler vermesi ve erkeklerin geçim masraflarını temin etmede daha müsait olmalarından dolayı böyledir. İyi, güzel ve doğru olan kadınlar Allah’ın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan ve O’na saygıda kusur etmeyen kadınlardır… Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa odaları ayırın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Unutmayın, yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur.” (4/34)
Ayette geçen (kavvam) sözlükte “Çokca ayağa kalkan” demektir. Terim olarak “İşin (burada ev ve kadın) üzerinde durmak, onları gözetmek, bütün gayreti ile korumak, nezaret etmek” anlamındadır. Oldukça geniş bir anlam çerçevesi olan bu sözcüğün diğer söylenişi (qayyum) Süryanice’de “uyumayan kimse” demektir (Razi).
Buradaki anlamıyla qavvâm esas itibariyle çok ilgili olan, anbean tepki veren, muhatabıyla interaktif ilişki halinde olan demektir. Nitekim bir işe kayyum olarak atanan kimse başına geçtiği işi, anbean takip eder, üzerine titrer, koruyup kollar.
Bu ayette erkeklerle ilgili olarak mübalağa sigasıyla gelen qavvam vurgusunun yönü erkeğin kendisinden ziyade kadına veya eve, çocuklara doğrudur. Şu denmek istenir; “Erkekler evlerine karşı, özellikle de kadınlara karşı yüksek derecede ilgili, sevgili ve saygılı olmalıdırlar. Anbean, sürekli iletişim içinde olmalıdırlar. Sevgi, şefkat, ilgi ve alakada bir an bile geri durmamalı, bu konuda çok uyanık olmalıdırlar. Uyku ve uyuklama halinde, ilgisiz ve kaygısız olmamalıdırlar. Eve otel gibi gelip gitmemeli, en küçük ayrıntıyla bile yakından ilgilenmelidirler. “Çokca ayağa kalkmalı”, her dertlerine koşmalı, daima yanlarında olmalı, bunun için adeta “hop oturup hop kalkmalıdırlar.” Ev hayatını bir yük olarak görmemelidirler. Eğer öyle görüyorduysalar evlenmemeli, bu sorumluluğun altına girmemeliydiler. Madem girdiler o halde hakkını tam olarak vermeli, kavvam olmalıdırlar. Bir kadının erkekten beklediği en önemli şey de zaten bu değil midir?”

İşte gerçek anlamda qavvam olmak budur. Bu kelimedeki vurguyu kadına, eve doğru değil de erkeğin bizzat kendisine doğru yorumlayan klasik müfessirler, aslında, kadını dinlemeyen, güçlü, kudretli, sert, yönettikleriyle iletişimsiz, onlara sürekli yukarıdan emirler yağdıran bir “ev reisi” profili çiziyorlar.

Aslında onlar Allah’ın hayyu kayyum olmasını da aynen böyle anlıyorlar. Halbuki orada da asıl vurgu karşıdakini dinlemeyen, heybetiyle arşta kurulu tahtında oturan, oradan emirler yağdıran değil, varlıkla birlikte yürüyen, kaderi birlikte oluşturan, olayların ve süreçlerin içinde yer alan, statik değil anbean dinamik, interaktif iletişim halinde olmakla ilgilidir.  

Yine ayette geçen (darb) sözlükte “vurmak, dövmek” esas anlamı olmakla birlikte bir çok anlamları daha gelir.  “Kadınları dövün” ayeti olarak bilinen bu ayet, yukarıdaki “ikişer, üçer, dörder evlenin” ayetinin evlilikleri giderek çoğaltılmasını değil giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadını dövme olaylarının yaygın olduğu bir toplumda bunun giderek azaltılması ve nihayetinde tümden terk edilmesini hedeflemektedir. Oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insani yöntemlere başvurmadan tek bildiği “karnından sıpayı başında sopayı eksik etmeyeceksin” olan o günkü Arap toplumunu medenileştirmeyi amaçlıyor.
Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda bizzat Hz. Peygamber’in kendisinin bununla amel etmediğini görürüz. Hemen her tefsirde bu ayetten sonra hemen şu hadis zikredilir; “Ben bir şey istedim ama Allah başka bir şey irade etti. Allah’ın irade ettiği şey en hayırlısıdır” (Razi, İbni Kesir, Kurtubi).
Nitekim Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir fiske vurduğu görülmemiştir. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar birlikte olmuşlardır. Ayete verdiğimiz meal de onun bu uygulamasına dayanmaktadır.  

Sonuç olarak bu yazıda sadece Nisa suresinden bazı örneklerle anlatmaya çalıştığımız şudur; Bu ayetlerin her biri kadınlara bir hak getiriyor. Hatta denilebilir ki ayetler ezilen, hor görülen ve o günkü toplumda çok kötü durumda olan kadınların yanında yer almaktadır. Yukarıda sıraladığımız ayetler dikkatle okunursa sürekli olarak “kadınların tarafında” ve erkeklere kızan, azarlayan bir uslup olduğu dikkatten kaçmaz. Bugün olsa sanırım aynı uslup yine sürdürülürdü…


İhsan Eliaçık
yazar@kadinnews.com

 

 

macirko

 

 


 

 
 

 

 



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.