Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
22 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 5
 Bugünkü Ziyaret 25
 Toplam Ziyaret 1092002

  Geri Dön

İSMAİLAĞA CEMAATİ
CÜBBELİ AHMET GERÇEĞİ
Cübbeli Ahmet Hoca, 1990'lı yıllarda, Mübarek Kandil Gecelerinde, Çavuşbaşı yollarının ta Kavacık'tan ve Çekmeköy'den itibaren kesildiğini, vaazlarını dinlemek için meraklılarının özel otolarının yolları doldurup kilometrelece kuyruk oluşturduklarını biliyoruz. Ama 28 Şubat sürecinde Çavuşbaşı Külliyesi inşaati askerlerce elinden alınırken bu meraklı kalabalıklar nasıl buharlaştı? İstanbul'daki İsmailağa medreseleri bir bir kapatılırken ve medreselerin kapılarına kilit vurulurken, sarıklar ve cübbeler aşikardan gizli çantalara yerleştirlirken, derslerin kilitli medreselerin kenarlarında hırsızlama biçiminde yapılırken bu kadar kalabalıklar nasıl buhar oldu? Tıpkı Timurtaş Hoca'nın cemaatine serzenişlerinde olduğu gibi; kendisi İstanbul dışına, küçük kasabalara sürgün edilirken ve kasetlerindeki vaazları yüzünden ifadelere çağrılırken ve işkencelere maruz bırakılırken kılları bile kıpırdamayan cemaatine serzenişlerde bulunduğu gibi Cüppeli Ahmet Hoca da gizli gizli acaba bu kalabalık cemaatine üzülmüş müydü?
 

Cübbeli Denizde, Kızı Kolejde, Cemaat İzlemede!

25.10.2010 Pazartesi
Yeni Şafak Gazetesince provokatör suçlaması, 'Jet Ski'li fotoğraflar, cemaati sarsan iki cinayete parmağı olduğu iddiaları. İki milyon dolar değer biçilen, muslukları sensörlü, havuzlu bir villada yaşaması... İşte Cübbeli Ahmet Hoca'nın hikayesi...
 
Haberin "Cübbeli Ahmet Hoca Tatilde!" Adlı Fotoğraf Galerisine Gitmek İçin Tıklayınız.
Haberin Videosu
Haberin "Cübbeli Ahmet Hocadan Müstehcen Fıkra" Adlı Videosunu İzlemek İçin Tıklayınız.


Yeni Şafak Gazetesi’nce provokatör suçlaması, 'Jet Ski'li fotoğraflar, internette tık rekoru alan vaazlar, ilk kez gündeme geldiği deprem konuşması, cemaati sarsan iki cinayete parmağı olduğu iddiaları. İki milyon dolar değer biçilen, muslukları sensörlü, havuzlu bir villada yaşaması... Buna karşılık, hocanın sade bir hayatı tavsiye etmesi... Kendi kızı kolejde başı açık okurken, takipçilerine, 'Kızınızı küçük yaşta tesettüre sokun' demesi..."
 
Ahmet'in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev, İsmailağa Camisi'ne çok yakındı. O, henüz üç yaşlarında iken benimle birlikte İsmailağa Camisi'ne gidip gelmeye başladı. O kadar küçüktü ki, bazı cami ce-maati, Ahmet'i camiye getirmememi istiyordu. “Bu yaşta çocuk, cami-ye getirilir mi?” diyorlardı. Ezan okunduğunda evden çıkmamla beraber peşime takılır, beraberce camiye giderdik.

İsmailağa Camii o zamanlar bu derece yoğun ilgi odağı değildi. Mahmut Hocaefendi'nin cemaati bugünkü gibi olmadığı için, namaz sonlarında onunla oturup mihrapta muhabbet eder, beraber de camiden çıkardık.
Yine bir gün namazdan sonra camiden, Mahmut Efendi ile birlikte çıkıyorduk. Karlı bir hava vardı ve eski İsmailağa Camisi'nin merdivenleri buz tutmuştu. Efendi Hazretleriyle beraber merdivenlerden iniyorduk.Yaklaşık olarak dört yaşlarında olan Ahmet'te yanımızdaydı, Ahmet bir anda elimden fırladı, o buzlu merdivenlerden kayarak yere düştü. Ben o sırada Ahmet'i tuttum ve ona biraz sitem ettim. Sitem edince, Efendi Hazretleri dedi ki:
-Sen ona fazla kızma, onun terbiyesini bize bırak, zira biz ona gerekli terbiyeyi öğretiriz, dedi. İsmailağa Camii Şerifi Ahmet'in ikinci evi olmuştu. Efendi Hazretleri'nin de manevi himayesine girmişti. Evde olmadığı zamanlarda başka yerde aramamıza gerek yoktu, biliyorduk ki Ahmet camidedir.


Cübbeli Lakabı

O zamanlar caminin karşısında terzi Fahri Efendi vardı. Fahri Efendi, bizzat Efendi'nin hizmetinde bulunurdu. Küçük Ahmet ilk ilim tahsilini Fahri Efendi'den aldı. Fahri Efendi'nin de küçük Ahmet'in yaşlarında bir oğlu vardı, bir de aynı mahallede bir doktor komşuları vardı, onun da aynı yaşlarda bir oğlu vardı. Bu üç çocuğa Fahri Efendi ders vermeye başlamıştı. İşte küçük Ahmet'in ilk ilim tahsili bu şekilde başlamış oldu.
Küçük Ahmet o dönemlerde cübbe ve sarığa çok meraklıydı, annesinin namazlığını alıp başına sarar, namaz kılardı. Kibrit kutusundan cami yapar, çöplerinden de cemaat yapar ve onlara namaz kıldırırdı.
Fahri Efendi'den ders aldıkları sırada, doktorun oğlunun da adının Ahmet olması üzerine, Fahri Efendi bu iki çocuğa hitap etmede karışıklık olmasın diye, Bizim Ahmet'e "Cübbeli Ahmet" ismini koydu. O gün bu gündür, Ahmet Hoca “Cübbeli Ahmet” diye anılır oldu.
Küçük Ahmet çocukluk yaşlarından itibaren cübbe giymeye başladı, o zamanlar cübbe şalvar giyilmediğinden bu kadar küçük bir çocuğun cübbe giymesi çevrede dikkat uyandırıyordu.


Dedesinin Etkisi

Ahmet'in yetişmesine ve manevi iklimlerde dolaşmasına dedesi Cahit Bey'inde çok büyük katkıları olmuştu. Dede Cahit Bey torununa geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberimiz Sallellahü A-leyhi ve Sellem'in hayatını ve geçmiş büyüklerin menkibelerini anlatırdı. Ahmet, dedenin bu anlattıklarını büyük bir dikkatle dinler, ara sıra dedesine sorular sorardı. Bazen dedesinin anlattıklarının etkisinde kalır, duyduklarını uygulamaya çalışırdı.
Küçük Ahmet, akranlarından çok farklı hareketler içinde olup, araştıran ve çok soru soran bir karakter sergiliyordu. Kendinden büyükleri muhatap olarak alır, onlarla konuşur, sorular sorar cevaplarını almaya çalışırdı.
Oyun oynadığı arkadaşları kendisinden büyük olmasına rağmen, her oyunda arkadaşlarına öncülük ederdi, o tarihlerdeki bu hareketleri onun ileride bir lider olacağının habercileri idi. Bir gün ağlayarak eve gelir.
Annesi: -Oğlum niçin ağlıyorsun? diye sorar.
Arkadaşlarım bana sünnetsiz diyorlar, ben sünnet olacağım. Annesi durumu izah etmeye çalışmışsa da, küçük Ahmet pek ikna olmuşa benzemez.
Evde kimsenin olmadığı bir gün; Ahmet, sünnetçi Sadettin Efendi'yi eve getirmiş ve sünnetini yaptırmış. Annesi eve geldiğinde bir sürprizle karşılaşır, Ahmet sünnet olmuş yatıyor, sünnetçi Saadettin Efendi'de baş ucunda bekliyor”.


İlk Vaizi

Ahmet ilkokulun dördüncü sınıfındaydı. Yaz tatilinde babası ile birlikte memleketlerine giderler. Küçük Ahmet okul hayatının dışında sarık sarar, cübbe ve şalvar pantolon giyerdi. Babası memleketlerine giderken yeni bir takım elbise alır ve oğluna zorla da olsa takım elbise giydirir. İstemeyerek de olsa Küçük Ahmet babasını aldığı yeni elbiseleri giyerek ailece memleketlerinin yolunu tutarlar. Annesi Ahmet'in ahlakını bildiği için her ihtimale karşı bir takım cübbe ve şalvar pantolonu da yanına alır.
Uzun bir yolculuktan sonra memlekete varılır. Küçük Ahmet rahatsızlanır, bir hafta evden dışarı çıkmaz. Anne oğlunun rahatsızlığının teşhisini koyar. Küçük Ahmet cübbe giymediği için hastadır ve bu yüzden evden dışarı çıkmamaktadır. Durum babaya an-latılır, baba da durumu oğluna sorar, Ahmet ses çıkarmaz ama babasının istediğini giyebileceğini söylemesi üzerine yüzünde tatlı bir tebessüm belirir. Üzerinde ki elbiseleri çıkarır, cübbe ve şalvar pantolonu giyer, sarığı da başına sardıktan sonra hastalığından eser kalmaz.
Babasına der ki:
-Baba benim kıyafetime karışma, ben cübbeyle ve şalvarla rahat ediyorum. Takım elbiseyi giymektense, hasta olmak daha iyidir.


Baba Yusuf Ünlü anlatıyor:

-“Beldemizin müftüsü ile iyi bir dostluğumuz vardı. Bir gün müftü efendi ile sohbet ederken Ahmet'ten bahsettim. Sohbetimiz esnasında söz döndü dolaştı vaazlara geldi, Ahmet'in bu hafta camide vaaz edebileceğini söyledim. Müftü efendi bu teklifimi kabul etti. Akşam durumu Ahmet'e anlattığımda sadece tamam dedi. Ertesi günü namazdan bir saat önce Ahmet'i alarak müftüyü makâmında ziyaret ettik. Müftü daha büyük birini beklediğinden küçük Ahmet'i görünce şaşırdı:
-Bu daha çocuk, nasıl vaaz edecek? Buralar ufak yerlerdir, dedikodu ve söylenti çok olur, dedi. Müftü Efendi şaşkınlığını ü-zerinden atmadan, hangi konu hakkında vaaz edeceğini sordu.

Küçük Ahmet:
-Allah ne söyletirse onu söyleyeceğim, hazırlığım yok, içimden geldiği gibi konuşacağım, dedi. Bunun üzerine müftü:
-Peki hiç bir mevzu düşünmedin mi? diye sorunca, Ahmet:
-Babamın söylediğine göre, bu memlekette içki, kumar ve faiz çok ileri derecedeymiş. Biraz bunlardan bahsedeceğim. Bunun üzerine müftü efendi:
-Ben bunu kürsüye çıkarmayayım, mihraptan konuşsun, zira bir yanlışıolursa ben hemen müdahale ederim, dedi.Hep beraber camiye gittik, Ahmet mihraptan vaazına başladı, cemaat pür dikkat dinliyordu, herkeste bir şaşkınlık vardı, bu yaşta bir çocuğun bu şekilde vaaz edebileceğini düşünemiyorlardı. Vaazı bitirdi, namazı kıldık, çıkarken başta müftü efendi olmak üzere, bir çokları tebriklerini beyan ettiler”.


Okul yılları


Okul çağına geldiğinde, bir taraftan kur'an kursuna devam ediyor, diğer taraftan da Yavuz Selim İlkokulu’nda öğrenimine devam ediyordu. İki tarafı da başarı ile devam ettiriyordu. Ahmet, ilkokul dördüncü sınıfta okuyordu. Annesi küçük Ahmet'in okula gitmediğini, bazı günlerde okuldan kaçarak İsmailağa Camisi’ne gittiğini tespit eder. Durum baba Yusuf Ünlü’ye bildirilir. Baba oğlunu karşısına alır ve niçin okula gitmediğini sorar. Ahmet'in cevabı enteresandır.
-Okula gidiyorum, bazen erken çıkıp camiye gidiyorum. Okulda bana öğretilenleri biliyorum, öğrenmek istediklerimi camide öğreniyorum.
Baba Yusuf Ünlü anlatıyor:
-“Bir gün Yavuz Selim İlkokulu’na gittim, Ahmet'in öğrenimi hakkında öğretmenlerinden bilgi alacaktım. Okul müdürü Ahmet'in ders hocasını çağırdı ve bizi hoca hanım ile tanıştırdı. Ben hoca hanıma Ahmet'in durumu hakkında bilgi almak için geldiğimi söyledim ve Hocahanıma:
-Edindiğim bilgiye göre Ahmet'in okula devamsızlığı varmış dedim. Hoca hanım bana:
-Sizin yanlışınız var, o okula her gün geliyor, dedi. Ben annesinin şikayetçi olduğunu, hatta bugün sıkı tembihte bulunduğumu söyleyince, hocası:
-Ahmet okula geliyor, isterseniz buyurun sınıfına gidelim, çocuklarla konuşun, dedi. Bunun üzerine biz de sınıfına gittik, hoca hanım beni çocuklara tanıttı:
-Mahmut'un babası gelmiş, dedi çocuklara. Okulda ona Mahmut diyorlardı. Çocuklar hep bir ağızdan:
-Hocamızın babası diye yüksek ses ile bağırdılar.
O sırada beni hayli duygulandıran bir hadise oldu. Bir çocuk gelerek, benim pardösümden tuttu ve bana:
-Amca! Mahmut var ya, bana Allah'ı, Peygamberi tanıttı, dedi.
Hoca hanım diğer çocuklara, Mahmut'tan memnun olup olmadıklarını, okula devam edip etmediğini sorduğumu söyledi. Gene çocuklar hep bir ağızdan:
-Memnunuz, o bizim hocamız diye bağırmaya başladılar. Hocahanım bana:
-Mahmut'un devamsızlığı yok ama, çok konuşuyor. Bütün çocuklara burda din dersi veriyor, oğlum sus diyorum, biraz susuyor sonra gene başlıyor anlatmaya, dedi”.
Baba Yusuf Ünlü’yü dinlemeye devam edelim:
-“Ben o yıllarda, şimdi rahmetli olmuş ismini vermek istemediğim bir hoca efendinin sohbetlerine katılır, ses kasetlerini eve getirir, ailece hoca efendinin sohbetlerini teyp kasetinden dinlerdik. Yine bir gün evde hoca efendinin vaaz kasetini dinliyorduk, Ahmet'e:
-Gel evladım sende dinle, hoca efendi ne güzel vaaz ediyor dedim. Biraz dinledikten sonra Ahmet'in bize verdiği cevap hepimizi şaşkına çevirdi:
-Bu hoca anlattığı ile amel etmiyor baba dedi. Neden? diye sordum:
-Yok! bu anlattığı ile amel etmez dedi ve koşarak evden çıktı.
Aradan zaman geçti, okullar tatile girdi. Ailece tatil yapmak için Yalova Termale gittik. Tevafuk bu, orada bu hoca efendi ile karşılaştık. Ben, Ahmet'e hocanın elini öpmesini söyledim, bunun üzerine gelip hocanın elini öptü ve hocaya dedi ki:
-Hocam, çok güzel konuşuyorsunuz maşaallah, babam bir kasetinizi dinletti, çok güzel konuşuyorsunuz ama, anlattıklarınız ile niçin amel yapmıyorsunuz? diye sordu. Hoca bir anda böyle bir soru ile karşılaşacağını beklemediğinden çok şaşırdı ve:
-Evladım; neyi yapmıyorum? dedi.
-Sizin buraya gelmeniz hata, böyle bir ortamda bulunmamanız gerekir, çünkü siz İslam'ı temsil ediyorsunuz, dedi”.

Kendini Tamamen İlme Vermesi

İlkokul bittikten sonra, Fatih Koleji'nde orta öğrenime başladı. Bütün ağırlığını, Kur'an Kursunda Kur'an ilmi öğrenmeye ayırdığı için, kolejdeki derslerine hiç çalışmaz ve ilgilenmezdi, sadece iş olsun diye koleje gidiyordu. Kolejle ilgilenmemesine rağmen yine de birinci sınıfı birincilikle bitirdi.
Fatih Koleji'nde; Cuma günleri sınıftaki arkadaşlarını bir araya toplar, hep beraber Cuma namazına getirirdi.
Küçük Ahmet artık büyümüştü, Fatih Koleji'nin ikinci sınıfına başlamıştı ki, zaten istemeyerek gittiği okulunu bırakmaya karar verdi. Konuyu önce annesine, arkasından da babasına açtı. Her ikisinden de destek göremedi. Fakat o bir defa kafasına koymuştu, okulu bırakacaktı ve düşündüğünü de yapmakta gecikmedi. Okulunu bıraktı. O Kur'an ilmini öğrenecekti, büyük bir İslam alimi olacaktı. Tek ideali buydu, bunun için gücünün yettiği kadar çalışacaktı. Ailesine kararını bildirdi, ailesi Ahmet'in kararlılığı karşısında, aldığı karara evet demekten başka bir yol görmediler.
Bundan sonra Ahmet bütün yoğunluğu ile İsmailağa Kur'an Kursu'ndan ders almaya başladı. Ona gündüzler yetmiyor, geceler de çok kısa geliyordu. Uykuyu yok denecek kadar kısa uyuyordu. Bu şekilde birkaç yıl geçti. Bu arada İstanbul'daki ilk vaazını Yavuz Selim Camii'sinde verdi. Cami hınca hınç dolu idi, Cübbeli Ahmet Hoca ilk sohbetinde dinleyenleri mest etmiş, gelecekte büyük kalabalıklara hitap edeceğini, yüz binlerin gönlünde sempati alanı oluşturacağının sinyallerini veriyordu.

Cübbeli Ahmet Hoca bir yandan ilim tahsilini sürdürüyor, bir yandan da vaazlara devam ediyordu. Sohbetler o derece etkili oluyordu ki her geçen gün Cübbeli Ahmet Hoca'nın ünü yayılıyor, değişik vilayetlerden davet alıyordu. O, sohbetlerden çok tahsilini düşündüğü için, bu davetleri geri çeviriyor. Bütün gücüyle ilim tahsiline devam ediyordu.

. Ders aldığı hocaları ile küçük problemleri oluyordu, Ahmet'in ders temposuna diğer talebe arkadaşları yetişemediğinden, o diğer arkadaşlarını beklemek zorunda kalıyordu. O istiyordu ki, dersleri hiç aralıksız alayım ve bir an önce diğer derse geçeyim. Cübbeli Ahmet Hoca'nın bu temposuna ne hocaları, ne de talebe arkadaşları ayak uyduramadığından bazen küçük anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Bir gün Rize'den İsmailağa'ya bir hoca geldi. Bu hoca talebelerin birkaç dersine girdi. Hocanın ders vermesi Ahmet'in çok hoşuna gitmişti.
Fakat bu hoca birkaç gün sonra tekrar memleketine geri dönecekti.
Hocanın ders verme metodu Ahmet'i çok memnun etmişti, işte bana ders verecek hoca diyordu.
Buradaki dersler Ahmet'e yetişmiyor, o daha hızlı ve seri ders almayı istiyordu.
Bu münasebetle:
-Buradaki hocalar bana istediğim dersi vermiyorlar, beraber ders aldığım talebeler bir dersi üç günde alıyorlar, ben onlar için üç gün bekliyorum.
Halbuki ben bu dersi iki saatte alıyorum. Ben bu Hoca ile Rize'ye gideceğim, demişti.


ilim tahsili için gurbet yılları


Küçük tartışma ve itirazlar tatlıya bağlanır, bütün hazırlıklar yapılır ve Cübbeli Ahmet Hoca, geçmiş meşayıhtan miras olarak kalan; okumak için gurbete çıkma geleneğini yerine getirmek için yola çıkar. Bunun, geçmiş büyüklerin şiarı olduğunun bilincinde olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, daha iyi ilim tahsili yapacağına inandığı için, ailesinden, arkadaşlarından, evinden, barkından ayrılmayı göze aldığıdır.
Manevi babam dediği, gönülden bağlı olduğu, küçüklüğünden bu yana manevi himayesinde olduğu Mahmut Hocası’ndan izin almadan ilim tahsiline gitmesi hiç mümkün mü? O da gönlünün sultanına sorar. Efendi Hazretleri:
-”Mesele ilim tahsili olduğu için bir şey diyemiyorum, bizimde rızamız gitmesi yönündedir”.
Cübbeli Ahmet Hoca hiç tanımadığı bir ortamda, kendisini gece gündüz ilim tahsiline verir. Buradaki hocası Ahmet'in bu azmi karşısında hayretten hayrete düşer. Gece gündüz demeden çalışmalarını sürdürür, zaman olur takıldığı bir konu için gecenin ilerlemiş saatini düşünmeden hocasına müracaat eder, hocası uykuda ise kaldırır, takıldığı yerin cevabını alırdı.
Cübbeli Ahmet Hoca iki yıla yakın bir süre, geceli gündüzlü çalışarak ilim tahsilini sürdürür. Nihayet orda öğrenmesi gereken ilimleri öğrenir ve hocalık icazetini alarak İstanbul'a döner.
Hocalık icazetinden sonrada, İstanbul da hafızlığa başlar. Dört ay gibi bir zamanda da hafızlığını tamamlar. Cübbeli Ahmet Hoca, artık hem hoca, hem de hafızdır.
Dönüşünde Efendi Hazretleri’nin elini öper, artık şimdi kendisi de hocalık yapacak ve talebe okutacaktır. Efendi Hazretleri onun için der ki:
-"Bu çocuğun ilmi vehbidir. Çok okumakla bu ilim elde edilmez. Ahmet bu ilmin farkında değil." Efendi Hazretleri Ahmet'e yakın ilgi gösterir, bu ilgi az da olsa bazı kıskançlıklara sebep olur. Ahmet'in mütevazılığı ve alçak gönüllülüğü bu küçük problemlerin kolayca çözülmesini sağlar. Hocalık ve hafızlıktan sonra, kendisini ilmi araştırmalara verir. Gündüzleri gecelere katarak araştırmalarını genişletir. Sabah namazlarına kadar çalışır. Araştırma ve okuma isteğinden dolayıdır ki, çok geniş bir kütüphaneye sahip olur. Aynı yıl yani, 1983 yılında 17 yaşında hacca gider.

Kaynak: İtibar-Haber

İşte Cübbeli Ahmet Hoca'nın hikayesi...

Gerçek adı Ahmet Mahmut Ünlü, takipçileri ona "Cübbeli Ahmet Hoca" diyor 1965 İstanbul Fatih doğumlu. İlçeye bağlı Çarşamba semtinde örgütlenen İsmailağa Cemaati’ne bağlı.Çeşitli kaynaklardaki bilgilere göre tahsil durumu ilköğretim, ortaokulu dışarıdan bitirdi. Kendi çevresinde, genellikle verdiği vaazlardan ve çıkardığı dini sohbet kasetleri ile tanınırken kamuoyunca tanınması 1999 yılında yaptığı deprem konuşması sonrası gerçekleşti.

"Mevlam zina yuvalarını vurdu" dediği bu konuşmasından ötürü İstanbul 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 312. maddeden yargılandı.
'Halkı din, mezhep ve inanç farklılığı gözeterek, birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa alenen tahrik etmek' suçundan 2 yıl 7 ay 3 gün hapis cezasına çarptırıldı. 13 ay hapis yattı.

2006 yılında Hürriyet Gazetesi’nde “jet ski” li fotoğrafları ile sürmanşetten haber edilerek tekrar kamuoyunun gündemine girdi.
Cübbeli Hoca'nın verdiği vaazlardaki bazı ifadeler internetteki komik videolar arasında yer aldı, tıklanma rekorları kırdı.
Babasının ağzından hayat hikayesi ise şöyle:

3 YAŞINDA TARİKATA GİRDİ
Ahmet'in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev, İsmailağa Camisi'ne çok yakındı. O, henüz üç yaşlarında iken benimle birlikte İsmailağa Camisi'ne gidip gelmeye başladı. O kadar küçüktü ki, bazı cami ce-maati, Ahmet'i camiye getirmememi istiyordu. “Bu yaşta çocuk, cami-ye getirilir mi?” diyorlardı. Ezan okunduğunda evden çıkmamla beraber peşime takılır, beraberce camiye giderdik.

İsmailağa Camii Şerifi Ahmet'in ikinci evi olmuştu. Efendi Hazretleri'nin de manevi himayesine girmişti. Evde olmadığı zamanlarda başka yerde aramamıza gerek yoktu, biliyorduk ki Ahmet camidedir.

CÜBBELİ LAKABI

O zamanlar caminin karşısında terzi Fahri Efendi vardı. Fahri Efendi, bizzat Efendi'nin hizmetinde bulunurdu. Küçük Ahmet ilk ilim tahsilini Fahri Efendi'den aldı. Fahri Efendi'nin de küçük Ahmet'in yaşlarında bir oğlu vardı, bir de aynı mahallede bir doktor komşuları vardı, onun da aynı yaşlarda bir oğlu vardı. Bu üç çocuğa Fahri Efendi ders vermeye başlamıştı. İşte küçük Ahmet'in ilk ilim tahsili bu şekilde başlamış oldu.
Küçük Ahmet o dönemlerde cübbe ve sarığa çok meraklıydı, annesinin namazlığını alıp başına sarar, namaz kılardı. Kibrit kutusundan cami yapar, çöplerinden de cemaat yapar ve onlara namaz kıldırırdı.
Fahri Efendi'den ders aldıkları sırada, doktorun oğlunun da adının Ahmet olması üzerine, Fahri Efendi bu iki çocuğa hitap etmede karışıklık olmasın diye, Bizim Ahmet'e "Cübbeli Ahmet" ismini koydu. O gün bu gündür, Ahmet Hoca “Cübbeli Ahmet” diye anılır oldu.

CEMAATİ SARSAN İKİ CİNAYET

Bundan 12 yıl önce, 17 Mayıs 1998'de 45 yaşında öldürülen İmam Hızır Ali Muratoğlu, İsmailağa cemaatinin lideri "Mahmut Hoca" olarak bilinen Şeyh Mahmut Ustaosmanoğlu'nun damadıydı. Kayınpederi öldükten sonra onun yerine geçeceğine de kesin gözüyle bakılıyordu. Yani öldürülen, aslında Şeyh'in veliahtıydı!
Bu cinayetin ardından, cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun, ‘Sen benim ayaklı kütüphanemsin. Keşke senin gibi iki adamım daha olsa’ dediği ve hocanın vefatından sonra yerine geçeceği söylenen İmam Bayram Ali Öztürk(54)Fatih Camii’nde 3 Eylül 2006’da öldürüldü. Saldırgan oracıkta linç eildi.

OKLAR ONU GÖSTERDİ

Muratoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili bir sürü iddia ortaya atıldı. Aslında hedef Mahmut Hoca'ydı diyenler oldu örneğin. Diğer iddialardan biri de, cinayetin 1 yıl kadar önce ortaya çıkan Fadime Şahin-Ali Kalkancı skandalının misillemesi olarak işlendiği yolundaydı. Zaten o skandalın da İsmailağa cemaatindeki iç çekişmeler nedeniyle patladığı söyleniyordu. Ama daha çok taraftar bulan diğer bir iddiaya göre ise cinayetten aslında Mahmut Hoca'dan sonra cemaatin başına geçmek isteyen ve "Cüppeli Ahmet" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü sorumluydu. Öyle ya, böylece en güçlü rakibi ortadan kalkmış oldu.

CÜBBELİ NE CEVAP VERDİ

Cemaatin ileri gelnlerinden Öztürk ve Muratoğlu cinayetleri kendisine sorulan Cübbeli, cinayetleri provokatif eylemler olarak değerlendirerek, ‘Öztürk’ü bıçakla öldüren ve saldırganı linç edenlerin cemaat değil, o kişiyi camiye götürüp cinayeti işletenler olduğunu’ öne sürüp, ‘ Cemaat içinde şu anda liderlik mücadelesi yoktur’ dedi.

SAĞ KOLU CÜBBELİYİ ANLATIYOR:

Cübbeli Ahmet olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün gizli dünyasını, bir zamanlar sağ kolu olan, ancak vaazında söyledikleriyle, yaşadıkları arasındaki uçurumu görünce yollarını ayıran Mehmet Saglamer anlattı.

Cüppeli Ahmet, Ortadoğu ve Avrupa’yı, bu eski dostuyla gezmiş. Malta sahillerinde denize girip jet-ski’yle gezmişler, Alpler’de dolaşmış ve ailece tatil yapmışlar. İşte diğer cemaat üyelerine yasaklanan bir yaşamdan ’Cüppeli’ itirafları...

'AVRUPA VE ORTADOĞU’YU ADIM ADIM GEZDİK'

Cüppeli ile 1993-1994’te tanıştım. İsmailağa Cemaati’nin içinde oldu tanışmamız. Birkaç sohbete getire götüre bir yakınlaşma oldu. Avrupa seyahatlerimi biliyordu. "Seninle Avrupa’ya gidelim" dedi. Ben de "Olur" dedim. 1998’den itibaren Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun hemen hemen bütün ülkelerine götürdüm onu. Avrupa’da, İsviçre, Almanya, Hollanda, Avusturya ve Malta’yı gezdik. Avrupa gezilerimiz hem sohbet, hem de gezi amaçlıydı. Avrupa’daki Milli Görüş camilerinde sohbet yapıyordu. Ağırlıklı olarak ikimiz giderdik, senede 2-3 defa da ailelerimizle yurtdışında tatil yapardık.

KADINA VE PARAYA AŞIRI ZAAFI VAR

'Ben gittiğim tatil yörelerinde jet ski’ye biniyorum. Onu da davet ettim, bindi. Zaten eğlenceli şeyleri denemeyi sever. Kendisi yabancı kadınlarla bir arada olmamayı öğütler, ama tatillerimizde genelde kadınlı erkekli plajlarda denize girmekten kaçınsa da oralarda dolaşır. 1999’da Kıbrıs’ta Dome Otel’de kaldık, Magosa’da denize girdik. Salamis Bay diye bir otel vardı. Orada yemek yemek istedik. Yemek havuz başındaydı, insanlar kadınlı erkekli havuza giriyordu. Benim hanımım kızdı.'

MOLDOVALI KIZLARLA GECELİK İLİŞKİLER

'Tunus’ta gittiğimiz turda, bir ’Tunus gecesi’ düzenlendi. Dansözler çıktı, onları seyretmedi. Ama Arapça bildiği için bir şekilde onların telefon numarasını aldı ve onları Türkiye’ye davet etti. Onları burada 2 gün ağırladı. Cüppeli’nin paraya ve kadına karşı zaafı var. Cemaatten arkadaşları kendisine Moldovalı bir kız getirmişler. Kendisi nikáh yapıyor, beğenmedim deyip ertesi gün boşuyor. Buna muta nikáhı mı dersiniz, beğenmeyip ertesi gün boşadım nikáhı mı dersiniz, bilmem. Eşleri bilmiyor, bilseler buna asla müsaade etmezler.'

TOPLADIĞI 150 MİLYARLIK YARDIMLAR NEREYE GİDİYOR

Cüppeli’nin geliri sadece İsmailağa Vakfı’ndan Kuran tefsiri karşılığında aldığı para. Tefsir adı altında vakıftan resmi olmamak kaydıyla 5-10 milyar arası bir para alıyor. Cemaate de "Ben bundan beş kuruş para almıyorum" diyor. Onlar da "Aslan Hocam" diyorlar. "Kayınbabam bana bakıyor" demesi de yalan. Kayınbabası çok cimri bir adamdır. Cemaatten bazıları bunun eline para sıkıştırır. Bir de toplanan yardımlar var. Mescide bir elektrik cezası gelir 10 milyar, elli yerde konuşuyor, toplanan para 150 milyar. Mağdurun biri gelir, fakirim, dulum, hastayım der. Para toplamak için bunu bir güzel kullanır. Milli Görüş’ün Köln’deki merkezinde Cüppeli’nin sohbet yapmasına neden izin vermiyorlar dersiniz. Yardım topladığı için.

VAAZINDA NE DEMİŞTİ

DOKTORLAR mecburen yüzme sporu vermişlerdir. Yüzme sünnettir. Biz denizlere gidemiyoruz. Karışık denizlerde, havuzlarda yüzemiyoruz. Sitelerin havuzuna giremiyoruz, erkek kadın karışıktır. Sırf erkek havuzuna da giremiyoruz, çünkü erkekler şortla yüzdükleri için avret yerleri açıktır. Erkeğe de bakmak haramdır. Bu sefer eve mecburen yüzme havuzu yapılmıştır. Kemik erimesi vardır ve bu sporları yapmazsam birkaç sene içinde hareket edemeyecek hale geleceğimi söylediler.

SAVUNMAYA GEÇTİ
.
Cüppeli Ahmet Hoca, “yurtdışı gezileri, lüks yaşamı ve tatilleri üzerine” iki gündür yayın yapan Hürriyet gazetesindeki iddialara karşı kendisini savundu. Ünlü, özel hayatına ilişkin açıklamalar yapan ve kamera görüntülerini para karşılığı satan Mehmet Sağlamer’in 15 yıl önce tanıştığı ve sohbetlerine devam eden Mehmet Sağlamer olduğunu söyledi. Fotoğrafları basına sızdıran Mehmet Sağlamer’in kendisinden 100 bin euro rüşvet istediğini ileri sürdü

BENİM ADIMA PARA TOPLAMIŞ

Sağlamer´in, haberlerden sonra kendisini arayarak şantaj yaptığını, “100 bin euro verirse susarım” dediğini ve bu görüşmeyi banta aldığını savunan Ünlü, “Suç duyurusunda bulunduk” diye konuştu. Vaazlarından ve cemaatten hiç para almadığını söyleyen Ünlü, “30 yıldır vaaz veriyorum. Hiç para almadım ” dedi. İddiaları bir dönem yardımcısı olan Sağlamer´in ortaya attığını savunan Ünlü, şunları söyledi: “ Halkla Mehmet Sağlamer muhatap oluyordu. Meğer benim adıma para topluyormuş. Konferanslarımı tertip ederken ´Hoca para almadan konuşmaz ´ diyormuş. Adam ´zengin´ imajlı olduğu için böyle şeylere inanasım gelmedi.”

EŞİMİN BABASI ZENGİN

Malta´da jet ski yaparken çekilen görüntüleri yayınlanan Ahmet Hoca, “Jet skiyi o istedi. ´İleride güzel deniz var, denize gireriz´ dedi. Öyle herkesin gittiği plajdan filan geçmedik. Özel jet ski yeri var, bindik gittik. Bu fotoğraf da deniz dönüşü çekilen bir resim” dedi. Haberdeki sözkonusu saatin değerinin 16 bin dolar değil 5 bin dolar olduğunu söyleyen Ünlü, saati eşi (Büşra Mihrimah Ünlü) için aldığını belirterek, “Evlendik hanıma bir şey alamadım. Bir saat istiyordu benden. Param da kartım da yok benim. Ahmet Sağlamer bana, ´Bir miktarını ben vereceğim´ dedi. Yarısını o verdi, yarısını ben. Benden 2 bin 500 dolar çıktı. Çıkarsın slipini göstersin” diye konuştu. Ünlü, Beykoz Acarkent´teki villanın, eşi Büşra Mihrimah Ünlü´ye ait olduğunu belirtti. Kendisinin ve eşinin gayrımenkullerini satarak Acarkent´teki villayı aldıklarını söyleyen Ünlü, “Eşimin babası zengin biri. Nurol Musluğun sahibi İhsan Arabul. Eşim de lüks yaşamaya alışkın biri” dedi.

ATATÜRK RESMİ KAVGASI

Cübbeli Ahmet Hoca, himayesinde 2007′den beri yayımlanan Kasr-ı Arifan Dergisi’nin Bağcılar’daki merkezine Atatürk portresi asılmasına cemaat içersindeki Furkancılar kanadı tepki gösterdi çıkardığı derginin merkezine Atatürk’ün resmini astığı için mensubu olduğu İsmailağa Cemaati’ne bağlı bir grubun şimşeklerini üzerine çekti. Furkancılar adlı grup tarafından ‘kırmızı çizgileri ihlal etmekle suçlanan Cübbeli Ahmet, bir süredir dinci kesimin ünlü isimlerinden Mustafa İslamoğlu ve Adnan Hoca’ lakaplı Adnan Oktar’la girdiği polemiklerle çok konuşulmuştu. Dergi daha sonra Bağcılardan Fatih’e taşınmış yeni merkezde Atatürk resmi kaldırılmıştı.

YENİ ŞAFAK’A CEVAP

İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu, Yeni Şafak gazetesinde çıkan haberle ilgili açıklama yaptı.
Mahmut Ustaosmanoğlu, Ataköy’deki etkinlikten haberi olduğunu söyledi.
Ustaosmanoğlu, “Alimlerin toplanmasını ben istedim. Yeni Şafak'ın yaptığı iftiradır'' dedi. Yeni Şafak gazetesi ''Cübbeli Ahmet'ten provokasyon hazırlığı'' başıklı haberde, Mahmut Ustaosmanoğlu ve çevresinin bu programdan rahatsız olduğunu yazmıştı.

 

Yeni Şafak'a saydırdı

26 Ekim 2010 Salı


Cübbeli Ahmet Hoca'nın öfkesi dinmiyor

Cübbeli Ahmet Hoca'nın öfkesi dinmiyor

Cübbeli Ahmet Hoca, Yeni Şafak Gazetesi'nin hakkında ortaya attığı iddialara ateş püskürdü.

Cübbeli Ahmet Hoca'nın Yeni Şafak gazetesine öfkesi sürüyor. Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, Habertürk ekranında açtı ağzını yumdu gözünü.
Her şey Yeni Şafak Gazetesi’nin, türban sorununa çözüm arandığı şu günlerde Cübbeli Ahmet Hoca'nın yapacağı dev sohbet toplantısını provokasyon olarak nitelemesi ile başladı.

Gazete, sempatik tavırlarıyla bilinen Hoca’nın Ataköy’deki Sinan Erdem Salonu’nda bir sohbet düzenleyeceğini ve bunun da provakasyon amaçlı olduğunu iddia etti. Hatta bu toplantı 28 Şubat sürecinde yaşanan olaylara benzetildi. Gazete ayrıca toplantıya gelecek cemaat üyelerine 'cüppesiz, sarıksız ve çarşafsız gelmeyin' çağrısı yapan bir mesaj atıldığı iddiasında bulundu.

Bu iddiaları Habertürk ekranlarında değerlendiren Cübbeli Ahmet Hoca, Yeni Şafak gazetesini topa tuttu. Kılık kıyafetle ilgili herhangi bir mesaj atılmadığını ve atanların ise bugünkü teknolojiyle rahatlıkla bulunabileceğini belirten Ahmet Hoca, iddiaları ortaya atan kişilerin bunu kanıtlamasını söyledi.
Cübbeli Ahmet Hoca, İsmailağa Cemaati içindeki liderlik yarışına dair iddialara da sert cevap verdi.
ÇAMUR AT İZİ KALSIN
Cübbeli toplantı ile ilgili ortaya atılan iddialar hakkında “İspata davet ettik. Bu mesajlar ispat edilebildi mi? Delil getiremiyor, biz böyle bir mesaj atmadık. Etrafımızda insanlara sorduk, onlar da böyle bir mesaj atmadıklarını söylüyorlar. Peki bu iddialar nereden çıktı. Galiba onlar bu mesajları birilerine attırdılar. O zaman herkes bir mesaj atar bana yamar. Olur mu öyle şey? Hangi telefondan atılmış, bu rahatlıkla bulunabilir. Bu kadar kolay bugünkü teknolojide. Böyle atıyorsun ortaya bir şey, ispatsız, delilsiz, çamur at izi kalsın” dedi.
YENİ ŞAFAK'IN SAHİPLERİYLE TANIŞIYORUZ
İddiayı ortaya atan gazete sahiplerinin kendisini tanıdığını belirten Cibbeli, "Yeni Şafak gazetesinin sahipleri bizi tanıyor. Daha önce görüşmelerimiz de olmuştur. Ahmet Bey'le de Nuri Bey'le de tanışmışlığımız vardır. Benim hiç kimseden şahsi bir talebim olmaz. Burada kötü bir niyetin olduğu belli. O toplantı için bizi arasalar ve durumu anlatsalardı biz gerekeni yapardık zaten. Yoksa ne olursa olsun biz bu toplantıyı yapacağız şeklinde bir tavrımız olmazdı asla” diye konuştu
Haberin yayımlanmasının ardından emniyetin "200 bin kişinin katılacağı söyleniyor. O kadar kişiyi idare edemeyebiliriz" diyerek toplantının iptal edildiğini kaydeden Cübbeli "Bu gerekçeler bizimle paylaşılsaydı, birlikte bir düzenlemeye gidebilirdik" şeklinde konuştu.
SEN BANA SÖVÜYOR MUSUN?
Cübbeli Ahmet Hoca, 'Yeni Şafak Gazetesi ile bir görüşmeniz oldu mu?' sorusuna da hayli sert bir cevap verdi.
Cübbeli şöyle devam etti:"Ne diye görüşeceğim ki? Adam ipleri kopartmış, beni provakatör ilan etmiş. Görüşmeye imkan mı kaldı? Haberi yapmış zaten. Sonra da 'Hava yatıştı' diye ikinci manşetle yumuşatmaya çalışıyor, sonra da üçüncü günkü manşetiyle de kendini yalanlıyor. Bu kadar basın var kimse demiyor ki 'sen ne biçim yalancısın'. 'Mahmut efendi ödül bahanesiyle getiriliyor' demişler bir de. Benim için ise dalga geçer gibi 'Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü' diye yazmışlar, ya sen bana sövüyor musun?
YIPRATMAK İÇİN BU İDDİALARI ORTAYA ATIYORLAR
Cemaatin lideri olan Mahmut Ustaosmanoğlu'nun kimseye kendisinden sonrası için bir söz vermediğini söyleyen Cübbeli, 'ben kendim şahidiyim ki, kimseye söz vermediğini bizzat kendisi söyledi. Bunlar benim adımı yıpratmak için bu iddiaları ortaya atıyorlar' dedi.

 
 
 

Ahmet Hakan, Fatih Altaylı'nın 'flaş partneri' Cübbeli Hoca'ya 'hodri meydan' dedi, üstelik Cübbeli'nin en iyi bildiği konudan. Ünlü- Hakan düellosu nasıl gelişti...

Ahmet Hakan/Hürriyet

Cüppeli’ye hodri meydan


JET
skici “Cüppeli Hoca”, Habertürk ekranındaki “geleneksel komiklik yapma gecesi”nde şöyle demiş:
“Ahmet Hakan’ın ilmi yoktur. Şuraya çıksın Fatiha Suresi’ni bile okuyamaz.”
Lafı hiç uzatmayacağım.
Buradan kendisine meydan okuyorum:
Çıkalım ekran karşısına...
Murat Bardakçı, Hayrettin Karaman, Nazlı Ilıcak, Efendi Hazretleri, İbrahim Tatlıses ve Fethullah Gülen jüri olsun...
Bir ben okuyayım Fatiha’yı, bir de “Cüppeli”...
Bakalım hangimiz ayınları daha okkalı çatlatıyor, hangimiz tecvit kaidelerine riayet ediyor, hangimiz genzini daha iyi kontrol ediyor.
Ben ayrıca “meal-i şerifi takdim etme” ve “tefsir yapma” gibi ekstralar da vaat ediyorum...
Eskiden
çok meydan okuyup caymışlığım vardır...
Söz veriyorum, bu kez caymayacağım.

Hadi “Cüppeli”, çık karşıma!

 

 

Bugünkü Radikal  Ersin Tokgöz

Ahmet Hakan'ın düğümü

·   Ergenlik ve ilk gençlik dönemlerinde karşı cinsle temas kuramamış, tek cinsel deneyimi mastürbasyon olan biri ilerleyen yaşlarda istediği kadar parlak ilişkiler yaşasın, skor üstüne skor yapsın fark etmez. Doğasını baskılarken bilinçaltında biriktirdikleri, fark etsin ya da etmesin, yetişkinlik dönemindeki davranışlarının belirleyicisi olur. Ertelenmiş cinselliğin, doğayı baskılamanın elbette bir bedeli olacak. O artık iflah olmaz bir abazandır.

Bu girizgâh şunun için...

Beğenenin de nefret edenin de yadsıyamadığı bir vaka var: Ahmet Hakan. Her yazdığı tartışılan, her attığı adımda bir anlam aranan medyanın adı tek geçen polemik figürü. Türkiye’nin bir numaralı gazetesinin en çok okunan, yazıları internet siteleri tarafından en çok alıntılanan, üzerine tartışmalar yapılan bir isim Ahmet Hakan.

Bu kadar da değil. Bir de prestijli bir kanalda tartıma programları yapıyor. Yazılarının dışında ekranda da görünüyor yani. Üstelik başarılı.

Övünç verici bir mesleki parlaklık... Eh, bir gazeteci için böylesi bir etki yetmeli diyorsunuz değil mi? Bu kadar görünmek kesmeli aslında bir faniyi...

Ama kesmiyor. Ne televizyondaki konuşmaları, ne her gün yüz binlerin okuduğu gazete yazıları...

Bir de gün boyu Twitter’da ona buna laf yetiştirmeler, masaları dikizleyip canlı yayın yapmalar.

Diyebilirsiniz ki işte iletişim sevdası, işte kafasına göre takılan özgür ruh.

Ama değil.

Ahmet Hakan’ınki ne bir iletişim sevdası, ne kafasına göre takılma hali. Mastürbasyon döneminden sonra ne yaşarsa yaşasın kaçıp kaçıp o ana dönen tatminsiz ergenin “geç” halinden başka bir şey değil. Kendi kendini tatmin etmeye çalışırken ikiye, üçe ayrılan bilinç ve bu ayrılmalardan payına düşen tatminsizlik.

Kolay mı?

Kanınızın en deli aktığı dönemde her türlü nefsi kısıtlamanın görece kutsal olduğu bir iklimde seyredeceksiniz. Şöhretin tadını şöyle kenarından tadacaksınız ama ait olduğunuz cemaat nedeniyle isteklerinize hep ket vuracaksınız. Günlerden bir gün, o cemaati terk edip o yasakları yıkmanın hazzını yüksek sesle haykırarak, kayıp yıllarınızın hıncını çıkaracaksınız. Gidemediğiniz tüm ortamlara akacak, kaybı telafiye konsantre bir adanmışlıkla yeni dostluklarınızı da, nefretlerinizi de, öfkelerinizi de hep ama hep tezahürat eşliğinde yaşayacaksınız.

Ya arkadaşlarınızla, ya düşmanlarınızla, olmazsa kendi kendinizle... Dalaşacaksınız. Ama hep tezahürat eşliğinde...

 

O Düğüm...

Ahmet Hakan Kanal 7 anchormani, ben henüz üniversitede öğrenciyken bir panelde tam da bugünkü açmazını izlemiştim gözlerinden. Muhafazakâr jön Hakan’ı hayranlıkla izleyen türbanlı öğrenciler ile Hakan arasındaki flört- ama sadece orada kalan, bir adım sonrasına gidemeyen flört- acıklı bir enstantaneydi. Panel bitti, Hakan hayran bakışlar arasında, muhtemelen boğazındaki o kocaman düğümle salondan ayrılıverdi. Geriye kalan, sadece yutkunmasıydı.

İşte şimdi Hakan’ın tüm uğraşı o düğümü çözmek için.

Ama kötü bir haberim var. Ne yeni mahallesinin en gözde ismi olması, ne en çok okunan yazar... Ne Hürriyet, ne CNN Turk, ne Twitter... Ne dostlarının ne de düşmanlarının köşelerinde yer bulması...

Artık hiçbir şey Ahmet Hakan’ı tatmin edemez. Çünkü o düğüm hep orada, duruyor. Onca vedaya rağmen Twitter’dan da bu yüzden çıkamıyor, magazin ya da geyik ortamları da onca eleştirisine rağmen onsuz olmuyor, Avşargillere de bu yüzden önce “çakıp” sonra onlarla “çıkıyor.”

Dedim ya; kahrolası o düğüm.

 


 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.