Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 15
 Bugünkü Ziyaret 82
 Toplam Ziyaret 1091939

  Geri Dön

YAKIN SİYASİ TÜRKİYE TARİHİNDEN
SAİD-İ NURSİ
SAİD-İ NURSİ ÇAĞIMIZN SOSYO-EKONOMİK VE SİYASAL, KÜLTÜREL GELİŞİMİNE DAMGASINI VURAN BÜYÜK BİR İDOL! Onunla ilgili eleştiri yazısı yazmak ne mümkün! Ancak Türkiye'nin yakın tarihini yazanlar arasındaki Bediüzzaman'ı incelemeiz uygun düştü.

Said Nursi ve Enver Paşa

İbrahim Reşit 13 Ocak 2009 Salı
Said Nursi’nin Kürt asıllı bir din adamı olarak değil Enver Paşa’ya yakın bir isim olarak değerlendirilmesi Cumhuriyet sonrası dönemde gözetim altında bulundurulmasını açıklayabilir

… 1979 İran ihtilalinin ortaya çıkardığı siyasi ideolojik İslam’ın büyüleyici etkileri, İslam’ın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarındaki ciddi ve yeni arayışları içeren yorumlardan oluşan bu asıl İslami uyanışı gölgede ve töhmet altında bıraktı. Ancak bu uyanışın bizce büyük bir eksiği vardı: Bu uyanış, Türkiye’nin kendi tarihsel geleneğinden ve bu geleneğe dayalı gerçekçi ve akılcı bir tarih şuurundan kopuktu. Tarih onlar için yalnızca geçmişin parlak günlerinin hikayesinden ibaret olduğu için, sadece bir teselli kaynağı, gerektiğinde bir sığınak görevini yerine getirmekten öteye geçmiyor, ufuk açıcı bir rol oynayamıyordu. Tabiatıyla bu “İslami uyanış”, bilimsel bir perspektife dayanmaktan ziyade, ideolojik eğilimlerin hakimiyetine girmekte gecikmedi. Bugün Türkiye’de Müslüman aydın kesimi çoğunlukla hala bu zafiyetle maluldür ve bunun farkında da değildir. Bu tarihsel şuur eksikliği bugün onların bizce en zayıf noktalarından biridir. İkincisi ise, ne olduğunu pek bilmedikleri, bilmeye de pek ihtiyaç duymadıkları Batı’yı tanımamalarıdır.”

(Prof. Ahmet Yaşar Ocak;Türkler, Türkiye ve İslam syf.128)

Geçtiğimiz yıl Mine G. Kırıkkanat Hanım bazı yazıları ile kanaatimce pek önemli bir meseleye temas etmişti: http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=79348&Categoryid=4&wid=122

http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=79417&Categoryid=4&wid=122

http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=79561&Categoryid=4&wid=122

http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=79608&Categoryid=4&wid=122

Eline geçen bir kitabın kafasında yaktığı ışıkla kendi ifadesi ile “Fetullahçılar” denen grubun tarihsel kökeni konusuna inmeye çalışan Mine hanım benimde kafamda bazı ışıklar yakmıştı. Mine hanım yazdığı yazılarda, kendi ifadesi ile “Fetullahçılık” hareketinin tarihsel fikir temelini Enver Paşa’da (veya İttihat Terakki’nin Enver Paşa’ya bağlı kanadında) bulduğunu tabir caizse Arşimed’in “evreka - evreka” sı misali ilan ediyordu. Ancak Mine hanımın çizdiği resimde çok önemli bir boşluk bulunmaktaydı. Mine hanım tezinin temeline yerleştirdiği iki kişi olan 1938 doğumlu Fetullah Gülen ile 1922’de vefat eden Enver Paşa arasındaki zaman farkından oluşan kopuk halka hakkında hiçbir izahat yapmıyordu. Mine Hanımın şahsi Enver Paşa’nın Almancılığı ile Fetullah Gülen’in CIA cılığı yorumlarını bir kenara bırakırsak yazısının en önemli eksiği buydu kanaatimce. (Başta Mine hanım olmak üzere herkese Enver Paşanın Almanya ile ilişkileri konusunda Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÇOLAK ın Alman arşivlerine dayanarak yazdığı kitabı tavsiye ederim.

http://www.yeditepeyayinevi.com/vitrin/prddet.php?pid=79

Bugünlerde elime geçen bir kitap ise benim açımdan kopuk halkayı tamamladı diyebiliriz. Arşimed’in onca çalışmadan sonra suyun kaldırma kuvvetini hamamda yıkanırken birden keşfetmesi iyi bilinen bir olaydır. Bu kitapta “tarihi anlamak adına” bende bu türden bir etki yaratı. Kitabın adı “Bediüzzaman Said Nursi Bir Entelektüel Biyografi” yayınevi “Etkileşim Yayınları”. Kitap moda tabirle “ezber bozacak” bir çalışma. Kitabın yazarı Weld aslen bir İngiliz. Gençliğinde rahibe okulunda Doğu Etütleri bölümlünde okumuş, Farsça ve Türkçe öğrenmiş. 1980 li yılların başında Risaleleri okuyarak Müslüman olmuş ve Şükran Vahide adını almış. Daha sonra Nursi’nin öğrencilerinden Mehmet Fırıncı beyle evlenmiş. Risale-i Nur Külliyatının önemli bir bölümünü İngilizce’ye Şükran Vahide çevirmiş. Kısacası yazar kitabında ele aldığı konunun uzmanı. Şu an okumakta olduğum kitabın ise bu alanda okuduğum en yetkin kitap olduğunu söyleyebilirim. Şerif Mardin’in bu konudaki çalışmasından –bence- daha başarılı bir eser olduğunu söylemem yeterli olacaktır sanırım. Kanaatimce kitabın en büyük artısı Tarihsel açıdan kritik bazı konularda yerli yazarların yaptığı otosansürün yazarın aslen yabancı olması (kitap zaten İngilizce yazılıp sonra Türkçe’ye çevrilmiş) sebebi ile bu kitapta çok az yapılmış olması. Bu sayede Said Nursi’nin hayatı hakkında Nur cemaatlerinin resmi tarih yazımında yer verilmeyen bazı önemli bilgileri bu kitaptan öğrenebilmekteyiz. Kitabın bir diğer artısı ise kronojik hayat hikayesinin yanında meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için olayların gerçekleştiği dönemin şartlarının da bilgi olarak okuyucuya verilmesi.

Konumuza dönersek, Vahide’ye göre, takipçisi olduğunu iddia eden grupların bugünlerde sürekli Ahrarcılığından dem vurduğu Sadi Nursi, her konuda mutabık olmasa da çeşitli konularda İttihatçılarla işbirliği içindeydi. Enver Paşa’nın oldukça yakın dostuydu ve muhtemelen Enver Paşa’ya bağlı olan Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmıştı.

Vahide (syf.51) Bediüzzaman’ın siyasi fikirlerinin oluşmasında ilk etkili dönemin Van’da Tahir Paşa konağında kaldığı döneme rastladığını ifade ediyor. Kitabın bizim yazımıza konu olan kısmı da buradan başlıyor. Burada geniş bir kütüphanede çalışma imkanına kavuşan Bediüzzaman yerli ve yabancı yayınları takip ediyor. Namık Kemal gibi Jön Türklerin önde gelen yazarlarını okuyor ve meşrutiyet fikrinin ateşli bir savunucusu haline geliyor. Vahide (syf.55) Said Nursi’nin ilk eserlerinde Namık Kemal’in fikirlerinin ve kullandığı terminolojinin tesirinin açıkça görüldüğünü belirtmiş. Anlaşılan bu fikri oluşumda Vali Tahir Paşa’nın oğlu Cevdet beyle kurulan arkadaşlıkta önemli bir rol oynamış. Tahir Paşa’nın büyük oğlu Cevdet Bey daha sonraki dönemde (1.Dünya savaşı döneminde) Van Valiliği de yapmış. Enver Paşa’nın kız kardeşlerinden biri ile evli ve İttihat Terakki’de de önemli bir yere sahip. Vahide yaşadığı Tahir Paşa’nın evinde Paşa’nın ailesinin bir ferdi gibi muamele gören Bediüzzaman ile dostluk kurduğu Paşa’nın büyük oğlu Cevdet Beyin 1. Dünya Savaşında birlikte çalıştığını söylüyor. Özetleyerek buraya aldığımız bilgilerden Bediüzzaman’ın Jön Türklerin söylemindeki İslamcı vurgunun önemli ölçüde etkisinde kaldığını, daha İttihat Terakki kurulmadan önce Van’daki Tahir Paşa konağında bu hareketin ileride önemli mevkilerine gelecek isimler ile arkadaşlık kurduğunu anlıyoruz. Bu aşamada Said Nursi’nin ilk gençliğinden beri arkadaşı olan Cevdet beyin, Enver Paşa’nın eniştesi olduğu bilgisini Said Nursi ile Enver Paşa arasında ilk tanışmanın hangi kanalla gerçekleşmiş olabileceği konusu ile ilgili olarak not ediyoruz.

Vahide kitabının 58. sayfasında, tıpkı hayatının ilk dönemine ait diğer olaylar gibi, Said Nursi’nin İTC (İttihat Terakki Cemiyeti) ile ilk ne zaman ve nasıl bağlantı kurduğuna ilişkinde elde yeterli bilgi ve araştırma olmadığını ancak II. Meşrutiyetin ilk ilan edildiği günlerde İTC ile çok yakın bir şekilde çalışmasının (Y.N: Meşrutiyet ilan edilince Selanik’te kutlamalar sırasında Said Nursi’nin Meşrutiyet yanlısı ateşli bir nutuk söylediği oldukça iyi bilinen bir olay. Enver Paşa ile Said Nursi’nin ilk olarak 1908 yılında Selanik de yapılan bu kutlamalar sırasında tanışmış olmaları da bizce kuvvetli bir ihtimal) bu yakınlığın söz konusu cemiyete mensup bazı şahıslarla Meşrutiyet öncesine dayanan yakınlık ve münasebeti güçlü bir tarzda ima ettiğini belirtiyor. Gerisini hep birlikte Vahide’nin kaleminden okuyalım syf.58: “Fakat aynı dönemde yaşayan ve aynı gelişmelere şahit olan çoğu şahsiyet gibi, çok geçmeden hayal kırıklığına uğramıştı. Cemiyetin yanlışlarını şiddetle reddetmek ve muhalefet etmek hususunda en küçük bir tereddüt göstermemişti. 1909 Nisan’ında yayınlanan ve “Sen Selanik’te İttihat ve Terakki ile ittifak etmiştin neden ayrıldın ?” sorusuna Volkan gazetesinde verdiği cevap yazısında, şunları söylüyordu: “Ben ayrılmadım onların bazıları ayrıldılar. (Resneli) Niyazi Bey ve Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lakin bazıları bizden ayrıldılar. Bataklık yoluna saptılar”. Ayrıca sayfanın altında yer alan dipnotta Vahide Enver Bey ve Niyazi Bey’in adının 110 sayı çıkan Volkan Gazetesinde 25 kez birlikte geçtiğini, anayasacılık ilkesine taraftar kimseler olarak örnek gösterildiklerini belirtiyor.

Vahide Said Nursi’nin İstanbul’a ilk gidişinde Vali Tahir Paşa’nın Sultan 2. Abdülhamid’e yazdığı bir referans mektubu ile yola çıktığını Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa’nın yanında iki ay misafir olduğunu ve Doğu Anadolu’da yapılması gereken eğitim reformları konusunda saraya sunulan dilekçenin birlikte hazırlandığını belirtiyor. Bu dilekçelerin verilmesinden sonra Nursi’nin saray tarafından akıl hastanesine gönderildiği, akıllı raporu verilmesinden sonrada hapishaneye gönderildiği belirtiliyor. Saray sultanın iradesini iletmek üzere Zaptiye Nazırı Şefik Paşa’yı kendisine gönderiyor. Bu durum önerilerinin Sultan tarafından da incelendiğini gösteriyor. Ancak Sultan projelere destek vermek yerine hediye altın gönderiyor, kendisine bin kuruş maaş bağlandığı, memleketine dönmeyi kabul ederse maaşının 20 - 30 liraya çıkacağı Şefik Para tarafından kendisine iletiliyor. Ancak Nursi kendisinin dilenci olmadığını söyleyerek parayı reddediyor. Burada kanımca bir parantez açmak gerekir. Nur cemaatleri Said Nursi ile Abdülhamit arasındaki nahoş olayların ( önce akıl hastanesine sonra hapse gönderilme) saray mabeyncilerinin tutumundan kaynaklandığını söylemektedirler. Ancak Şefik paşanın Sultandan getirdiği teklifler – ki maaş bağlama ve unvan vererek pasifize etme tam bir Sultan Abdülhamit yöntemidir – bu yöndeki Nurcu resmi tarih yazımının doğru olmadığını göstermektedir. Kuşkusuz Vahide’nin kitabı bu konuda bizim özetini verdiğimizden çok daha fazla bilgi içeriyor. Vahide’nin Said Nursi’nin İstanbul Fatihte kaldığı Şekerci Hanında aynı dönemde istiklal şairimiz Mehmet Akif’in de kaldığı şeklinde verdiği bilgi ise bizce, yakın tarihimizi anlama açısından, oldukça önemli. Yazar kitabı boyunca verdiği bu tip bilgiler ile yakın tarihimizin karanlıkta kalan noktalarını bilerek yada bilmeyerek aydınlatmaktadır.

Nursi tamda meşrutiyetin ilan edildiği dönemde tamda bilinemeyen bir şekilde (muhtemelen kaçarak yada kaçırılarak) hapisten çıkıyor. Meşrutiyet taraftarı olduğu için bulunduğu ortamlarda meşrutiyeti destekleyen konuşmalar yapıyor. Sadrazamın makamından Doğu’daki aşiretlere 50 - 60 adet telgraf çekerek onları yeni hükümeti tanımaya ve meşrutiyeti desteklemeye çağırdığı yine kitapta belirtilen bilgiler arasında. Bu durum bizim ve okurların çoğu için şaşırtıcı olabilir. Ancak yazara göre Nursi İTC içinde Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet ekolünden gelen pozitivist kanat ile hiç bir zaman iyi ilişkilere sahip olmamasına rağmen cemiyet ile ilişkileri cemiyetin İslam (cı) kanadı ile işbirliği yapmak şeklinde yürüyordu (syf. 83): “Nursi’nin İTC ile ilişkileri fazla uzun ömürlü olmadı. (…). Buna rağmen Enver Paşa ile yakınlığını devam ettirdi. Diğer yandan İTC politikaları arasında kabul edilebilecek ve faydalı olabilecek yönlerde vardı. En azından o politikalarla Nursi’nin fikirleri arasında paralellikler vardı. Bu paralelliklerden biri onların (İTC) Osmanlıcılık ideolojisine bağlı olmalarıydı.(….)” demektedir.

Said Nursi Ahrarcı mıydı ?

Buraya kadar Said Nursi’nin İttihatçılarla iyi ilişkileri olduğunu, 1908’deki hükümet darbesini desteklediğini yazarın kaleminden okuduk. Ancak yazarın yazdıkları ile bugünkü Nur cemaatlerinin söylemleri arasında derin bir çelişki var. Seçimlerden önce kendini Nur cemaatinin önde gelen isimleri olarak tanıtan bir kısım kimselerin beyanname yayınlayarak Said Nursi’nin Ahrarcı/adem-i merkeziyetçi olduğunu ilan ettikleri, Demokrat Parti çizgisini Ahrar fırkasının devamı ilan ederek onu destekledikleri herkesçe bilinmektedir. Yine bu cemaatlere yakın medyanın ve yazarların İttihatçılar hakkındaki yazıları, hele ki Enver Paşa hakkındaki tutumları muhtemelen konuya ilgi duyan herkesçe bilinmektedir. Oysaki Vahide’nin kitabındaki bilgiler –en azından Nursi açısından- tam da bunun aksini söylemektedir (syf:86).

Vahide’ye göre Bediüzzaman, Prens Sabahattin’i iyi eğitimli, kabiliyetli, hamiyetli ve asaletli bir insan olarak görüyordu. Said Nursi’nin 1910 yılında yayınlanan Nutuk isimli eserinde “Prens Sabahattin’in Sui Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap” isimli açık bir mektupla Prens Sabahattin’in fikirlerini ele aldığını belirten yazara göre Nursi, Prens Sabahattin’in fikirlerinin Osmanlı’nın şartlarına uymadığını, uygulanması halinde dağılmasına sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Nursi’nin bu yazısında ele aldığı fikirleri maddeler halinde kısaca belirtirsek;

Ø Osmanlı devleti için federal bir sistemin teorik olarak mümkün olduğunu ancak değişik dini ve etnik grupların gelişme seviyelerin de farklı olmasından dolayı bu sistemin uygulanamayacağını,

Ø Bütünleşme’nin ancak millet sevgisi ile, birlik beraberliği hatıra getiren bağlarla sağlanabileceğini,

Ø Ancak “merkeziyetçi” ortak hedeflerin hayata geçirilmesi ile düzenli bir terakkinin kaydedilebileceğini,

Ø Ancak bu merkeziyetçilik içinde ülkeyi oluşturan etnik ve dini unsurların milli adetleri ve lisanlarının korunmasına yönelik programlarının uygulanması, ayrımcılık yapılmaması gerektiğini,

Ø Prens Sabahattin’in emmizadeleri (amca çocukları) diye nitelediği siyasi klüpler ve çeşitli azınlık örgütlerinin sebep olacağı çatışmaların bir merkez kaç kuvveti etkisi yaparak meşrutiyet uygulamasına zarar vereceği, otonomi ve bağımsızlığa bir sürü küçük devletin ortaya çıkmasına sebep olacağı. Bunlar arasında ortaya çıkacak rekabet ve hakimiyet mücadelesinin ülkeyi karışıklığa sürükleyeceğini,

belirtmiştir. Maddeler halinde özetlediğimiz bu görüşler Prens Sabahatin’in fikirlerine karşı Bediüzzaman’ın eleştirilerini gösteriyor. Kaldı ki Said Nursi Risalelerinde de Prens Sabahattin’in fikirlerinin uygulanması halinde Osmanlının dağılmasına yol açacak nitelikte olduğunu ifade etmektedir.

Anlatılanlardan Said Nursi’nin Prens Sabahattin’in fikirlerini ve ondan neşet eden bir siyasi hareketi (Ahrar/Hürriyet ve İtilaf/Damat Ferit çizgisi) desteklemesinin söz konusu olamayacağını kolayca anlayabiliyoruz. Aksine bazı konularda farklı düşünse de başta merkeziyetçilik konusu olmak üzere belli konularda İttihatçılar ile aynı fikirde olduğu zaten Vahide tarafından da belirtilmiş.

Vahide’nin aktardıklarına ilaveten Demokrat Parti’nin Ahrar fırkasının devamı olduğu iddiası konusunda bir notta biz yazalım. Demokrat parti 1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü tarafından toprak reformu kanunun görüşülmesi sırasında verilen “dörtlü takrir” in ardından bu kişilerin önderliğinde kurulmuştur. Bu kişilerden Bayar 1918 yılında yapılan İT nin fesih kongresine İzmir delegesi olarak katılacak kadar sıkı bir İttihatçı ve hakkında Teşkilatı Mahsusa’nın ticari şubesinde çalıştığına ilişkin rivayetler bulunan bir kişidir. CHP’de Atatürk’ün İktisat Vekilliği ve Başbakanlığını yapmıştır. Menderes Atatürk tarafından CHP’de siyasete sokulmuş. CHP İl başkanlığı ve milletvekilliği yapmıştır. Diğer iki isimde bu minval üzeredir. Ayrıca Menderes’in yakın dostu Demokrat partinin tanınmış ismi Samet Ağaoğlu’da meşhur Türkçülerimizden Ağaoğlu Ahmet’in oğludur. Nedense bizde çoğunluk Menderes, Bayar’ın, eski CHP li olduğuna dikkat etmeden, CHP muhalifi olarak “demokrat bir misyonla” birdenbire ortaya çıktığını sanmaktadırlar. Oysaki bizce Bayar – Menderes kliğinin CHP den ayrılıp DP yi kurması sadece İttihat Terakki içindeki küçük esnaf - eşraf - toprak ağalarını temsil eden grubun sivil - asker bürokrasiyi temsil eden gruptan ayrışmasıdır. Bayar – Menders’in ekonomik liberalizmi İT nin meşhur maliye nazırı Cavit Bey’in ve Terakki Perver Fırkanın liberal ekonomik politikalarının bir devamıdır. Kısacası zaten DP’nin de Ahrar/Hürriyet ve İtilaf/Damat Ferit çizgisi ile bir alakası yoktur. Bu sebeple yukarıda bahsi geçen görüşü ileri sürenlerin Sadi Nursi ve Demokrat parti hakkında hangi seviyede bilgi sahibi olduğunun sorgulanması gerekir. Kanaatimce bu tip insanların “siyasetle uğraşmazdı” dedikleri Said Nursi’yi iki de bir Ahrarcı ilan etmelerindeki garebette ayrı bir samimiyetsizlik örneğidir.

31 MART VAKASI

31 Mart vakasının sebebi, kimler tarafından çıkarıldığı gibi hususlar hala daha tarihçilerin tam olarak üzerinde mutabık olamadığı, tartışmalı noktalardı . Said Nursi’nin bu olaylardaki yeri genel hatları ile bilinmektedir. Nursi 31 Mart vakıasının kışkırtıcısı olarak gösterilen Derviş Vahdeti’nin Volkan gazetesinin yazarlarından biridir. 31 Mart vakıasından sonra askeri mahkemede yargılanmış ancak oy birliği ile beraatine karar verilerek 31 Mart vakıası ile ilgisi bulunmadığı mahkeme kararı ile tespit edilmiştir. 31 Mart vakıasından sonra 9 ay daha İstanbul’da kalan Nursi’nin bu dönemine ilişkin elde yeterli bilgi olmadığını söyleyen Vahide 1910 yılında gemi ile Karadeniz – Tiflis –Van istikametinden Doğuya döndüğünü anlatmaktadır.

Yazarın verdiği bilgilere göre Doğu’ya dönen Nursi vaktinin çoğunu eğitim faaliyetlerinden ziyade siyasi propaganda faaliyetlerine harcamıştır. Bölgedeki aşiretleri gezen Nursi dağları ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyet dersi verdim” demiştir. Zira Nursi’nin meşrutiyetin, İslam davasını ileri götürmek, ittihat ve terakkiyi sağlayarak Osmanlıyı ayağa kaldırmak için yegane çare olduğuna itimadı sarsılmamıştı. Kısacası Nursi yaşadıklarına rağmen ateşli bir meşrutiyet taraftarıydı. Bu sebeple aşiretleri meşrutiyet fikrine kazandırmak için irşad faaliyetleri yürüttüğü görülüyor. Ancak bu faaliyetlerin sadece kendi insiyatifi ile mi olduğu, bu konuda kendisinden talepte bulunanlar olup olmadığı tam olarak belli değildir. Ancak anlaşılan bu dönemde Said Nursi, meşrutiyetin şeriata aykırı olduğu yolunda yapılan propagandaya karşı yaptığı meşrutiyet yanlısı propaganda ile önemli hizmetler ifa etmiştir. Meşrutiyetin şeriata uygun olduğu şeklinde İslami referansları kullanarak yaptığı izahların ayrıntılarına Vahide’nin kitabından ulaşılabilir ancak son olarak şunu da belirtelim ki bu dönemde Said Nursi’nin –eleştirilerini ben taşımı sabıka (geçmişe) atıyorum diyerek yapsa da - feodal aşiret yapılanmasını yöneten aşiret reislerinin yönetimini de istibdat olarak nitelediği anlaşılmaktadır.

Meşrutiyet üzerine verdiği vaazlarla güneydoğu vilayetleri üzerinden Şam’a kadar giden Nursi burada meşhur Şam Hutbesini vermiştir (Hutbe-i Şamiye). Şam’daki hutbeden sonra Said Nursi’nin vapurla İzmir üzerinden yeniden İstanbul’a döndüğünü görüyoruz. İstanbul’a dönen Nursi’yi 1911 yılında devrin padişahı Sultan Reşad’ın, İTC’nin önerisi ile, yanında iki şehzade, sadrazam, bakanlar olduğu halde Balkan vilayetlerine yaptığı gezinin içinde görüyoruz. İT nin Osmanlıcılık siyasetinin en önemli örneklerinden biri olan bu geziye imparatorlukta bulunan tüm etnik/dini gruplardan temsilcilerin katıldığı anlaşılıyor. Vahide’ye göre Nursi bu geziye muhtemelen İTC’nin önerisi ile, gezide bu bölgeyi temsil eden diğer kimselerle birlikte, doğu illerini temsilen katılmıştı. Vahide’nin bir görgü tanığından aktardığına göre Nursi Üsküpte Padişah Mehmet Reşad balkondan halkı selamlarken tam yanında duran kişilerden biriydi. Bu seyahatte Kosova ovasında Sultan Murad’ın mezarının yanında 100 bin kişinin katılım ile kılınan namaza da katılan Nursi’nin Padişah ve İTC önde gelenlerine Doğu Anadolu’nun İslam dünyasındaki merkezi konumunu burada açılacak bir üniversitenin İslam dünyası için ne kadar mühim olduğu yönündeki eğitim projelerini anlattığı, Abdülhamit döneminde kabul edilmeyen projenin Padişah ve İTC yöneticileri tarafından kabul gördüğü ve kendisine yardım sözü verildiği anlaşılıyor. Aynı olaydan Abdülkadir Badıllı’nın hazırladığı “Mufassal Tarihçe-i Hayat” kitabının 288 sayfasında şöyle bahsediliyor; Sonra İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeliye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslami Darülfunun’un tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada İttihatçılara hem Sultan Reşad’a dedim ki:”Şark böyle bir Darülfünun’a daha muhtaç ve alemi İslam’ın merkezi hükmündedir.” Bana vaadeddiler. Sonra Balkan harbi çıktı, o medrese istila edildi. Bende dedim ki, öyleyse “o yirmibin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz!” Kabul ettiler. Ben Van’a gittim. Bin altın lira ile Van gölü kenarında Edremit’te temelini attıktan sonra Harbi umumi çıktı (……) Harekatı Milliye’ye hizmetimden dolayı beni Ankara’ya çağırdılar. Bende gittim. Sonra dedim bütün hayatımda bu Darülfunun’u takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar yirmibin altın lirayı verdiler. Siz de o kadar ilave ediniz. Onlarda Yüzelli bin banknot vermeye karar verdiler ….

Vahide’nin bu anlattıklarından Nursi’nin devrin önde gelen İTC liderleri içinde önemli dostları olduğu ve muteber bir yere sahip olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Vahide bu konuda Nursi ile İttihatçıların paralel düşündüğü konuların başında eğitim meselesinin geldiğine dikkat çekiyor.

Van’a dönen Nursi bir yandan medresenin inşaatı ile uğraşırken diğer yandan da kendisine devletçe tahsis edilen Horhor medresesinde talebe okutmaya başlıyor. Üniversite inşaatı için gereken paranın geri kalan kısmı muhtemelen ekonomik güçlükler nedeni ile İstanbul’dan gönderilemeyince inşaat yarım kalıyor. Ancak bu dönemde (1913) Nursi’nin öğrencilerine dini medrese eğitim yanında silah ve savaş eğitimi de verdirdiğini görüyoruz. Nitekim Vahide kendisine talebe olmak için gelen ancak bundan vazgeçen üç öğrencinin anılarına dayanarak Nursi hakkında oldukça aydınlatıcı şöyle bir tasvirde sunuyor. Syf:149;

“…. Bu esnada medresenin duvarı dikkatimiz çekti. Mavzer tüfekleri, çeşitli silah, kılıç, kama ve fişekler dizilmişti. Bununla beraber rahleler üzerinde kitaplar vardı (…) ikinci olarak da dikkatimizi çeken ve taaccüp ettiğimiz husus, hocanın tavrı kılık kıyafeti oldu. Çünkü eskiden beri gördüğümüz hoca kıyafetini görmedik. Bu adeta, başında külahıyla, ayağında çizmesi ile, belinde kaması ile ve birde sert adımlarla yürüyüşü ile bize bir hocadan ziyade, bir erkanı harp bir asker intibaı vermişti….”

1. DÜNYA SAVAŞI

1.Dünya savaşı dönemi konumuz olan Enver Paşa Bediüzzaman ilişkileri açısından en ayrıntılı ve açık bilgilere sahip olduğumuz dönemdir. O kadarki bu dönemde gerçekleşen olaylar Vahide’nin Said Nursi’nin Teşkilatı Mahsusa için çalışmış olma ihtimalinin oldukça güçlü olduğu sonucuna varmasına sebep oluyor. 1.Dünya Savaşı başlayınca Nursi, savaştan önce silahlı eğitim verdiği öğrencileri ve yakın çevresinden kurduğu milis taburu ile birlikte savaşa katılıyor. Gönüllü milis taburunun komutanlığını ise, kendisini ziyaret gelen öğrencilerin hocadan ziyade askere benzettiği Nursi’nin kendisi yapıyor. Bu dönemde Van valiliği yapan kişi, aynı zamanda Teşkilatı Mahsusa’nın bölge operasyonlarını yöneten kişilerin başında gelen Tahsin bey. Tahsin Bey merkezden Bahaddin Şakir Talat Paşa üzerinden gelen emirle Van’dan Erzurum Valiliğine atanırken Van valiliğine Nursi’nin yıllar önce konağında kaldığı Van Valisi Tahir beyin büyük oğlu ve Nursi’nin o günlerden yakın arkadaşı olan Cevdet Bey getiriliyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Cevdet Bey İttihat Terakki’nin önde gelen üyelerinden, İttihat Terakkinin önde gelen ismi Enver Paşa’nın eniştesi ve artık okur tarafından da tahmin edilebileceği gibi Teşkilatın önde gelen isimlerinden biri. Zaten 1. Dünya savaşında doğu cephesinde görev yapan kişilerin çoğu diğer adı Umur Şarkiye idaresi olan Teşkilatı Mahsusa için çalışan kimseler olmuştur. Vahide’de kitabında Nursi tarafından kurulan ve komuta edilen milis taburunun Enver Paşa’nın isteği ile kurulduğunu ifade ediyor. Bu bilgileri de bir kenara not ederek okumamıza devam ediyoruz. Savaş sırasında Nursi’nin gönüllü milis taburu Van, Bitlis ve Erzurum’da Ermeni çeteleri ve Ruslar ile yapılan savaşlara aktif olarak katılıyor. Vahide’nin verdiği bilgiye göre Nursi’nin taburunun Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa tarafından komuta edilen Teşkilatın İran seferine katılan keşif kuvvetleri ile bağlantılı bazı görevlerde bulunduğuna dair ipuçları da bulunmaktadır (syf.153).

1915 - 1916 döneminde doğu cephesindeki çatışmaların içinde yer alan Nursi bu çatışmalarda, iyi ata binmesi, at üstünde iyi silah kullanması ve cesareti ile öne çıkmış. Özellikle Erzurum Pasinler’de Ruslarla yapılan çatışmalarda gösterdiği kahramanlıklara birçok kimse anılarında yer vermiş. Bu konudaki ayrıntılara yazarın kitabından bakılabilir. Erzurum cephesinden Van - Bitlis cephesine dönen Nursi burada girdiği bir çatışmada yaralanarak 3 Mart 1916 tarihinde Ruslara esir düşüyor. Rus Koşakları ile Ermeniler esir alınan Nursi’yi öldürmek için gayret gösterse de Rus ordusunda savaşan Müslüman ve Rus askerler buna engel oluyor. Esarette arkadaşı olan Osmanlı ordusundan görgü tanıkları Rus askerleri çembere alarak korumaya almasa Ermenilerin Said Nursi’yi öldürmesinin kesin olduğunu belirtiyorlar. Yazar kitabında bu konudaki ayrıntıları Nursi ile birlikte esir düşen Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. torunu Asteğmen Muhammed Feyyaz’ın tuttuğu günlüğüne dayanarak aktarıyor. Bu arada Nursi Nur Risalelerinin ilk kitaplarından olan ve Kur’an tefsiri olarak nitelendirdiği İşaratü’l İ’caz isimli kitabını da çarpışmalar sırasında cephede yazıyor. İlerde göreceğimiz gibi esaretten kurtulan Nursi’nin bu kitabının basımında Enver Paşa kendisine yardımcı oluyor.

Esir edilen Nursi Rusya’daki esir kamplarına gönderiliyor. Rusya’da ihtilal nedeni ile çıkan karışıklıktan istifade ile Varşova – Berlin – Viyana - Sofya yolu ile İstanbul’a dönüyor. Vahide’nin aktardığına göre kaçışının öyküsü Nursi’nin talimatından dolayı resmi biyografisi olan Tarihçe-i Hayat isimli eserde sadece iki cümle olarak geçiyor. Ayrıntı yazılmasını bizzat Nursi engelliyor. Nursi’nin bu bilinçli suskunluğu gerçekten dikkat çekici. Vahide, Nursi’nin dolaylı ifadelerinden gerek firarının gerekse de dönüş seyahatinin oldukça kolay geçtiğinin anlaşıldığını belirtiyor. Bu konu ile bağlantılı olarak Vahide 175. sayfadaki 6 nolu dipnotta Nursi’nin esareti sırasında Teşkilatı Mahsusa adına istihbarat faaliyetlerinde bulunduğuna dair ikinci dereceden zayıf deliller bulunduğunu yazıyor. Bu bilgiyi aktaran Cemal Kutay Nursi’nin esareti sırasında Rusya’nın içinde bulunduğu durum hakkında Osmanlı hükümetine bilgi gönderdiğini ve bolşevik ihtilalini önceden haber verdiği bilgisine kitaplarında yer vermiş. Yine Kutay’ın Kuşçubaşı Eşref’e dayandırdığı bir bilgiye göre Nursi esaretteyken Kazan Türklerinden (Nursi Volga nehri yakınında bir esir kampında kalmıştı) bir kürk tüccarı vasıtasıyla Enver Paşa’ya bu konuda bir mektup gönderiyor. Bu bilgi ikinci dereceden olsa da bu bilgiye Zaman gazetesinin 29 Ocak 1992 tarihli nüshasında yer verildiği için kanaatimce burada da zikredilmesi doğru olacaktır. Vahide ise muhtemelen Nursi’nin bu konudaki bilinçli suskunluğunu da dikkate alarak şöyle bir yargıya ulaşıyor; “Bu iddialar asılsız olsa bile, mevcut kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler sayesinde şunu söyleyebiliriz ki Nursi’nin Osmanlı hükümetine veya Enver Paşa’ya ilk elden bilgi sağlamış olması muhtemeldir. İTC ve Teşkilatı Mahsusa’nın önde gelen isimleri savaş sırasında sık sık Berlin’e gittiler. Gidenler arasında Mehmet Akif ve Abdülaziz Çaviş’te vardı. Ayrıca, savaş başladıktan sonra Kafkasya ve Gürcistan Müslümanları arasında faaliyetlerini iyice artıran Teşkilatı Mahsusa, Bolşevik ihtilalinden sonra faaliyetlerini tüm Rusya geneline yaydı. Bu çok gizli faaliyetler, Stockholm’deki Osmanlı elçisi tarafından Alman gizli servisiyle ortaklaşa organize edildi. Rusya Türklerinden meşhur bir müslüman eylemci olan Abdürreşid İbrahim, yönetici olrak Stockholm’e gönderil(miş)di.”

Nitekim Nursi’nin yolculuk masraflarının ordu hesabına fatura edildiği ve İstanbul’a dönüşünün İttihatçıların yayın organı Tanin Gazetesi tarafından kamuoyuna duyurulduğu yine Vahide’nin kitabında bahsedilen ayrıntılar arasında. Kısa bir yorumda bulunmak gerekirse Nursi’nin firarı ve dönüş seyahati hakkındaki bilinçli suskunluğu göz önüne alındığında Vahide ile aynı sonuca varmamak bizce de mümkün değil. Zira esaretten firar ettiği için cebinde hiç parası olmayan, Avrupa’yı daha önce hiç görmemiş olan, geçtiği ülkelerin dilini bilmeyen bir kimsenin savaş gibi tamamen askeri denetimin geçerli olduğu bir ortamda dört beş Avrupa ülkesini rahatça geçerek İstanbul’a dönmüş olması mantığın sınırlarını zorlayacak bir senaryodur.

NURSİ İSTANBULDA

İstanbul’a dönen Nursi’yi, tahminlerimizi doğrulayacak şekilde, Enver Paşa’nın yanında görüyoruz. Vahide’ye göre Nursi İstanbul’a dönüşte kahraman gibi karşılandı. Harbiye nezaretinde Enver Paşa’nın “Bu hocayı görüyor musunuz? Şark’taki savaşlarda Rus Koşaklarına karşı koyan bu hocadır !” diyerek onu diğer üst düzey komutanlarla tanıştırdığına şahit oluyoruz. Ayrıca Enver Paşa’nın savaştaki kahramanlıklarından dolayı Nursi’yi savaş madalyası ile ödüllendirdiğine şahit oluyoruz. Vahide’ye göre ona yönelik ilginin en önemli belirtisi kendisine yüksek makam ve mevkilerin teklif edilmesiydi. Yakın talebesi Molla Süleyman Enver Paşa ile Nursi arasındaki bir konuşmayı şöyle anlatıyor:”Enver Paşa onu Harbiye nezaretine davet etmişti. Orada “nasılsın ne yapıyorsun hocam?”diyor. Bediüzzaman da “Eğer bana dünyevi bir maişet için vazife verecekseniz istemem. İlmü irfana ait bir hizmet varsa başka. Benim şimdi istirahate ihtiyacım var. Çünkü esarette çok zulüm ve meşakkat çektim diyor.”

Bu dönemde doğudan İstanbul’a gelen yeğeni Abdurrahman Nursi’nin savaş sırasında yazdığı İşaratü’l İ’caz tefsirini de yanında getiriyor. Nursi’nin bu dönemdeki öncelikli çabası bu kitabı bastırmak oluyor. Ancak savaş döneminde kağıt kıtlığı söz konusu olduğundan kitabı bastırmak için kağıt bulamıyor. Bu konudaki yardım Enver Paşa’dan geliyor. Enver Paşa gerek Nursi’nin savaştaki hizmetlerine karşı bir vefa duygusuyla hem de eserin kıymetini takdir için eserin tüm baskı masraflarını karşılamak istiyor. Maddi yardım kabul etmeyen Nursi Enver Paşa’nın kitabı bastırmasını kabul etmese de basılacak kağıtları tedarik etmesini kabul ediyor. Nursi eserinin ilk baskısını bu kağıtlarla yapıyor. Daha sonra basılan eserin birer kopyası il müftülüklerine kaynak eser olarak dağıtılıyor. Abdülkadir Badıllı’nın hazırladığı mufassal Tarihçe-i Hayat’ta (sh.359) bu olay şöyle anlatılıyor; “… cephe-i harpte yazdığı ve şimdi müsadere edilen İşaratül İ’caz, o zamanın başkumandanı Enver Paşa’ya o kadar kıymettar görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle istikbaline koştuğu o yadirgarı harbin hayrına, şerefine hissedar olmak fikri ile, İşaret’ül İcazın tabı için kağıdını vererek, müellifin harpteki mücahedatını takdirane yad etmiştir.

Bu dönemde Eyüp, Fatih ve Veznecilerde ikamet eden Nursi’nin daha sonradan Çamlıca’da Yusuf İzzet Paşa köşkü ismindeki konağa dinlenmek için taşındığı anlaşılıyor. Vahide’ye göre bu konağı dinlenmesi için kendisine tahsis ettiren kişi de muhtemelen Enver Paşa.

Nursi Darül Hikmet‘te

Yazımızın iki kahramanı arasındaki ilişki bunlarla da bitmiyor. Enver Paşa Nursi’ye haber vermeden 1918’de İttihatçı hükümet tarafından İslam dünyasının sorunlarına çözümler üretmesi, İslam’a yönelik saldırılara ilmi cevaplar vermesi için kurulan ve bir İslam akademisi olarak nitelenebilecek Darül Hikmeti İslamiye için onu Ordu’nun daha da açık söyleyişle kendi adayı olarak gösterir. Vahide Enver Paşa imzalı bu yazıya kitabında da yer vermiş. Böylece Nursi Ordu’nun üyesi olarak kuruma aza tayin olunur ve kendisine de maaş bağlanır. Olaylar Tarihçe-i Hayat’ta şöyle anlatılıyor: (A.B. Mufassal Tarihçe-i Hayat shf.317); “1918 de esaretten dönen Bediüzzaman, İstanbul’a geldiği ilk günlerinde onunla samimi hislerle en çok ilgilenen Harbiye Nazırı ve Başkumandan Enver Paşa’dır. Enver Paşa, Bediüzzaman’a ordu namına iftiharlı bir harp madalyası verdiği gibi, onun üç aylık maddi maişetinin masraflarını da karşılamak üzere Harbiye nezareti bütçesinden yüz elli altın lira tahsisat çıkardı. Ayrıca Üstad İstanbul’a geldikten iki ay sonra, Darül Hikmeti İslamiye müessesesi teşekkül etmiş olduğundan, Harbiye nezaretinin dolayısıyla Enver Paşa’nın Bediüzzaman’ı ordu namına Darül Hikmet’e en muvafık bir aza olarak tavsiye etmesi üzerine padişahın irade-i seniyesine iktiran eden emir ile 26 Ağustos 1918’de azalığı kesinleşmiştir.”

Darül Hikmeti İslamiyenin diğer üyeleri arasında Mehmet Akif’i de görüyoruz ve işin doğrusu hiç şaşırmıyoruz. Çünkü Nursi ile Akif’e 1909 da birlikte kaldıkları Şekerci hanından beri sürekli aynı karelerde tesadüf etmekteyiz. Nursi’nin ilk aylarda yapılan toplantılara dinlenmek ihtiyacı nedeni ile çok az katıldığı Vahide tarafından belirtiliyor. Kısa süre sonra, İttihatçıların yerine hükümete Hürriyet ve İhtilaf partisinin gelmesi ile birlikte Darül Hikmet’e Vahdetin döneminin Şeyhülislam’ı Mustafa Sabri gibi Ahrar-Hürriyet ihtilaf çizgisinde kimselerde üye yapılıyor. Bunun sonucu olarak da Darül Hikmet üyeleri İttihatçı – İtilafçı çizgisinde bölünüyor. Örneğin Hürriyet ve İtilafcı ikinciler milli mücadeleyi mahkum eden fetvalar yazmaktayken İttihatçı çizgideki birinciler (Nursi, Mehmet Akif vs) milli mücadeleyi destekleyen fetvalar yazmaktadılar. Nursi hükümetin devrin şeyhülislamından aldığı milli mücadeleyi kafirlik ile itham eden meşhur fetvasına karşı düşman işgali altında verilen fetvanın dinen geçerli olamayacağı ve ülkesi işgal edilen kimsenin ülkesini düşmana karşı savunmasının İslam’ın bir emri olduğunu dair bir fetva yayınlayarak Anadolu hareketine destek çıkıyor. Ayrıca İngiliz Anglikan kilisesi tarafından İslamiyet hakkında İslam alimlerince cevaplanması amacı ile sorulan sorulara cevap verme görevi kurumca ona veriliyor. Nursi Kilisenin sorularına karşı oldukça ağır bir cevap metni yazıyor. Verdiği cevaplar Vahide’nin kitabında geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu cevapları konu ile alakasız olduğu için buraya almıyoruz.

Nursi bu dönemde Ankara’ya gelmesi yönünde yapılan çağrılara düşmanla siper gerisinden değil göğüs göğse çarpışmayı tercih ettiği için İstanbul’da kaldığı şeklinde cevap verir. Bu dönemde Nursi’nin işgalcilere karşı hem propaganda hem de fiili direniş faaliyetlerinde bulunduğu görülüyor. O dönemde Nursi’yi tanımış olan Eşref Edip 1960 lı yıllarda kendisi ile yapılan bir mülakatta işgal altında bulunan İstanbul’da Sadi Nursi tarafından uygulanan direniş yöntemlerinden bahseder, “Nursi’nin haftada bir kere Fatih Zeyrekte kaldığı evde onlara komitacılık dersleri verdiğini anlatır (syf.203)”. Komitacılık dersleri verebilen Nursi portresi kuşkusuz Teşkilatı Mahsusa - Nursi ilişkileri hakkında yorum yapmak için bize altın değerinde bir bilgidir sağlıyor.

Enver Paşa 1918’de ülkeyi terk ettikten sonra Nursi ile Enver Paşa arasında bilinen son ilişkiyi ise Vahide şöyle anlatıyor; “Bahsetmemiz gereken, bir başka önemli mesele, Said Nursi ile Enver Paşa arasında gerçekleşen mektuplaşmadır. Bu beklenmeyen gelişme, Nursi’nin yakın talebelerinden olan Molla Süleyman tarafından kayda geçirilmiştir: Muhtemelen 1921 yılında bir gün, talebesi Süleyman ile birlikte, Üsküdar’a geçmek üzere bir sandala bindiler. Sahile birkaç yüz metre uzaklıkta bulunan Kız Kulesinde mola verdiler. Orada oturdular ve etrafı seyretmeye başladılar. Said Nursi, derin düşüncelere daldı. Birden elindeki çantasını açtı ve içinden bir mektup çıkardı. Mektup Türkistan’da bulunan Enver Paşa’dan gelmişti. (…..) “Boğaziçi’ndeki Kız Kulesi’nin kayaları üzerine oturmuş olan Said Nursi, çantasından kalem ve kağıt çıkardı ve (Enver Paşa’ya) “Ey kahramanı hürriyet” diye başlayan bir cevap yazdı. Bu mektubunda neleri yazdığına dair hiçbir bilgi bulunamamıştır (syf.205 ve ayrıca Necmeddin Şahiner Son Şahitler Enver Paşa maddesi).” Bu satırlar yukarıda verilen diğer bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde Nursi’nin Enver Paşa’nın oldukça yakın çevresinde yer alan bir kişi olduğu yönündeki kanıyı güçlendiriyor. Özellikle Nursi’nin bugün şakirtlerince en fazla hakaret edilen İttihatçı olan Enver Paşa’dan, şakirtlerinin aksine, 1992’de bile “kahramanı hürriyet” olarak bahsediyor olması, Enver Paşa’nın ise yurtdışında içinde bulunduğu pek müşkül koşullar altında bile Nursi’ye mektup göndermesi dikkat çekici bir ayrıntıdır.

Hikayemiz bu son anekdot ile birlikte bitiyor. Bundan sonraki dönemde ise hikayemizin kahramanlarından Enver Paşa Türkistan’da Kızılordu’ya karşı savaşırken 1922 yılında şehit oluyor. O tarihten önce “Kahramanı Hürriyet” olarak anılan Enver Paşa bu tarihten sonra “Şehidi Muhterem” Enver Paşa olarak anılıyor. Nursi ise kendi kaderini yaşamaya devam ediyor.

Değerlendirme

Kanaatimce Said Nursi ve Enver Paşa arasındaki ilişkileri hakkında yapılacak bir değerlendirmenin bu konuların ait olduğu tarihsel arka planı da gözden kaçırmadan şu konuları irdelemesi gerekir.

· Meşrutiyet dönemi İslamî düşüncenin klasik Osmanlı İslam anlayışından farkı nedir ?

· Enver Paşa ve Said Nursi tarihsel süreç açısından hangi noktada durmakta ve ne ifade etmektedir ?

· Teşkilatı Mahsusa gerçekte nedir?

Bu üç konuyu, hele ki ilk ikisini, irdelemek zaten fazlası ile uzun olan bu yazıyı daha da uzatacağı için yazımızın kapsamı dışında kalmaktadır. Ancak yazımıza son vermeden önce Said Nursi Teşkilatı Mahsusa ilişkisini yukarıda verilen bilgiler ışığında incelemek gerekecektir. O halde işe Teşkilatı Mahsusa nedir? sorusunu kısaca cevaplayarak başlamalı.

Teşkilatı Mahsusa kelime anlamı olarak mahsus/özel teşkilat demektir. Ancak teşkilatı Mahsusa’nın tam olarak ne olduğu konusunda herkes kendine göre bir tanım yapsa da kapsamlı bir inceleme bugüne kadar yapılmış değildir. Örgüt daha çok istihbarat teşkilatı olarak anılsa ve bu açıdan MİT’in atası olarak kabul edilse de bizce bu kadar dar bir kalıba sığdırılabilecek bir yapı değildir. Hem istihbarat hem yurtdışı örgütlenme ve operasyonlar hem de yurt içinde ayrılıkçılığa karşı mücadele gibi çok farklı görevleri birlikte icra etmiştir (görev olarak; MİT ₊ Özel Kuvvetler ₊ İç güvenlik). Teşkilat tamamen Enver Paşa tarafından (bugünlerde örneğin Selman Kayabaşının kurgu romanı Teşkilat’ta ifade edildiği gibi ne Oğuz Kağan’a dayanan bir yanı vardır nede Sultan Abdülhamit ve onun Yıldız Hafiye örgütü ile bir alakası) Harbiye nezareti bünyesinde, Umuru Şarkiye idaresi (doğu işleri bölümü)adı altında, kendisine bağlı olarak kurulmuştur. Bilindiği üzere İttihat Terakki ve bu harekette yer alan subaylar Makedonya’da Rum, Ermeni ve Bulgar çetelerine karşı mücadeleden yetişmiştir. Bu dönemde gerilla harbine karşı gerilla mücadelesini örgütleyen subaylar içinde büyük bir şöhret kazanan (Sadece Enver Paşa’nın yaptığı 55 operasyonda tam başarı) Enver Paşa böyle bir mücadelede istihbaratın ne denli önemli olduğunu tecrübe ederek anlamıştır. Daha sonra Trablusgarp gibi yerlerde edinilen deneyim ile de pekişen bu düşünce sonucunda Enver Paşa, Harbiye Nazırı olunca, Osmanlı devletinin siyasi birliğini korumasını sağlamak, ayrılıkçı hareketleri önlemek ve yabancı devletlerin Ortadoğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla bu teşkilatı kurdurmuştur. Ancak teşkilatın görev alanı içinde Hindistan veya Türkistan gibi esaret altındaki İslam coğrafyalarını bağımsızlığa kavuşturmak için çeşitli ihtilal faaliyetlerinde de bulunmuştur. Ancak Teşkilatı Mahsusa konusunda şu iktibası yapmakta gerekir. Talat Paşa’nın yaveri Arif Cemil DENKER teşkilatın kuruluşunda Enver Paşa (askeri kesim) ile Talat Paşa (sivil kesim) arasındaki çekişmenin ve görüş ayrılığının da etkili olduğunu, Enver Paşa’nın bu örgütle İttihatçıların kendine sadık askeri grubunu kendi liderliği altında toplamayı da hedeflediğini anılarında anlatır. Kısaca toparlarsak Teşkilatı Mahsusa’yı; içerde devletin siyasi birliğini sağlamayı, dışarıda ise esaret altındaki İslam ülkelerinde ihtilaller yapmayı hedefleyen, Enver Paşa tarafından kurulan ve yönetilen bir özel örgüt olarak tanımlayabiliriz.

Peki Said Nursi Teşkilatı Mahsusa üyesi miydi ? Bu soruya, Teşkilatı Mahsusa hakkında elde yeterince belge olmadığı için, belgeler üzerinden bir cevap vermek mümkün değil. Nitekim sayıların otuz bini bulduğu söylenen teşkilat üyelerinden, çoğu asker olan çok az kişinin ismini biliyoruz. Gönüllü olarak çalışanlar hakkındaki bilgiler ise yok denecek kadar az. Nursi’nin teşkilata üye olup olmadığı konusunda Nur cemaatleri ile cemaat dışından araştırmalar arasında fikir ayrılığı bulunuyor. Bir örnek vermek gerekirse Hekimoğlu İsmail 100 soruda Bediüzzaman Said Nursi isimli çalışmasında bu soruya “kendisi İslam aleminin birliği yönünde faaliyetlerde bulunduğu için bu yakıştırma yapılmıştır” diyerek olumsuz cevap vermektedir. Ancak Yeni Şafak gazetesinde Teşkilatı Mahsusa üzerine yazı dizisi hazırlayan Abdullah Muradoğlu, Radikal gazetesinde Mustafa Kemal’in muhalifleri isimli yazı dizisinde Said Nursi’ye ayrı bir sayfa açan Ayşe Hür ya da tarihçi Cemal KUTAY gibi birçok kişi Nursi’yi Teşkilatı Mahsusa üyeleri arasında saymaktadırlar. Nitekim kitabından geniş iktibaslar yaptığımız Şükran Vahide’d; “Teşkilatı Mahsusa üyelerinin çok azının adı biliniyor ancak, diğer anlatılan olayları bir yana bıraksak bile, Nursi’nin Teşkilatı Mahusa için çalıştığına dair en güçlü delil onun Enver Paşa ile olan yakın diyalogudur” (syf 142) diyerek bu fikri benimsediğini gösteriyor.

Biz Nursi’nin Teşkilata üyeliği konusunda ikili bir ayrım yapılarak sonuca ulaşılabileceğini düşünüyoruz. Nursi’nin din adamı olarak yaptığı konuşmalar nedeni ile böyle bir yakıştırma yapıldığı yollu Nur cemaatlerince savunulan klasik görüşün pek tutarlı olmadığını söyleyebiliriz. Zira Nursi’nin bu nitelikteki başlıca çalışmasının Meşrutiyet’in ilanından sonra Doğuya dönünce aşiretler arasında çıktığı gezide yaptığı Meşrutiyet yanlısı propaganda faaliyetleri olduğunu görürüz. Bu süreç Şam’daki Hutbe Şamiye vaazı ile bitmekte ve Nursi gemi ile İstanbul’a dönmektedir. Her ne kadar Teşkilatı Mahsusa resmi olarak o tarihte kurulmamış olsa da Nursi’nin bu propaganda faaliyetleri de bir ortak ideal zaviyesinden değerlendirilebilir. Ancak yukarıda yapılan alıntılardan da anlaşılabileceği gibi Nursi’nin faaliyetleri klasik bir din adamı gibi sadece vaaz/irşad/tebliğ boyutu ile sınırlı kalmamıştır. Nursi, diğer din adamlarından farklı olarak, 1.Dünya savaşı boyunca işin silahlı mücadele boyutunda da yer almış, bir cihat olarak kabul ettiği Cihan harbinde, Enver Paşa’nın isteği ile elinde silah savaşmış bir kişidir. Burada kısa bir ara verip meselenin daha iyi anlaşılması için bir alıntı yapalım. Teşkilatı Mahsusa’da üst düzey görevler icra etmiş Hüsamettin Ertürk anılarında şöyle bir olaydan bahseder. “1918 sonlarında İslam dünyasının çeşitli yerlerinden gelen ve Teşkilatı Mahsusa tarafından misafir edilen yüzlerce subay, din adamı, aşiret reisi ve şeyh vardı. Bunların başında Şeyh Ahmet Şerif Sunusi geliyordu. Enver Paşa, Ertürk’e talimat veriyordu: Topkapı sarayında misafir edilen Şeyh Sunusi hazretleri, Fatih medreselerinde barındırdığımız bunca şeyh, mısırlı umera ve zabitan, velhasıl misafiran-ı İslamiye namı altında İstanbul'da topladığımız mücahitlerin hepsi gidinceye kadar iaşe edilecek. Bunların salimen memleketlerine firarlarını temin etmelisin. Aman Hüsamettin Bey elinden gelen yardımı esirgeme, hepsi imparatorluğumuza hizmet etmişlerdir, ileride de edeceklerdir" diyordu. Enver Paşa, Türk-İran İslamları Birliği Reisi İranlı Şeyh Esad Efendi, İranlı nazır Nizam üs-saltana ile yüze yakın İranlı zabitan ve mücahit, eski İran Şahı Muhammed Ali'nin biraderi Salarüddevle'nin salimen İran'a gönderilmesini istiyordu. Paşa'nın son sözleri şuydu: "Teşkilat-ı Mahsusa'nın bundan sonraki ismi Umum Alemi İslam İhtilal Teşkilatı olacaktır. Siz de Teşkilat'ın İstanbul şubesi reisisiniz. Bunu kuran benim, sizi seçen benim.( Alıntı Abdullah Muradoğlu’nun Yeni Şafak gazetesindeki Teşkilatı Mahsusa isimli yazı dizisinden iktibas edilmiştir)” Bu alıntıdan Teşkilatı Mahsusa’nın din adamı eksenli propaganda faaliyetlerinin boyutları hakkında önemli ipuçları ediniyoruz. Nursi’nin 1. Dünya savaşındaki silahlı mücadelesinin ise bu nitelikte olmadığı herkesin kabul edeceği bir vakıadır. Kaldı ki Nursi’nin Van’da Van valisi Tahir Paşa ve Tahir Paşa’nın büyük oğlu Cevdet Bey (ki aynı zamanda Enver Paşa’nın eniştesi) le olan yakın ahbaplığı, savaştan önce talebelerine sürekli atış talimi yaptırarak onlara harp eğitimi vermesi, talebesi olmaya gelen öğrencilerin onu hocadan çok erkanı harp zabitlerine (subay) benzetmesi ve savaştan sonraki faaliyetleri hakkında Eşref Edip’in kendisi ile yapılan bir mülakatta işgal altında bulunan İstanbul’da Nursi’nin haftada bir kere Fatih Zeyrekte kaldığı evde onlara komitacılık dersleri verdiğinden bahsetmesi bizce bu konuda söze gerek bırakmıyor. Ancak biz yinede yazımızın sonunda yorumu okuyucunun kendisine bırakalım.

Hamiş :

Bizde Said Nursi’nin neden Cumhuriyet’in ilk yıllarında takibat altında kaldığı konusunda bazı teoriler geliştirilmiştir ancak bunlar bizce tarihsel doğruluktan uzaktır. Bir kısım görüşlere göre Said Nursi’nin sürgün ve gözlem altında tutulma nedeni Şeyh Sait isyanıdır. Said Nursi’nin bu isyan ile alakası olmadığı artık iyi bilinen bir olgudur. Her ne kadar böyle bir isyanın doğuda oluşturduğu ortam sürgüne sebep olabilecekse de İsyandan 10 yıl sonra bile kimseyle görüştürmemecesine sıkı sıkıya gözlem altında tutulmaya sebep olabilecek bir durum değildir. Yine son zamanlarda Soner Yalçın gibi isimlerin sık sık işledikleri Nakşibendilik tezi (bu kişilerin Orta Asya/Buhara kökenli bir tarikat olan Nakşibendiliği hem de Arvasiler, Menzilciler gibi kürtlükle alakası olmayan Seyyid kökenli şeyhlerin isimlerini anarak Kürtçü bir tarikat olarak sunmaları da başka bir garabet. Bunu yazan kişiler herhalde Doğuda sadece Kürtlerin yaşadığını sanıyorlar) de eğer kötü bir şaka değilse ciddi bir cahillik içeriyor demektir. Zira Said Nursi’nin herhangi bir tarikata üye olmaması bir yana doğudaki ağa – şeyh düzeninin de ciddi bir eleştirmeni olduğu iyi bilinen bir olgudur (muhtemelen ittihatçılar ile bu konuda oldukça mutabıktı. Zaten yukarda anlattığımız olaylar bunu göstermektedir). Nursi ilk gençliğinden başlayarak oradaki medrese ve şeyhler ile çatışmıştır. Bunlardan birisi çok mühimdir. Necip Fazıl’ın şeyhi olarak bilinen Vanlı Nakşibendi şeyhi Seyit Abdülhakim Arvasi ile arasının iyi olmadığı yönünde güçlü rivayetler var. Hayatlarının bir dönemi kesişen Nursi ile Necip Fazıl’ın arasının nasıl olduğu da bu bağlamda cevaplanması gereken ayrı bir sorun. Yine İhlas grubu olara bilinen grup ile Nurcular arasında tarihsel olarak bu çekişmeye dayanan çekişmelerin olduğu da biliniyor (ama örneğin bunun aksine aslen Seyyid olan Nakşibendi tarikatından Menzilciler grubunun üyeleri Said Nursi’yi çok sevmektedirler). Yine Nakşibendilik konusundaki ayrı bir noktada arikat bağlantısı olmamasına rağmen kitaplarında yazdıklarından Üveysi olduğu sonucu çıkarılabilecek Nursi’nin bu konuda –zaman zaman İmam Rabbaniye atıfları olsa da- Nakşiliğe değil Seyyid Abdülkadir Geylani’ye atıf yapmasıdır. Dolayısıyla Said Nursi ile Nakşibendilik arasında bir bağlantı bulunmamaktadır. Kaldı ki devrin yöneticilerinin Said Nursi’yi ta 1908 den beri çok iyi tanıdıkları düşünülürse onların meseleye bu kadar cahilce bakmayacakları açıktır. O halde ? Biz bu konudaki tezimizde Said Nursi’nin 1909’da Fatih şekerci hanında birlikte kaldığı sonra Darülhikmeti İslamiyede İttihatçıların azaları olarak birlikte çalıştığı gizli İttihatçı

( Burada konunun iyi anlaşılması için İttihatçı İslamcılar konusunda geniş bir parantez açmak gerekiyor. Öncelikle kitabında çok değerli kaynaklara yer veren ve oldukça verimli bir yöntem izleyen, Nursi’nin hayatını içinde yaşadığı dönemin olayları ile birlikte sebep sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen Vahide’nin kitabından İttihatçılığın ideolojisine yönelik cümlelere bakalım. Vahide’ye göre İttihatçılar izledikleri Osmanlıcılık siyasetinin artık yürümediğini içten içe artık kabullenmişlerdi. Ancak bugün sık sık iddia edildiğinin aksine Türk milliyetçiliği siyasetine yönelmemişlerdi. Aksine İttihadı İslam siyasetini sürdürmeye devam etmişlerdi (syf .129). Vahide’nin İttihatçılar ile Said Nursi’yi çeşitli alanlarda iş birliğine yönelten faktörlerin başında iki tarafında İttihadı İslam siyasetini güdüyor olmasını gördüğü anlaşılıyor. Belirttiğimiz gibi Vahide İttihatçıların 1908 yılından itibaren Türk milliyetçiliği siyaseti güttüğü yönündeki iddiaların doğru olmadığını kaynaklar eşliğinde gösteriyor.

İslamcı İttihatçılar konusuna dönersek İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif’in İttihatçılığı iyi bilinen, tarihen kayıtlı bir olgudur. Ancak bizdeki İslami kesim Mehmet Akif, Prens Said Halim Paşa gibi İslamcılık akımının önde gelen isimlerinin İttihatçılığından –artık ittihatçılar üzerine kurdukları onca Yahudi-Sabatayist-mason tezinin çöpe gitmesinden korktukları için midir yoksa İslamcılığı şüpheli Abdülhamit’ten başka İslamcı tanımadıkları için midir bilinmez - bahsetmeyi sevmezler. Mehmet Akif, aynı Sadi Nursi gibi Abdülhamit karşıtı/ Meşrutiyet yanlısı hareketler içinde bulunmuş bir isimdi (yukarıda hayatlarının çok sık kesiştiğini belirtmiştik) http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=140861 Prof.Dr Osman Özsoy’un belirttiği gibi “Mehmet Akif hem Osmanlı gizli servisi Teşkilatı Mahsusa üyesiydi, hem de dönemin en etkili partisi İttihat Terakki’nin bir mensubuydu.” Yine bizde İslamcılık akımının en önemli ismi olarak nitelenebilecek Prens Said Halim Paşa’da İttihat Terakki üyesi ve hata genel sekreteri olduğu gibi 1913 de Mahmut Şevket Paşa’nın suikaste kurban gitmesinin ardından İttihatçı hükümette hem Vezirlik hem de Dış İşleri Bakanlığı görevini yürütmüştür. Bizim 1.Dünya savaşına Almanya’nın yanına girmesine sebep olan anlaşma onun konağında ve onun tarafından imzalanmıştır (maalesef bizde insanların İttihat Terakki bilgisi Ta’lat – Enver – Cemal tekerlemesini geçmemektedir (Oysaki askeri kanadın lideri Ever ile sivil kanadın lideri Ta’lat’ın arası aslında hep sorunludur. Yani ortada bir Ta’lat – Enver- Cemal tekerlemesi yaratabilecek bir durum bulunmamaktadır). Bizde çoğu kişi Almanlar ile anlaşanın Enver olduğunu sanmaktadır. Said Halim’den bahsetmek zorunda kalanlarda onun bunu ittihatçıların zoru ile yaptığını yazarlar. Ancak Said Halim’in kendisinin zaten İttihatçı hükümetin başkanı olması bir yana bugünle kıyaslarsak Abdullah Gül (Dış İşleri) ile Tayip Erdoğan’ın (Başbakan) yetkisine sahip bir adamın nasıl zorunda kaldığı da anlaşılamamaktadır). Zaten Said Nursi’nin meşhur ben Antranik (1.Dünya savaşında Ermenilerin meşhur komutanı. Ermeniler onu milli kahraman bizimkiler ise çoluk çocuk dinlemeden cinayetler işleyen “büyük katil” olarak görür. 1914 1922 arasında Ermeniler ile Osmanlı arasında yaşananların baş aktörlerinden ve kendisi bir Türkiye Ermenisidir) ile bir olup Enver’e Venizelos ile bir olup Said Halim’e tokat atmam lafında Said Halim’in Enver ile birlikte anılmasının esprisi de budur. Yine Prens Said Halim konusunda önemli bir noktada onunda Ta’lat Paşa’nın Berlin’de vurulması gibi Ermenilerce Roma’da şehit edilmesidir. Bizde Said Halim paşa konusu 1.Dünya savaşı ve ittihatçılık yazımında eksik olduğu gibi ilginçtir onun ölümü Ermeni meselesi konusunda bile gündeme gelmez. Oysaki Ermenilerin Said Halim Paşa’ya Talat ve Cemal Paşalara yapılan suikastin bir benzerini yapması onun tarihsel olarak hangi noktada bulunduğunu, nasıl değerlendirilmesi gerektiğini göstermesi açısından önemlidir. Müttefiklerin ve onların tetikçisi ermeni komitacıların Said Halim Paşa konusunda bizim İslamcı kesimin tarih yazımı ile mutabık olmadığı açıktır. Yine İttihatçıların Şeyhülislamı olan Musa Kazım Efendi’de Bernard Lewis’in ateşli bir İslamcı diye nitelediği bir başka isimdir. Kısacası bugün bizde İslamcı diye anılan tarihi şahsiyetlerin büyük çoğunluğu İttihat Terakki içinde görev yapan insanlardı. Son bir örnek olarak bu konuda Teşkilatı Mahsusa’da görev yapan Rusya Türklerinden Abdürreşid İbrahim, Abdülaziz Çaviş ve Teşkilatı Mahsusa’nın ikinci başkanı Alibey Başhampa’nın isimleri zikredilmelidir. Çaviş (Mısırlı) ve Başhampa’nın (Tunuslu) –aynı Emir Şekip Aslan gibi - Arap olması, İttihatçı Arap ilişkileri konusunda ayrı bir espri içermektedir. Ancak Abdürreşid İbrahim ismi bugün “önden giden atlılar” retoriğinin tarihsel olarak en önemli örneği olarak Nur cemaatlerince kabul edildiği için önemlidir ve Mine Hanım’ın yazısına katkı sağlayabilecek niteliktedir. Ancak bu kabul etme sırasında her zamanki gibi Abdürreşid İbrahim’in Teşkilatı Mahsusa ve İttihatçılık bağlantısının üstü örtülmektedir. Oysaki tarihin görebileceği en renkli hayatlardan birini yaşamış olan Hoca Abdürreşid İbrahim oldukça sıkı bir Enver Paşa taraftarıdır zaten Teşkilatı Mahsusa bağlantısı bilinen nadir kişilerden biri olması da bundan dolayıdır.

http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm

Abdürreşid İbrahim Enver Paşa için şöyle diyor ‘

TRABLUSGARB’DA

1911 senesinde İtalyan’ların Libya’ya ansızın saldırması üzerine Abdürreşid İbrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sırada 54 yaşındaydı. Yerinde duramıyordu; “Şaşkınlıklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye başladı. Ben de duramadım, bir ateştir kalbimi kapladı. Gitmeden rahat olmazdım. Vakıa ben yaşlıyım, benim elimden bir şey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararım.”

Evvela gemi vasıtasıyla Mısır’a gittiler. İngiliz işgali altındaki bu ülkeden bedevi kıyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından Libya’nın Sollum şehrine ulaştılar. Buradan da şiddetli çatışmaların sürdüğü Derne’ye vardılar.

Seyyahımız çeşitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanlı subayının ve Libyalı kardeşlerimizin tek vücut halinde dasitani (destansı) direnişi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Paşa’nın çalışmaları; “Enver Paşa Hızır gibi herkesten önce yetişti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teşkil ederek büyük ve şanlı milletimizin namus ve şerefini bütün cihana tanıttı. Milyonlarca Arabın kalbinde Paşalık unvanını aldı.”

Trablusgarb’ta beş ay kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada Trablus savaşı ile alakalı verdiği konferanslar büyük ilgi gördü.

İttihatçıların azaları olarak birlikte çalıştığı gizli İttihatçı Mehmet Akif’in “gönüllü Mısır” sürgününden faydalanacağız. Bilindiği üzere Akif Cumhuriyetin ilanından sonra Teşkilatı Mahsusa’nın önemli isimlerinden Eşref Sencer Kuşcubaşına yazdığı bir mektupta hafiyeler tarafından bir suçlu gibi takip edilmekten ne kadar rahatsız olduğunu anlatır. Akif’in Mısır’a gönüllü sürgününde bu bıktırıcı takiplerin önemli bir etkisi olur

Ahmet Özcan açık mektuplarının birinde acaba İngilizler yeni kurulan Cumhuriyet’e İttihatçılığın tasfiyesini şart koşmuşlar mıydı diye sorar ? Eğer böyleyse İzmir suikastı İttihatçı tasfiyenin en iyi bilinen örneği olsa da tek örneği olmaması gerekir. Ve teşkilatçı Akif’in gönüllü Mısır sürgünü bu bapta değerlendirilebileceği gibi Teşkilat- İttihatçılar ve Enver Paşa ile bağlantıları konusunda bir dolu bilgi bulunan Said Nursi’nin zorunlu gözetimi de bu tasfiyenin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Aksi takdirde bir din adamından korku duyulmasının ciddi bir gerekçesi bulunmamaktadır. Bu bağlamda Said Nursi’nin Kürt asıllı bir din adamı olarak değil Teşkilatı Mahsusa’da görev almış Enver Paşa’ya yakın bir isim olarak değerlendirilmesi Cumhuriyet sonrası dönemde uzunca bir süre gözetim altında bulundurulması meselesine daha geniş bir açıdan bakılmasını sağlayacaktır.

''onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.

halbuki,

biz sussak, tarih susmayacak.

tarih sussa, hakikat susmayacak.

onlar sanıyorlar ki,

bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.

halbuki,

bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,

vicdan azabından kurtulsalar,

tarihin azabından kurtulamayacaklar.

tarihin azabından kurtulsalar, Allah'ın gazabından kurtulamayacaklar.''

Sezai KARAKOÇ

Kaynaklar :

Şükran Vahide “Bediüzzaman Said Nursi Bir Entelektüel Biyografi” Etkileşim Yayınları

Abdülkadir Badıllı Mufassal Tarihçe-i Hayat

Cemil Meriç BU ÜLKE (Said Nursi ile ilgili üç makalesi)

Risale-i Nurların ilgili bölümleri.

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayfasi&Date=09.06.2000&TextID=81

Abdürreşid İbrahim için kaynak:Google araması

Ahmet Özcan Açık mektuplar

http://www.haber10.com/makale/1274/

http://www.haber10.com/makale/1507/

http://www.haber10.com/makale/974/

Eric J.Zurcher: Milli Mücadele’de İttihatçılık

Prof. Osman Özsoy: Kurtuluş Savaşı

Dr. Ramazan BALCI: Tarihin Sarıkamış Duruşması

David Fromkin: Barışa Son veren Barış

Suat Parlar :Barbarlığın Kaynağı Petrol

Yalçın Küçük:Gizli Tarih ve Sırlar

Philip Stotart:Teşkilatı Mahsusa

Abdullah Muradoğlu:Teşkilatı Mahsusa yazı dizisi

Yazımızı tekrar baştaki alıntı ile bitirelim…

“… 1979 İran ihtilalinin ortaya çıkardığı siyasi ideolojik İslam’ın büyüleyici etkileri, İslam’ın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarındaki ciddi ve yeni arayışları içeren yorumlardan oluşan bu asıl İslami uyanışı gölgede ve töhmet altında bıraktı. Ancak bu uyanışın bizce büyük bir eksiği vardı: Bu uyanış, Türkiye’nin kendi tarihsel geleneğinden ve bu geleneğe dayalı gerçekçi ve akılcı bir tarih şuurundan kopuktu. Tarih onlar için yalnızca geçmişin parlak günlerinin hikayesinden ibaret olduğu için, sadece bir teselli kaynağı, gerektiğinde bir sığınak görevini yerine getirmekten öteye geçmiyor, ufuk açıcı bir rol oynayamıyordu. Tabiatıyla bu “İslami uyanış”, bilimsel bir perspektife dayanmaktan ziyade, ideolojik eğilimlerin hakimiyetine girmekte gecikmedi. Bugün Türkiye’de Müslüman aydın kesimi çoğunlukla hala bu zafiyetle maluldür ve bunun farkında da değildir. Bu tarihsel şuur eksikliği bugün onların bizce en zayıf noktalarından biridir. İkincisi ise, ne olduğunu pek bilmedikleri, bilmeye de pek ihtiyaç duymadıkları Batı’yı tanımamalarıdır.”

(Prof. Ahmet Yaşar Ocak;Türkler, Türkiye ve İslam syf.128)



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.