Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
21 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 6
 Bugünkü Ziyaret 73
 Toplam Ziyaret 1091930

  Geri Dön

SELEFİLERDE
SELEFİ EBU BEKİR SİFİL düşünceleri
Ben yazmakla meşgul bir kişiyim. Kişilerle birebir konuşup kendi kanaatimi serdedecek zmanım yok. Kişilerin toplum düşüncesinde yerlerini buldukları ve kendilerinden söz ettirdikleri oarnda benim de dikkatimi çekmektedirler.

Ebu Bekir Sifil kardeşimizi Yaşar Nuri Öztürk'e karşı: "Dur! Ben de varım" dediği dönemlerini hatırlıyorum. Ondan ber, Türkiye'nin düşünce sahnesindedirler. Bugün İnternette "İslam Devleti" konulu notlar alırken bu röportajıyla karşılaştım.

Ebu Bekir Sifil Kardeşimizi en güzel tanıtan bir röportaj... Yorumsuz alıyorum ve istifadenize sunuyorum. İnşallah yararlı olur.

Selamlar ve saygılar...


Ebubekir Sifil İle Röportaj

Ebubekir Sifil Kimdir?

1960 Kars-Sarıkamış doğumludur. 1978 Erzurum Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi, 1980 Ankara Gazi Basın Yayın Yüksekokulu ve 1984-1985 yılında buradan mezuniyet, serbest meslek hayatı, kısa süre Arapça mütercimlik, 1989- 1993 yılları arası Türkiye Diyanet vakfı yayın editörlüğü, 1993-1996 Van Yüzüncü Yıl, 1998-1999 arası Osmangazi Üniversitelerinde Araştırma Görevliliği, Hadis bilim dalında Konya Selçuk İlahiyat Fakültesi 1996 Yüksek Lisans, 2006 Doktora bitirilişi… Ebubekir Sifil’in eğitim hayatını kısaltabileceğimiz kadar kısalttık ve ana hatlarıyla böyle özetledik…

Kronolojik hayat pasajlarındaki teferruat bir tarafa, Ebubekir Sifil, tüttürdüğü mana itibarıyla bizim için ne ifade ediyor.. Modern dünyada, 14 asır öncesinin ruh iklimini ruhunda tüttürmek isteyen ortalama bir müslümanın, hayata ve çullanışlarına karşı itikadını korumak adına ilmi-kültürel faaliyet güdülüyorsa eğer, mutlaka takip etmesi gerekliliğinin olduğu bir Ehli-sünnet mücahididir. Ebubekir Sifil…

Evet… “Zamanın döne döne aslına rücu” ettiği günlerden 14 asır uzağız ve şeytan modernizasyon görmüş çullanış ve hempalarıyla, Müslümanları saptırmanın hücumlarında… Allah Resulu’nun (S.AV) sahabeleriyle birlikte toprağa çizdikleri derin bir çizgi ve kenarlarına ekledikleri 72 kıvrım… Ana hat Fırkay-ı Naciye ve o 72 kıvrım Fırkay-ı Naciye’den kopan sapkınlıklar…Ehli-sünnet vel cemaatın şahsında temsil olunan Fırkay-ı Naciye (kurtuluş fırkası) Allah’ın ilimle müşerref kıldığı alim zatlar vesilesiyledir ki, kıyamete kadar devranını sürecektir…

* Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi 1-2-3-4

* Çağdaş Dünyada İslami Duruş* Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler

*Mezhep Meselesi ve Fıkhi İhtilaflar.

* İslam ve Modern Çağ

* “Makalatul Kevseri” .

İslam, Kur’an devlet öngörmemiştir gibi kalıplaşmış bir ifade ile İslam nizamını sınırlandırıcı, hapsedici ve cemiyete nizam verme ameliyesinden mahrum edici anlayışı yine Kur’an ve hadislere dayalı olarak izah edermisiniz?

Modern dönem konusu, daha evvelinde İslamın boş bıraktığı bir alan gibi gözükmekteydi. Şimdiki insanlar, kaynakçaları ve tarihi tecrübeleriyle bir bütün olarak vahye ve hayata müslümanca bakışı ciddi, ilmi ve pratik olarak ortaya koymuşlar. Modern dönemin filtrelerini ve perdelerini kaldırmamız, mevcudiyetini koruduğu sürece bazı şeyleri bizim görmemiz mümkün değildir.

Kur’anda Müslümanlara aranızdan bir halife seçin , sizi bir halife yönetsin şeklinde bir talimat verilmemiştir. Efendimiz (a.s) ben öldükten sonra benim yerime şöyle şöyle bir sistemle şöyle şöyle insanları seçin onlar sizi şöyle şöyle yönetsin gibi bir formül. bir model, bu netlikte, bu kalıpta gelmemiştir.
Efendimiz (a.s) vefat eder etmez daha mübarek naaşı kaldırılmadan , Sahabe-i Kiram aralarından bir halife seçimi yapmışlardır. Sahabe-i Kiramın kültür olarak cahiliye döneminden getirdiği bir siyasi, toplumsal alışkanlık da yoktu. Yani Mekke döneminde bizim için bir kabileler oligarşisi; kabilelerin Dar-un Nedve'si vardı. Bugünkü parlementoya benzer bir yapı vardı. Parlementer sisteme hemen hemen denk bir yapı vardı ve kabile reisleriyle yönetilirdi. Yani Mekke'de; cahiliye arka planında bir halife modeli, böyle bir siyasi oluşum yoktu. Medine'ye geldiğimizde Evs ve Hazreç var, Yahudiler var, orada da bir hilafet modeli yok, bir devlet başkanının yönetiminde, bir siyasi sosyal yapı yok. Peki bu arka plan böyleyken Müslümanlar daha peygamberlerinin naaşı yerdeyken niye böyle bir lüzum görüyorlar. Niye bir halife seçimiyle meşgul oluyorlar daha onu defnetmeden... Bazı şeyleri düşünürken, iddia ederken meselenin arka planına inerek ordan bakmak lazım.
Bu bize şunu gösteriyorki; Sahabe-i kiram RA Kur’andan ve Sünnetten öğrendikleri bir vazgeçilmezi, bir zarureti hiçbir boşluğa, hiçbir kargaşaya, anarşiye sebebiyet vermeden hemen doldurmaya çalışmış; halife seçimi en acil gündem maddesi olmuştur.

Sahabe-i kiramı... Onların tavrında bizim için son derece büyük rehberlikler var. Biz Kur’anı ve Sünneti Sahabe-i kiramın yol göstericiliğinde öğrendik, algıladık, yorumluyoruz ve hayata aktarıyoruz. Bu istikamet üzere Sahabe-i kiram olmadan müstakil bir Müslümanlık olmaz.

“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir” şeklinde, muhtelif varyantlarla nakledilen bir hadisi şerif var. Nebevi bir aslı olan, aktör zümre... Şimdi dolayısıyla tarih boyunca her alana İslamın damgası vuruldu – bu eşyanın tabiatında var- Bu yeryüzünde insanlar Allahın iradesini tecelli ve tezahür ettirmekle görevlidir.
İnsanın yüklendiği emanetin anlamı budur. Allahu Teala eğer hayatın herhangi bir alanını boş bırakabileceğimizi buyurmuşsa, bırakabilir ama böyle bir şey yoksa hayatın her alanına ilişkin bize talimatlar, yönergeler yönlendirmeler verebilir. Bizim insanımız onlara hayat gücünün yettiğince, elinin tuttuğunca, ne kadar yapabiliyorsa o kadarından sorumlu olduğu –o ayrı bir konu- yapabilmek başka bir şey bilmek başka bir şey. Doğrusunu biliriz, yapabildiğimiz kadarının yaparız. Dolayısıyla modernizmin bilincimize zerkettiği bir takım tuzaklara düşmeden Müslümanlığa, İslama ve insanlığa müstakil bir gözle bakabilmek lazım ki bu gibi sorular hayatımızdan çıksın.

Hayatın bir takım kompartımanlara ayrılması da modern bir durumdur. Yani siyasi hayat, ekonomik hayat, sosyal hayat, hukuki hayat, devlet hayatı, toplum hayatı... Müslüman bilincinde Kuran ve Sünnete uygun böyle bir ayrım yok. Hayat bir bütündür, bunun içinde müslümanın mükellefiyetleri vardır. Bugünkü modern sisteme ve dini yapısına göre devlet dediğimiz aygıta taalluk eden bir takım deliller vardır. Topluma taalluk eden, aileye, fertlere tahalluk eden bir takım deliller vardır. Hayat bir bütündür; bunun içinde modern aygıtın ve zihnin tasnifi ne olursa olsun bütün hayatın tek bir terkibi vardır.

Tarihi bir süreç batıda Laisizm.. sekülarite...

Kilise çatışmasının sonucu olarak ortaya çıkmış bir süreçtir. Özellikle Protestanlık. 15. ve 16. asırda kiliseye karşı verilen bir mücadele var. Kilise hayatın her alanına tahakküm ediyor, baskı altında tutuyor, denetliyor.
İnsanlara; topluma nefes alacak alan bırakmıyor. Toplum isyan ediyor; kilisenin belirlediği alan içerisinde adacıklar içerisinde yaşamak istemiyorum diyor. Kilise hayatın belli bir alanına çekilsin kendi köşesine çekilsin, hayatın kalan kısmını kendimiz dolduralım, akılla bilimle tecrübeyle dolduralım. Bu çok tabii bir şey. Kilisenin hayata vaziyet ediş tarzı ortada. Bunun böyle olmaması garip olurdu. Zaten baktığımız da bizde böyle bir çatışma yok. Belli bir kitle adına, belli bir kurum adına, sınıf adına denetleyen kontrol altında tutan bir kurum yok. Dolayısıyla laisizmin bizde bir mütekabiliyet alanı yok. Dolayısyla İslam'ın, varlığa verdiği anlama baktığımızda, diğer ideolojilerin de anlamını kaybettiğini görüyoruz. İslama nereden ve nasıl baktığınıza bağlıdır bu süreç.

Benim okumalardan edindiğim neticesinde sadece ehli sünnet değil, ehli bidat bile olumlu bir cevap vermez. Şiaya bakın şia'da bile bir İslami devlet anlayışı vardır. Mutezileye bakınız büyük çoğunluğu Hanifiliği seçmiştir.

Bu ahir zaman bidatıdır. Biliyorsunuz, bidat oluşumlarının bir kısmı dini çerceve içerisinde tam bir sapkınlık içerisindedir. Mutelize içerisinden çıkmış bir zat vardır. Ebu Ali el Allaf adında bir zat… Bu zat diyor ki ‘‘Peygamber as bizim için bir örnek teşkil etmez. Onun ölmesi bizim için bağlayıcı değildir’’. Bizzat kendi meslektaşları tarafından dışlanmıştır bu adam.

Hz Ebubekir (r.a) döneminde biliyorsunuz ridde savaşları oldu. Hz Ebubekir'in hilafet dönemi içinde çok büyük olaylar yaşanmıştır. Bu irtidad furyası bunların başında gelir. O dönemde irtidad eden Arap kabilelerine baktığımızda birkaç fırka çıktığını görürüz.

Bunlardan biri sahte peygamberlere inananlardır. Biri de Efendimiz As matufluğunun dönemine mahsusluğa uygun hüküm olduğunu, O’nun (S.A.V) vefatından sonra bu hükümlerin sakıt olduğunu söyleyenlerdir. Yani zekat vermiyorlar. Diyorlar ki Peygamber Efendimiz hayattayken ona verilmesi gereken zekat bir ibadettir. O öldükten sonra bu ibadet sakıt olmuştur. Evet Hz Ebubekir bunlarla savaşmaya azmediyor. Hz Ömer itiraz ediyor. ‘‘Onlar la ilahe illallah diyor. Bunlarla nasıl savaşırız.’’ İkisi arasında kısa bir müzakere geçiyor. Orada söylediği bir cümle var çok önemli ‘’ Vallahi Resullullah (sav) ‘a verdiği bir ip parçasını bile benden esirgerlerse onlarla savaşırım.’’

Bu sadece bir mali mesele değil. Bu bir dini meseledir. Hz Ebubekirin onlardan alacağı bir ip parçası ya da onların halifeye vereceği bir takım eşyalara ihtiyaçı yok zaten! İslam ordusu sağda solda dört bir tarafta cepheler açmış, ganimet yağıyor. Hz Ömer döneminde halka maaş bağlanmış. Bu tavır çok önemlidir. Yani İslamın herhangi bir hükmünün, tarihin herhangi bir dönemine ait görülmesini iptal ettirmek bizatihi Sahabeyi kiram dönemine irtidadtır. İslamın herhangi bir hükmünün bugün için yeterli olmadığını söylemek ya da bugün için İslamın hayatın şu ya da bu anlamını boş bıraktığını söylemek; Allah korusun, itikadi olarak çok büyük bir tehlikedir.

Ben bu insanların bu tarz fikirler söyleyen insanların iki grupda telakki etmekten yanayım

1) Ne söylediğini bilen insanlar: İlahiyat camiasında, akedemisyenler arasında bolca olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim

2) Ne söylediğini bilenlerin ardından ne yaptığını bilmeden gidenler.

Üzerinde rahat konuşacagımız bir alan değil. İslamın herhangi bir hükmünü, dinin herhangi bir hükmünü, tarihin herhangi bir döneminde artık geçerli olmadığını söylemek küfürdür. Şöyle derseniz anlarım; içinde bulunduğumuz şartlar Kuranın Sünnetin şu şu hükmünü uygulamaya icra etmeye elvermiyor. Bunu anlarım çünkü biz yapabilecegimiz kadarından sorumluyuz. Yapamıyorum, şartlar el vermiyor dersiniz, sizin mükellefiyetiniz bizim mükellefiyetimiz yaşadığımız ortamı müslümanlaştırmak, yaşadığımız ortama, Allah ve Resulünün iradesini getirmektir.

Allahu Teala bizden nasıl yaşamımızı istiyor, bu emaneti bize teklif ederken neyi murad ettiyse bize düşen onu gerçekleştirmeye çalışmaktır. Dinin şurasını burasını budayarak, şu bu hükmü isnad ederek, birilerine şirin görünmek adına olsun ya da çok samimane olsun farketmez, niyetin burada bir önemi yok. Var olabilecek bir nokta yok. Bunun Müslümanlığa ve İslam ümmetine bir katkısı vardır.

Bu gerçeği halka söylediğinizde insanlar tepki gösterirler. Kabul etmezler ya da ters teper diye bir düşünceniz varsa bu gerçeği budayıp kuş haline getirmektense halkı bilinçlendirip o gerçeğe hazırlamak gerekir.

Gerçek üzerinde oynamak... çünkü bizim imalatımız değil; bize emanet hakikat-i ilahidir. Hakikati tahrif etmekle, tahkik etmekle teahül etmekle ne mükellefiz ne de böyle bir yetkimiz var.

Bu Kuran devlet öngörmez diye ortaya çıkan insanlar bilinçli yada bilinçsiz ama genel olarak toplumda yer tutmuş kurum ve kuruluşlar adına konuşan insanlar acaba İslamı cemiyetten soyutlamanın değirmenine su taşımış olmuyorlar.

Niyetlerini bilemem dolaylı olarak nereye gider diye baktığınızda, son tahlilde kimin değirmenine su taşır diye baktığımızda işte modern dönem dediğimiz dönemle birlikte müslümanlar üzerinde gerçekleştirilmek istenen alınmak istenen tarihi bir rövanştır. Bu rövanş yahudi -hristiyan ittifakının tarih boyunca müslümanlar üzerinde İslam ümmeti üzerinde gerçekleştiremedikleri planları projelerinin hayata geçirildiği bir dönemdir modeldir. Şimdi dünya konjektörünü konuşurken islam ümmetinin şimdi ki ahvalini konuşurken batı ile münasebetlerini Kuran ve Sünnetin ehli kitapla münasebetlerimiz konusunda ki uyarılarını behemahal dikkatle bilmek gerekir. Kuran bize diyor ki ; Efendi-miz Aleyhisselatu Vesselama hitaben ve tabi ki onun şahsında bize hitaben ‘‘ne yahudiler ne hristiyanlar Sen onların milletine tabi olmadıkça senden razı olmaz -lar’’ Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam rahmet Peyg-amberidir. Şefkati, merhametinin kuşatıcılığı, derinliği bütün kainatı bir araya toplasanız ihata edemez, ifade edilemez. Buna rağmen onlarda bu rahmet peygam-berinden şefkat peygamberinden razı olmamışlardır. Ona karşı hilelere başvurmuşlardır. Onun canına bile kastetmeye kalkmışlardır. Bu ayeti kerime o gün Peyg-amber Efendimizin mübarek şahsına mahsus olarak bir delaletmidir. Onun şahsına yönelen bu kin, bu ön yargılı tavır İslam ümmetinin şahsına da yapılmıştır. Tarih boyunca bunu görüyoruz. 14 yada 16 tane olduğu söylenen haçlı seferi nedir? Bu sadece bir takım mane -vi ve dini duyguların tahrip edilmesi veya bir takım ekonomik güdülerle yapılan savaşların anlatıldığı bir süreç midir? Hayır öyle değil! Hiç alakası yok, ehli kitapla İslam ümmeti arasında bir kan davası vardır. Bu kan davası Hz İbrahim (a.s) oğlu İsmail ve İshak (a.s) dan bu yana bu kin gelmektedir, evrensel birşeydir. Konjöktürel değil, coğrafi değil, geçici değil, hissi değil dönemsel değildir. Çünkü mesela Kuran bize açıkça bildiriyor ki Hz İbrahim (a.s) gördüğü rüyalar üzere oğlu İsmail (a.s) yi kurban etmek istemiştir. Bu bir imtihandır. O ikisi de imtihanı alınlarının akıyla geçtiler. Bu hadise tevrat da da anlatılır. Fakat ‘‘İbrahimin biricik oğlunu kurban etmek’’ olduğu söyle-nir. İbrahim (a.s) nin oğlu biz diyoruz ki İsmail (a.s) dır. İbrahim (a.s) 80 li yaşlarındayken gittiği Filistin topraklarında İsmail (a.s) dünyaya geldi, onu götürdü hicaz toprağına bıraktı. Onun da bir tarihi bir arka planı var. Filinstin toprağına geri döndüğünde 20’li yaşlarında , İshak (a.s) dünyaya geldi. İbrahim (a.s)in biricik oğlu değil Ömer bin Abdülaziz bir yahudiye sormuş ; ‘‘burda, tevrat da İbrahim (a.s) biricik oğlunun kurban edildiği, edilmek üzere olduğu söyleniyor. Bu-nun İshak olduğunu söylüyorsunuz neden bu soru ve bu cevap bizim şu an konuştuğumuz konu için çok önemli , Neden? diyor. Siz diyorsunuz ki biricik oğlu İsmail değil İshaktır. Diyor ki ; böyle evrensel bir teslimiyet İsrailoğullarıyla mutlaka irtibatlandırılmalıdır.

Yani burada bizim hanemize yazılmalıdır gerçeği çarpıtırız kendi hanemize de yazmalıyız diyorlar.

Tabi tabi Kuran diyor ki Efendimize hitaben ehli kitap senin çocuklarının tanıdıklarıdır.

Yani bu meşhur modernizm dediğimiz şeyi aslında ya-hudini bir oyunu olarak mı görüyorsunuz?

Yahudi hristiyan medeniyetinin ittifakının konsen–süsünün dünya da olup biten küresel evrensel hiçbir olay, hiçbir, fikir oluşum, İshak İbrahim gerilimine dayanmadan izah edilemez. Özellikle İslam ümmeti ile böyle doğrudan doğruya bağlantılıysa, yani ya-hudiler durup dururken müslümanlardan ne istiyor? İslam ümmeti ile hristiyanların derdi ne olabilir? diye düşünüyoruz ama mesele bu değil! Mesele ilahi hakikatın temsil biricikliğini elinde tutma meselesidir. Bunu efendim kendi inhisarında bulundurma mesele-sidir. Yahudiler Hz İsa (a.s) ve O’ndan önce ki peygam-berlere niye karşı tavır aldılar? Kendi aidiyetlerinden vazgeçmek istemedikleri için’ Düşünün Musa şeriatını muhafaza müdafa etmek adına peygamber öldüren bir kavim var.

Aslında Musa şeriatı değil söz konusu olan. Yahudilerin kendi benlikleri kendi heva ve hevesleri… Aynı şeyi İsa (a.s) ada yaptılar. Yapmak istediklerini… Dolayısıyla orada bir yahudi-hristiyan gerginliği yok. Orda bir yahudi-İslam gerginliği var. Aynı şey hristiyanlık zuhur ettikten sonra İslama yönelmiştir. Bu tarihsel ontolojik bir kan davasıdır. Yeryüzünün hiçbir döneminde bir ze-minde bu kan davası ortadan kalkmamıştır. Müslüman-lar kendi kimliklerinden vazgeçmedi. Ayeti kerimenin mefhum-u muhalifi bize bunu söylüyor. Biz onların milletinden olmadıkça onlar bizden razı olmayacak. Onların milletine tabi olduğumuz da evet diyecekler. Geliştiniz kalkındınız efendim bizimle aynı ortamda bulunmaya ehliyet ve liyakat kesbettiniz diyecekler.

Konuyu toplayacak olursak son dönemde ortaya çıkan diyalog süreçiyle alakalı olarak hüküm nedir? İtikadi ve ahlaki ?

Şimdi diyalog sürecinin birkaç farklı boyutu var. Eğer gerçekten insanların diyalog süreciyle birlikte söylemeye başladığı gibi imanla küfür arasında ki sınırın ortadan kalkması, ne noktada razıysanız bu küfürdür. Bakın size enteresan bişey anlatayım. Tarihte Irak coğrafyasında, bu bildiğimiz meşhur milat öncesi sürgünden kalan yahudi kırıntıları var ve M.Ö 500-700 yıllarında Asurlular Yahudi devletine son vermiştir. 2 yahudi devleti vardır. Biri Yahuda, biri İsraildir. Bun-lara son vermiş ve onları almış sürmüş Babil toğrağına, Mezopotanmyaya… Bi kısmını Hicaza, bir kısmı şimdi ki Yemen toprağına yerleşmiş.Sonra geri dönüşler olmuş ama bir kısmı orada kalmış. Orda kalanlardan bir kısmı, bir grup yahudiler kapalı devre yaşarlar, orda kalanlardan bir kısmı da müslü-man olan alimlerden o derece etkilenmişler ki. Aslında yahudilik insan için antropomorfik ilah inancına sahiptir. Bunlar İslam itikadına çok uygun, muteal aşkın, münezzeh bir Allah inancına sahip olmuşlar. Hatta aralarında Ananiye diye bildiğimiz mezhep, yahudi mezhebi böyledir. Bilahere biz bunu Karalik olarak biliriz. Diyorlar ki ; Kuran haktır. Hz Peygamber haktır. Bir peygam -berdir ama İsrailoğulları dışındaki insanlık devresindedir.

Fazlasıyla kavmi bir enaniyet var değil mi?

Tabi ama esas vurgulamak istediğimiz husus şu: Böyle diyen yahudi topluluğunu hiçbir islam alimi müslümanlardan saymamışlardır. Yani Kuran haktır. Peygamber hak bir peygamberdir dedikleri halde bunlar müslümandır diyen yok. Bilmek yetmiyor inanacaksınız ve tabi olacaksınız. Ama biz bugün Yahudiler ve hristiyanlar bizim kitabımıza ve peygamberimize iman etmeleri gerekmeden cennete girebilirler diyoruz. Diyalog sürecinin bize hediyesi budur. Hiç adamın müslümanlıkla alakası yok hristiyanlık damarı içinde Hz İsa (a.s) tevhid çizgisine çekilenler varmıydı vardı bizim dinler tarihinin klişelerimizde ilahiyat fakültemiz de çocuklarımızda bunlar öğretiliyor. Yani baba-oğul ruhul kudus üçlü panteonunu terkeden İsa ilah değildir. Peygamberdir diyen fakat sevgilerini İslamdan haberdar olamadıkları için hristiyan olarak ifade eden bir grup vardır. Ama azınlıkta çok azınlıkta şimdi bunlar İslama bir adım mesafedeler bir ellerinden tutulsa onlara hak ve hakikat bir söylense gelecekler. Bunları görmüyoruz bunlara arka çeviriyoruz gidiyoruz nerde müessef hristiyanlık var nerde bu hristiyanlığın ideolojisini sürdüren insanlar gruplar, müesseseler var bunlarla diyaloga giriyorlar.

Diyalog süreci hakkında söylediklerinizi genişletirmisiniz?

Diyalog süreci dediğim gibi birkaç boyutu olan bir süreç, itikadi boyutuda bu türlü tehliklerle dolu burda işin tabiatından gelen bir husus var. Diyalog sürecini bir başkası başlattı. Vatikan başlattı. Dolayısıyla bu süreci başlatanın bu süreçten bir beklentisi var. Tabi Vatikanın bu beklentileri bizi ilgilendirmiyor. Ama bu sürecin bize getirdiği çok önemli ve bir boyut daha var. Biz tarihde hiçbir zaman dünyadan yalıtılmış olarak yaşamadık, bugün de yaşamayacağız. Bugün işte küreselleştiği söylenen dünyada malesef küreselleşmiş problemler var. Uyuşturucu belası var. Çocuk ticareti var. Organ ticareti var, kadınların istismarı meselesi var. Bu küresel problemlerin çözümü için herkesle iş birliği yapılabilir.

Çünkü bunlar küresel münkerlerdir. Ve müslüman münkerle mücadele eden, münkeri ortadan kaldırmak amacı ile aynı hedefe giden başkalarıyla iş birliği ya-pabilir. Ve bu onlarla itikad da birlik temin etmek, bir takım ortak müşterek zeminler tesisine yönelmek anlamına gelmez. Bu onun lazımı mevzu değil. Bu iki-sini birbirinden ayırmak gerekir.

Bediüzzaman Hz lerin tartışılması da çok acı bir durum Bu Bediüzzaman Hz lerinin sözlerinin çarpıtılmaya müsait olduğunu mu gösteriyor yoksa çarpıtan insanlardaki zihinsel faaliyetin gücünümü gösteriyor?

Şimdi şöyle bir durum var orta da, Bediüzzaman Hzleri Allah rahmet eylesin, kendi döneminde kendi konjöktürü için bazı şeyler söylemektedir. Yani Rusyadaki Sovyet ihtilali üzerine demişki ; mesela bu cereyan şimal cereyan, ateist bir cereyandır. Allaha inanan kalbinde bir iman taşıyan insanlar için bu çok zararlı birşeydir. Dolayısıyla bu cereyan nurcularla misyonerlerin ittifakını bozmamalı. Buna dikkat etmeliyiz. Bu cereyana karşı nurcularla misyonerler aralarında ki medar-ı munakaşa mevzuları şimdilik rafa kaldırılmalı bu anlama gelen sözleri var. Baktığınız zaman burda bir nurcu misyoner ittifakından söz ediyor Bediüzzaman. Bu nedir ? Nasıl tahakkuk etmiştir? Nurcularla misyonerler ittifak etmişler midir Gerçekten? Etmişlerse neler yapmışlardır bunu bilmiyoruz. Fakat ben risalei nur okumalarından elde ettiğim netice şudur ki ; Bediüzzaman merhumun bugün diyalog faliyetlerini çağrıştırır yada onlara zemin hazırlar tarzda nurcu misyoner ittifakı öngörmediğidir.

Düşüncelerinin fikri altyapısını aldıkları düşüncelerin onlara ait olmadığınımı mı söylüyorsunuz?

Çarpıtılarak alınmış bir şey var burada. Maksadının dışına çıkarılmış bir şey var.

Asli durumu ile örtüşmeyen bir durum var yani..

Kesinlikle Bediüzzaman Hz lerinin batıya karşı efendim hristiyanlığa karşı, yahudiliğe karşı tavrı çok açık net bu yoruma açık bişey değil. Orda şimal cereyanına karşı kalbinde iman taşıyan kitlelerin şimdilik geçici bir iş birliğine girmeleri yada bu iş birliğini zedeleyecek hususlardan kaçınmaları söyleniyor. Az önce ben bişey söyledim Küreselleştirilmiş problemlere karşı geçici iş birlikleri yapılabilir.

Ama ayeti kerime de üstüne basılarak söylenen ‘‘onlardan dost edinmeyin’’ kısmı bizim için bir icra borcudur. Değil mi?

Tabi Bediüzzaman merhumun bu konuda şeyi var. Tabi ‘‘eski Saitin’’ yorumu bu Onu hemen belirteyim. 1908 İttihat ve Terakki ihtilali üzerine o dönemdeki pek çok alim gibi Bediüzzaman merhum da ‘‘Abdulhamid istibdadı’’ denen şeye malesef tavır almıştır. Ve insanları meşrutiyet yönetimine ikna etmek üzere doğuya bir takım geziler yapmıştır. Ordaki Kürt aşiretleri ile onları ikna etmek için söylediği bir takım sözler vardır. Onlar-dan gelen itirazlar var. Bu itirazlardan birinde deniyor ki Kuran bize ehli kitabı veli edinmememizi istiyor. Siz bu meşrutiyet sürecile birlikte içimizdeki azınlıklar vs farklı bişey var ona ne diyorsunuz? Oda diyor ki Kuranın bu emri mutlak değildir. Ve mutlaktır. Her mutlak tah-kik edilir. Bununda tahkiki vardır. Kaydı vardır. Mesela ehli kitapdan bir hanımın olsa elbette seveceksin. Şimdi ehli kitabı veli edinmekle ayeti kerime ehli kitabı veli edinmekten bahsediyor. Velayet ilişkisinden bahsedi-yor. Onları dost tutunmayın. Elmalılı merhum çok güzel açıklıyor; onları dost tutunmayın sırdaş tutmayın onların yönetimini benimsemeyin onları sizin velileriniz olarak görmeyin. Çocuklarınızın velileri olur okullarda onları bu şekilde bir ast üst ilişkisi içerisinde görmeyin gibi. Evet ehli kitaptan namuslu iffetli kadınlarla evlenme ruhsatı vardır. Ama bu sadece hukuki bir ruhsattır. Ama itikadi anlamda bir müştereklik öngörmez.

Modernizim getirdiği ilkelerden kaynaklanan bazı çalışmaları anlatabilmek içinde Peyg-amber Efendimizin Sünnetide sorgulanır oluyor. Bu tür çalışmalar yapmak ve Sünnet ve Peygamber Efendimiz tevil ediliyor yok hadis sağlam değil deniyor vs.

Aslında Kurana dokunmanın bir basamağıdır, bir merhalesidir Sünnete dokunmak.

Bir elmanın iki yarısı gibidir değil mi Kuran ve Sünnet?

Evet şimdi Hollandalı bir müsteşrik var. Hollandaya gittiğimde birkaç sefer, orada ki ev arkadaşlarıma sordum tanıyor musunuz diye bu zatı. Bu adam bir hac sezonun-da kıyafet değiştirerek müslümanların arasına sızıyor. Orada müslümanları gözlemiş. Bunlar ne yapıyor nedir diye bu gözlemlerine de vatikana mektuplar yazarak aktarmış. ‘‘Şimdi biz bugüne kadar çalışmalarımızı hep Kuran üzerine yoğunlaştırdık. Bir netice vermedi. Şimdi burada müslümanları gözlüyorum. Hac zamanı geldiğinde her memleketten, her coğrafyadan insanlar toplanıyorlar farklı kültürlerden dillerden renklerden coğrafyalardan iki müslüman sokakta karşılaştığında aynı dili kullanarak selamlaşıyorlar. Yemek yemek üze -re sofraya oturduklarında aynı kelimeyi söyleyerek yemeğe başlıyorlar, inanamazsınız camiye girerken iba-det hanelere girerken sağ ayakla giriyorlar, sol ayakla çıkıyorlar, buraya kadar gözlemledim’’. Ve şunu söylü -yor: ‘‘Bunların hiçbiri Kuranda yazmaz. Ortak bir hayat tarzı var, kültürü var. Benim tesbitlerime göre bu onların Peygamberinin geleneği’’. Bu tesbitten sonra İslamoloji çalışmaları oryantalizm Sünnete indi. Çalışmalar bu tarihten sonra sünnetin otoritesini, bağlayılıcılığını vs -sini tartışmaya yöneldi, uzun yüzyıllar boyunca bizim gündemimizde böyle bir şey yoktu.

Aslında hicretten sonra ilk yapılan işlerden birisinin, Medine şehir devletinin kurulması hasebiyle, aslında İslamın doğrudan Kuranın emrettiği devleti öngördüğü göstergesi değil midir?

İşte devlet dediğimiz aygıt yani algılamamız üzerinden yürürsek bu söylediğiniz doğrudur ama ben en doğrusunun öyle kompartımanlara ayırmadan meseleye bütün olarak bakmak olduğunu düşünüyorum, yani bugün devlet hayatı denen, hayatdır. İslam ahkamı var mıdır. Vardır. Ekonomiye aileye siyasete hukuka vs ye var mıdır vardır. Biz böyle ayırmıyoruz hayatı, ayırmamamız gerekir. Bunu niye söylüyorum; biz modern dönemde yetişmiş nesiller olarak, bilincimiz belki müslüman, farkında olduğumuz alanları yani kontrol edebildiğimiz alanları İslamiyetleştirebiliyoruz. Bizim irademiz dahilinde ama bilinç altı alanımızı İslamlaştıramıyoruz. Ve bizim bilinç alanımız çok büyük ölçüde İslami değildir. Bu çok önemlidir. Niye böyle bakın; şimdi Kuranın pek çok hük-münü bugünün müslümanlarına gönül rahatlığıyla 300-500 sene evvel ki bir vaiz efendinin bir hoca efendinin cami cemaatine anlatırkenki rahatlığıyla anlatamıyoruz. Mesela Kuran ve Sünnetin kadınla erkeği birbirine eşit tutmadığını erkeğin kadından üstün kılındığını söyleyemiyoruz. Müslüman kadınlar itiraz ediyor. İslamın bir özgürlük dini olmadığını bir mükellefiyet dini olduğunu söyleyemiyoruz, insanlar itiraz ediyor. Çünkü müslüman insan bunlar. Ümmeti muhammedin bilinçine özgürlük diye bir idol yerleşmiş. Bir kor, bir virüs yerleşmiş. Şöyle cümleler kuruyorlar, en muhteşem özgürlük en geniş özgürlük Allaha kulluktadır. Oysa bir varlık, kul ise nasıl özgür olabilir. Yani ontolojik anlamda sizin beyninize bilin-cinize çok açık saldırı, eşittir, biz diyor. Bütün varlık eşittir, yahu eşitlememiş böyle bir şey yok. Dolayısıyle bu algı üzerinde dururken kontrol edebildiğimiz alanları arttırmanın peşinde olmalıyız, yani İslam devlet düze-ni öngörmüşmüdür dediğiniz de ; belki maksadınız farklı evet İslam devlet düzeni öngörmüşdür cevabı aldığınızda olumlu bir soru ve cevap süreci yaşanıyor ama bu sürecin kurgulanışına baktığınızda ; bu sorunun kurgusuna baktığınız da burada bir tuzak var. Nedir o tu-zak ? Hayatın kompartımanlara ayrılarak yani İslamda devlet düzeni, bu başlıkta ki çalışmalar bundan 200 sene evveline 150 sene 100 sene evveline kadar yoktu hiçbir İslam aliminin kitabında İslamda devlet düzeni diye bir şey göremezdiniz. Göremezsiniz. Bu modern bişey. İslamda devlet düzeni diye bir başlık yenidir. Ha ne zararı var diyebilirsiniz şu zararı var; bu kavramları biz farkında olmadan kabul ettiğimiz anda bu kapıya açık bırakmış oluruz, arkasından başka şeyler gelir. İşte yani laiklik dediğimiz şeyi doğuran müslümanın zihnin -de ona bir yer açan budur.

Yine öyle bir tehlikeli süreç mi yaşanıyor?

Bu sorular onun göstergesidir. Bu kişilerinde böyle kapıların açılmasına hizmet ettiğini söyleyebilirsiniz.

Özellikle çağımızda son dönemde, Mevlana Hz.leri, insanların içlerindeki iman hassasiyetlerini sadece sevgi, dostluk ve hoşgörüye indirici sembol bir noel babaya dönüştürülmeye , bu konuda ki görüşleriniz nelerdir?

Malesef Mevlanaya mahsus bir şey değil. Genel olarak İslamda tasavvuf istismar edilmiş hatta Kuran ve Sünnet istismar edilmiş. Yani Efendimiz Aleyhissalatu Vesselamın Sünneti, Kuran ayetleri, din olarak islam istismar edilmiş. Mevlananın istismarı edilmesi çok önemli değil. Bizim yaşadığımız bu hadiseye yüzyıllar öncesinden işaret etmiş Peygamber Efendimiz, Ümmet-i Muhammedi tam da bu yaşadığımız konjöktür hakkında şöyle buyurmuştur; ‘‘Bir yemek davetinde bulunan insanların yemek çanağının tenceresinin başına birbirlerine davet ettikleri gibi hadi beyler buyrun yiyin soğumasın dedikleri gibi kavimlerle milletler de si-zlerin başına üşüştüğünde haliniz nice olur’’. Sahabeyi kiram şaşırır: ‘‘Ya Resulallah kavimler ve milletler bi-zim başımıza neden üşüşecekler; sayımız azmı olacak’’ demişler. Efendimiz demiş: ‘‘Hayır sayımız çok olacak ama bir suyun getirip sağa sola serpiştirdiği çer çöp gibi dağınık olacak ve kalbinize vehem düşecek’’. Sormuş sahabi: ‘‘Ya Resulallah burada ki vehem nedir?’’ Resulullah bu soruya ‘‘ Dünyayı çok sevmeniz ve ölümden ikrah etmenizdir’’. Şimdi bir selin getirdiği sağa sola saçtığı savurduğu dağıttığı çer çöp gibiyiz. Amerikalıyı Avrupalıyı sevdiğimiz kadar Arap kardeşimizi sevemiyoruz, oda bizi sevemiyor. Avrupalıyla Amerikalıyla yaptığımız iş birliğinin onda biri kadarını onlarla yapmıyoruz. Yabancı insanlarız birbirimize kalbimizde ki o vehem yine başka bir hadisi şerif de buyruluyor; ‘‘Bu dağınıklılık hali düşmanlarınızın size karşı hissettikleri heybet duygusunu yok eder. Onların kalbinden bu duygu gider. Onun yerine siz onlara karşı heybet duymaya başlarsınız.’’ Şimdi aynen durum böyle. Biz onlara heybetle aşağıdan bakıyoruz. Onlar bize yukar -dan… Bu neyin getirdiği bişeydir; bu izzet-zillet denge-si nasıl bozulmuştur? İslam ümmetinin kendi aidiyetleri -nin kendi varlık alanını tarihini inancını aidiyetlerini kimliğini başkasının gözüyle okumaya başladığı andan itibaren şimdi biz hep böyle bakıyoruz. Şimdi en az şu ortamda, Türkiyenin şu gününde saltanat dediğimiz yönetimin demokrasiden çok da kötü olmadığını söyleyebileniniz varmı? Bu olagan üstü bişeydir. Bu insanlığın gerisine düşmektir. Bu akıl tutulmasıdır. Oysa ikisi de nötr kavramlar, sultan iyi olursa, halk iyi oluyor demokratik seçimle iş başına gelen insanlar iyi olursa iyi oluyor, Bush demokrasi ile geldi iyi insanmıydı? Amerika iyi mi? Oldu mu? Olmadı. Demokrasi işledi orda, Hüsnü Mübarek saltanat sürdürüyordu. İyimiydi? Değil, fakat Ömer bin Abdülaziz… Hz Ömer… Onun atadığı 6 kişinin seçtiği Hz Osman… bu hep saltanatın çağrışımlarıdır. Yani şuraya gelmek istiyorum; biz ken-di aidiyetlerimizi teslim olmayız. İslamı sadık bir men-subu İslami ilimlerin sadık bir talebesi edasıyla kendi aidiyetlerimizi bu edayla öğrendik. Neyle övünüyorum? Batılının bizim hakkımızda ürettiği formüller bilim tarihimiz, geçmişimiz, kaynaklarımız haklarımızdaki formülasyonlarıyla bugün bizim tarihimiz bu bakımdan saltanat tarihidir. Saltanata yardakçılık yapan ulemanın tarihidir. Uydurma rivayetlerin tahrip olmuş bir İslamın oluşturduğu tasavvufun tarihidir. Uydurma hadis -lerin tarihidir. Uydurma fıkhın tarihidir. Bidatlerin, hurafelerin tarihidir. Öyle öğretiliyor bize. Oysa bizim tarihimiz, sicili Kuranı Kerimde islam ümmeti ile ilgili nitelemelere bakınız, ‘‘Küntüm hayra ümmetin uhciret lin nasi…’’ Siz insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İnsanlık tarihi içinde gelmiş geçmiş gelecek bütün ümmetler içerisinde en hayırlı ümmetsiniz. Bu niteleme havada mı duruyor. Bu nitele-menin ayakları yere basmıyor mu? Bu vahiy bu ilahi tesbit haşa yanıldı mı? ‘‘Ve kezâlike ceâlnekum ummeten vasatan li tekû nu şuhedâe’’ Böylece biz sizi bir adil ümmet kıldık ki insan üzerine şahit yaptık. Bu ümmet insanlık üzerine şahit kılınmış bir ümmet insanlık sorguya çekildiğinde bu ümmete eğrisi doğrusu sorulacak bu şaka değil. Efendimiz buyuruyor; Nuh ve kavmi getirilecek sorguya kavmine sorulacak bu Nuh; size hakkı hakikatı tebliğ etti mi? Yok yarabbi etmedi sonra Nuha sorulacak: ettin mi? Tebliğ ettim yarabbi. Onlar yalanlayacaklar o zaman ümmeti Muhammedi çağıracaklar ve bize soracaklar nuh kavmine tebliğ ettiş mi? Evet yarabbi etti. Sizin varlığınız imandan başlamak üzere şahitlik üzere kurulu bir varlık. Bir insan imana gi -rerken neyle giriyor? ‘‘Ben Allahın var ve bir olduğuna Peygamberinin onun kulu ve elçisi olduğuna iman et-tim.’’ demiyor şahitlik ettik diyor. Gözüyle görmiş gibi sizi diğerlerinden ayıran en bariz özellik budur. Ve biz şu anda yeryüzünde yaşanmakta olan her türlü pisliğin suni cereyanın oluşumunun şahitleri olarak Mahkemeyi kübrada çağrılacağız. Gel bakalım dinler arası diya-log diye bir süreç yaşandı dünyada neydi bu işin aslı. Peki biz şaşar düşersek ne olacak. Bu süreçe paçamızı kaptırmışsak ne olacak ve yemline rasulu aleyküm…’’ ayeti kerimenin devamı var. Siz sapıtacak olursanız Resul sizin üzerinize şahitlik yapacak. Dolayısıyle yaşanan süreci bütün insanlık tarihi boyunca ama ba-husus, ahir zamanda, modern zamanda yaşanan süreci o evrensel insanlık tarihinin tabi bir yansıması olacak. Görmek gerekiyor bu büyük fotoğrafı. Görmek lazım yerel değil, tarihsel değil, bölgesel değil, evrensel bir insanlık tarihinin bir parçasıdır. Bizim dönemimize tekabül eden süreçidir bundan ibarettir.

Hocam vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Allah razı olsun teşekkür ediyorum yolunuz bahtınız açık olsun istikametiniz sağlam olsun.

MUHAMMED ESED'İN MEAL/TEFSİRİ ÜZERİNE


BEYAN - Haziran 2003


Beyan: Efendim, bir zamandır İslam dünyası‎ modernist/reformist kuşatma altında. Kur'an, Sünnet ve Alimlerin icmâsıyla sabit olan pek çok konuda modernist/reformist fikirlere sahip insanların bir "muhalefeti" sözkonusu. Kısaca çerçevelemek gerekirse; modernist-reformist fikirlerin genel olarak başlangıcı ve günümüzde gelinen durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

E.S: Bismillâhirrahmânirrahîm.

Modernist/reformist akımın İslam dünyasında uç vermeye başlaması, aşağı yukarı 2 asırlık bir geçmişe sahiptir. Türkiye'de (Osmanlı'da) Tanzimat, Mısır'da Cemaleddin Efgani, Hindistan'da Seyyid Ahmed Han hareketi modernist/reformist duruşun prototipleri (ilk örnekleri) olarak görülebilir.

Burada parantez içinde bir hususun altını çizelim: "Modernizm" ile "Reformizm"i aralarına kesme işareti koyarak eşanlamlı kavramlar gibi ifade etmek, netice itibariyle doğru olsa da, durum mutlak anlamda böyle değildir. Şöyle ki, her "reformizm" mutlaka "modernizm"e doğru bir evriliş değildir. Kelime olarak "yeni bir şekil (ve muhteva) vermek" anlamına gelen "reformizm", başka tarzlarla da yapılabilir. Mesela Hindistan'da 16. yüzyılın sonlarında Ekber Şah'ın İslam, Hristiyanlık, Budizm, Zerdüştlük ve Hindu dinini "Din-i İlahi" adı altında birleştirme teşebbüsü aslında bir "reform"dur. Yani hem İslam'a, hem de diğer dinlere yeni bir şekil (ve muhteva) verme iddiasındaki bu girişim, gerek İslam, gerekse diğer dinler açısından "reform" olmakla birlikte, buna "modernist" bir hareket diyemeyiz. Çünkü bu, "anakronizm" (tarihen daha sonra yaşanmış bir olayı, önce yaşanmış gibi algılamak) olur.

Bununla birlikte "modernizm"e "reformizm" diyebiliriz. Çünkü sonuçta o da bir form (ve muhteva) değişikliği öngörmektedir.

Kısacası her modernist hareket reformisttir, ama her reformist hareket modernist değildir. Ancak baştan da söylediğim gibi İslam dünyasında "reformizm", istikamet olarak "Batı modernizmi"ni seçtiği için bu iki kavramı eşanlamlı olarak kullanıyoruz.

Bu parantezden sonra sorunuzun özüne gelecek olursak, Batı dünyası İslam coğrafyasını fiili tasallutu altına aldığı zaman Müslümanlar "bize ne oldu?" diye sormaya başladılar. Batı'nın askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü karşısında sorulması gereken bir soruydu bu. Bir kısım düşünür ve fikir adamları bu sorunun cevabını Müslümanlar'ın "din anlayışı"nda aradı. Buldukları cevap şu oldu: Eğer biz "din anlayışımız"ı değiştirmezsek, Batı karşısındaki bu perişan halimiz devam edecek. Yani "bizim bu durumda olmamızın sebebi, geçmişten tevarüs ettiğimiz din anlayışıdır" noktasına geldiler.

Bundan sonra Müslümanlar'ın "din anlayışı"nı oluşturan Kur'an, Sünnet, İcma, Kıyas, İçtihad... gibi temel epistemolojik unsurların yeni bir değerlendirmeye tabi tutulması süreci başladı.

Müsteşrikler (gayrimüslim İslam araştırmacıları) tarafından üretilen fikirlerin, modernist/reformistlere çok büyük bir lojistik destek sağladığını burada özellikle belirtmemiz gerekiyor. Söz gelimi İslam dünyasında hadislere güvensizlik duyulması süreci, ağırlıklı olarak Müsteşrikler'in Hadis konusundaki çalışmalarının ürünüdür. Aynı şekilde Batı dünyasında Tevrat ve İncil üzerinde yapılan çalışmalar, "ilahi kelam" olmadıkları (yani "beşer ürünü" oldukları) kendi bağlılarınca da kabul ve itiraf edilen bu metinlerin muhtelif açılardan kritik edilmesi sonucunu doğurdu. Sonuçta mesela bu metinlerde geçen birtakım "kıssa"ların gerçekten vuku bulmuş olaylar olarak anlaşılmaması gerektiği söylendi. Bu anlayış İslam dünyasına da ithal edildi ve Kur'an ve Sünnet'in "tarihselliği" iddiaları ortaya atıldı. Bu bağlamda Kur'an'da geçen kıssaların da (tıpkı Tevrat ve İncil metinlerindekiler gibi) gerçek olmayabileceği ileri sürüldü; Kur'an ve Sünnet'te yer alan emir ve hükümlerin, ancak 7. yüzyıl Arabistanı için bağlayıcı olabileceği, günümüzde bunların aynen uygulanmasının mümkün olmayacağı, hadislerin büyük bir kısmının sonraki dönemlerde uydurulup Hz. Peygamber (s.a.v)'e isnat edildiği, İcma'ın vuku bulması mümkün olmayan bir olgu olduğu, vuku bulmuş olsa bile bugün bizi bağlamayacağı, Kıyas'ın Kur'an ve Sünnet'te yer alan hükümlerin maksat ve hedefini göz ardı ettiği için yanlış bir hüküm çıkarma yöntemi olduğu... dile getirildi.

Bu söylediklerim, modernist/reformist anlayışın iddialarından sadece birkaçıdır ve bütün bu hususlar hakkındaki tartışmalar bütün İslam dünyasında olduğu gibi ülkemizde de devam etmektedir.

Modernist/reformist duruşu bir "ana akım" olarak düşünürsek, bunun içine siyasetten itikadiyata, İslam'ın ilgi alanı içinde bulunan bütün sahaların girdiğini ve –bugün kendilerine ne isim verirlerse versinler– modernist/reformistlerin bütün bu sahalarda geniş bir yelpaze oluşturan farklı fikirlerinin "bugünün değer yargılarını esas alarak geçmişin sorgulaması" iddiası üzerine oturtulduğunu genel bir tesbit olarak ortaya koyabiliriz.

Burada altı çizilmesi gereken husus, yukarıda tırnak içinde verdiğim cümledeki "bugünün değer yargılarının esas alınması" olgusudur. Modernist/reformistlere göre geçmişte oluşturulan "din anlayışı", geçmişin değer yargıları esas alınarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla bu ameliyenin bugünün geçerlilikleri merkezinde tekrarlanmasında garipsenecek bir taraf yoktur.

Burada gözden kaçırılan husus, geçmişten tevarüs ettiğimiz "din anlayışı"nın, Hz. Peygamber (s.a.v)'den itibaren kesintisiz devam eden "vahiy merkezli" hareket tarzı üzerine kurulu bulunmasıdır. Bir başka deyişle, geçmişte "din anlayışı", –doğrudan veya dolaylı olarak– vahyin belirlemesinde iken, modernist/reformist anlayış bunu "çağdaş değer yargılarının" belirlemesine inhisar ettirme niyet ve iddiasındadır.

"Gelenek" kavramı

Tam bu noktada son derece önemli bir noktaya parmak basarak bu konu hakkında söyleyeceklerimi noktalayayım: Modernist/reformist hareket İslam dünyasında uyandırdığı etkiyi, çok büyük ölçüde birkaç temel kavrama borçludur. Bunların başında "gelenek" kavramı geliyor.

İncil ve Hz. İsa a.s.'ın öğretileri tarih içinde esaslı bir tahrife maruz kaldığı için Hristiyan düşüncesi, vahiy ürünü olduğu kesin olan ve Hz. İsa a.s.'dan intikal ettiğinde şüphe bulunmayan bağlayıcı bir metin ve pratikten yoksundur. Bugün elimizde bulunan 4 İncil nüshası arasındaki farklılık ve çelişkiler, hatta sayıları 4'e indirilene kadar tarih içinde oluşmuş yüzlerce farklı İncil nüshasının mevcudiyeti, Hristiyanlar'ın "Kutsal Kitap" anlayışının bizimkinden hayli farklı olduğunun en önemli göstergelerinden birisidir. (İncil nüshaları arasındaki bu farklılık ve çelişkiler için bkz. Doç. Dr. Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları, Çelişkileri) Aralarında hayli önemli farklılıkların bulunduğunu bildiğimiz bu İncil metinlerinin, Hz. İsa a.s.'dan yüzyıllar sonra kaleme alındığını ve son tahlilde Hz. İsa a.s.'ın, İncil yazarlarının kaleminden çıkmış biyografisinden ibaret olduğunu Hristiyan alemi de kabul etmektedir.

Durum Yahudiler için de pek farklı değildir. Meşhur Yahudi modernistlerden Abraham Geiger, bütün kutsal metinlerin insan ürünü olduğunu söylerken, aslında Hristiyanlar için söz konusu olan bu gerçeğin en azından Modernist Yahudiler için de geçerli olduğunu dile getiriyordu. İsrailoğulları'nın tarih içinde geçirdikleri muhtelif evreler, başlarına gelen önemli olaylar ve bütün bir tarihsel maceranın sonucunda ortaya çıkan inanış biçimleri ve uygulamalar, Tevrat'ın kaybolmuş metninin yeniden kaleme alınması ve tefsirleri, Yahudi inanç ve kültürüne temel karakterini veren unsurların beşer ürünü olduğunun en önemli kanıtlarıdır. Bilindiği gibi bugün Yahudiler arasında hangisinin gerçek Tevrat olduğuna bir türlü karar verilemeyen iki ayrı Tevrat nüshası bulunmaktadır: Yahudi Tevratı ve Samiri Tevratı. Bu iki Tevrat nüshası arasında 6 bin kadar farklılık olduğu tesbit edilmiştir. (Bu konular için bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat)

Hal böyle olunca bu kesimler için "din", aslında Hz. Musa a.s. ve Hz. İsa a.s.'dan sonra geçen uzun yüzyıllar içinde vücut bulmuş gelenekler toplamından başka bir şey değildir. Yahudi ve Hristiyanlar'ın kutladığı bayramlardan, özel anlam taşıyan kimi eşya, gün ve araç-gerece, hatta ibadet ve dualara kadar geleneğin mahsulü olan pek çok unsur, zaman içinde dinî bir niteliğe büründürülerek kutsallaştırılmıştır. Dolayısıyla hem Yahudiler, hem de Hristiyanlar için "gelenek" kelimesinin "din" ile eşdeğer bir güç ve belirleyiciliğe sahip olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Müsteşrikler işte böyle bir bilinç ve tasavvur yapısı içinde İslamiyat çalışmalarına el atınca, karşılarına çıkan vahiy mahsulü Kur'an'ı ve onun ilahî kontrol altında şekillenen pratiği olan Sünnet'i buldular. Kendi dinî ve tarihsel tecrübeleri, bu iki kaynağın beşer ürünü olarak kabul edilmesi dışında başka bir seçenek bulunabileceğini düşünmekten onları alıkoydu. Bir diğer şekilde söylersek, Yahudi ve Hristiyan İslam araştırmacılarının bilinç yapısı, algı ve tasavvur tarzı, ilahî kaynaklı, insan müdahalesine uğramamış bir Kitap ve onun yine ilahî kontrol altında şekillenen pratiği (Sünnet) diye bir şeyi kabul etmeye müsait değildi. Bu noktaya onların İslam'a karşı besledikleri kemikleşmiş önyargıyı da eklersek, İslam'ı kendi muharref dinlerinin yapısıyla özdeşleştirerek anlamaya çalışmadaki ısrarlarını daha iyi kavrarız.

Bu sebeple Müsteşrikler, Batı dillerinde yaptıkları İslamiyat çalışmalarında "Sünnet" ve "Hadis"i "tradition" (gelenek) kelimesi ile ifade ettiler. Bu, onların, Sünnet ve Hadis'i (tıpkı kendi geçmişlerinde olduğu gibi) Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'den sonra gelenlerin O'na atfettiği ve fakat aslında O'na ait olmayan bir yığın söz ve uygulamalar olarak ya da toplumun zaman içinde oluşturduğu örf, anane, adetlerle aynı özelliğe sahip, onlardan farklı ve üstün bir yanı bulunmayan bir olgu olarak nitelendirmelerinin sonucuydu. Çünkü (yukarıda da vurguladığımız gibi) kendi geçmişlerinde Peygamberler'in ağzından çıktığı gibi korunarak nesilden nesile intikal eden bağlayıcı öğretiler bütünü mevcut olmamıştı.

İşte sadece onların kendi dinleri ve kutsal kitapları konusunda geçerli olabilecek bu "gelenek" kavramı modernist/reformist müslümanlar tarafından biraz değiştirilerek kopya edildi ve "artık dönemini kapatmış, –tabir yerindeyse– "son kullanım tarihi geçmiş" olduğunu düşündükleri İslam anlayışı için "geleneksel" denmeye başladı.

Sahabe döneminden itibaren nesilden nesile tevarüs edilen sahih din telakkisi, "geleneksel" olarak ifade edilirken, aslında üstü kapalı olarak az önce ifade ettiğim anlam kastedilir oldu.

"Artık dönemini doldurmuş, tekrarlana tekrarlana aşınmış, eskiye ait olan, bugüne hitap etmeyen"... gibi çağrışımlar yüklenen "geleneksel kaynaklar, klasik din anlayışı, İslam geleneği"... gibi ifadeler, modernist/reformist söylemin temel kavramlarıdır. Dolayısıyla bu gibi kavram ve ifadeleri kullanmaktan şiddetle kaçınmak gerekir.

Eğer ille bir ayrımdan söz edilecekse, "modern olan-geleneksel olan" şeklindeki ayrım yerine, "Sünnet'e uygun olan-bid'at olan" şeklindeki ayrım tercih edilmelidir. Zira bu ikinci ayrım hem "sahih İslam anlayışı"na vurgu yapmakta, hem de bunun karşısındakilerin (kimden ve nereden gelirse gelsin) "bid'at" olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Yani meseleyi aslına irca ederek "Ehl-i Sünnet" ve "Ehl-i bid'at" ayrımını kullanırsak hem bize ait olmayan kavramların bilincimizi bulandırmasının önüne geçmiş, hem de doğru-yanlış ayrımında temel bir kıstası ihya etmiş oluruz.

Beyan: Bu uzun izahatta geçen bazı anahtar kavramlardan hareketle bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıllarda Muhammed Esed'in "Kuran Mesajı" isimli bir meali yayımlanmıştı. Üstüste baskılar yapan bu meal İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiş, ardından da lehinde ve aleyhinde bazı kanaatler belirtilmişti. Hatırladığım kadarıyla siz de Milli Gazete'deki köşenizde iki yazı yazmıştınız; "Uygar" isimli bir dergi de sizinle bu konuda röportaj yapmıştı. Sizce Esed'in mealinde Ehl-i Sünnet'in akidevi yapısına ters düşen hangi konular var?

E.S: Muhammed Esed'in, dilimize Kur'an Mesajı adıyla çevrilen meali, son dönemlerde adından en fazla söz edilen çalışma oldu galiba. Kur'an Mesajı'nın bu şöhreti neye borçlu olduğu ayrı bir husus. Sözü uzatmış olmamak için bu noktaya hiç girmeyelim isterseniz.

Bu çalışmada Ehl-i Sünnet'e aykırılık gösteren hususlara gelince, bu konuda söylenebilecekleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1. Sadece Allah'a ve ahiret gününe iman edip, güzel amel (amel-i salih) işleyen kimselerin (hangi dine, mezhebe, felsefi sisteme ve ideolojiye bağlı olurlarsa olsunlar) ahirette kurtuluşa ereceğini söylemesi.

Bu hususla ilgili olarak 2/el-Bakara, 62. ayete düştüğü notta şöyle der: "Kur'an'da birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf (işaret ettiğimiz ayet, E.S), İslam'ın temel bir doktrinini inşa etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile "kurtuluş" fikri, burada sadece üç şarta bağlanmıştır: Allah'a iman, Hesap Günü'ne iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak." (I, 19-20)

Yine bu konuyla ilgili olarak aynı surenin 112. ayetine düştüğü notta şöyle der: "... Böylece Kur'an'a göre kurtuluş, herhangi bir özel "zümre"ye tahsis edilmiş olmayıp Allah'ın birliğini kavrayan, kendini O'nun iradesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır." (I, 31)

Dikkatli bir okuyucu için bu iki alıntı arasında önemli bir çelişki bulunduğunu fark etmek zor değildir. Zira ilk alıntıda "kurtuluş" fikri üç şarta bağlanmışken, ikinci alıntıda bu şartlardan birisinin (ahirete iman) yer almadığı görülüyor.

M. Esed'in konuyla ilgili söyledikleri arasındaki tek çelişki bu değildir. 4/en-Nisâ, 150. ayete düştüğü notta, bütün bu söylediklerini geçersiz kılacak şekilde şöyle der: "İslam'a göre, Allah'ın peygamberlerinden birinin veya tümünün reddi, bizzat Allah'ın inkâr edilmesi kadar şiddetli bir günah teşkil eder." (I, 175)

Bu söylenenler içinde –aynı anda hepsi doğru kabul edilemeyeceğine göre– hangisinin M. Esed'in gerçek düşüncesi olduğunu tesbit etmek gerçekten mümkün görünmüyor.

2. Mucizeleri inkâr anlamına gelecek şekilde Hz. İsa (a.s)'ın gösterdiği mucizeleri tevil etmesi.

3/Âli İmrân, 49. ayeti "Ben size Rabbinizden bir mesaj getirdim. Sizin için çamurdan, adeta kaderinizin suretini yapacağım ve sonra ona üfleyeceğim ki Allah'ın izniyle (sizin) kaderiniz olsun; körleri ve cüzamlıları iyileştireceğim ve Allah'ın izniyle ölüleri yeniden hayata döndüreceğim: neleri yiyebileceğinizi ve evlerinizde neleri saklayabileceğinizi size bildireceğim..." tarzında çevirdikten sonra, bu ayete düştüğü notlarda şunları söylemektedir:

"Hz. İsa, kendisinin çok sevdiği teşbih üslubuyla, İsrailoğulları'na hayatlarının sade balçığından kendileri için yükselen bir kader tasarımı geliştireceğini ve Allah'tan kendisine gelen ilhamla hayata geçirilen bu tasarımın, Allah'ın izniyle ve imanlarının gücü ile (ki buna ayetin sonunda işaret edilmiştir) onların gerçek kaderi olacağını imâen ifade etmiştir. (...)

"Hz. İsa'nın "ölüleri yeniden hayata döndürmesi", muhtemelen ruhen ölmüş olan topluma yeniden hayat verişinin mecazî ifadesidir. (...) Eğer –benim de benimsediğim– bu yorum doğruysa, o zaman "körleri ve cüzamlıları iyileştirme" de benzeri bir anlam kazanır: yani ruhen hasta ve hakikate karşı kör olan insanların derunî olarak yeniden yaratılmaları." (I, 99)

Ehl-i Sünnet müfessirlerin bu ayete verdikleri anlam herhangi bir tefsirden kolayca tesbit edilebileceğinden, burada uzun alıntılarla özü uzatmayı gereksiz görüyorum.

Keza Hz. İsa (a.s)'ın göğe yükseltilmesi ile ilgili olarak 4/en/Nisâ, 157-8. ayetlere düştüğü notlarda da şöşye der: "... Müslümanlar arasında yaygın bazı efsanelere göre Allah Hz. İsa'nın yerine son anda ona çok benzeyen bir kişi (bazı rivayetlere göre o kişi Yuda idi) koydu ve Hz. İsa'nın yerine bu kişi çarmıha gerildi. Ancak bu efsanelerden hiçbiri Kur'an'dan ve sahih Hadisler'den en küçük bir destek bile bulmaz ve bu çerçevede klasik müfessirler tarafından üretilen hikayeleri tamamen reddetmek gerekir. Bunlar Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediği şeklindeki Kur'anî beyanı İncillar'de o'nun çarmıha gerilişine ilişkin canlı tasvirler ile "uyumlu hale getirme"yi amaçlayan şaşkın teşebbüslerden başka bir şeyi temsil etmezler. (...)

"Kur'an'ın hiçbir yerinde, Allah'ın Hz. İsa'yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete "yükselttiği" şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur..." (I, 177)

B:ilindiği gibi Ehl-i Sünnet, Hz. İsa (a.s)'ın diri olarak göğe kaldırıldığını ve kıyamete yakın tekrar yeryüzüne ineceğini bir itikat ilkesi olarak kabul etmiştir. Bu konuyla ilgili ayetlerin delaletleri hakkında, Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler adlı çalışmama (71 vd.) bakılabilir.

3. Kur'an ayetleri arasında "nesh" ilişkisi bulunduğunu kabul etmemesi.

2/el-Bakara, 106. ayete düştüğü notta nesh olgusunun Kur'an ayetleri arasında cereyan eden bir "hüküm kaldırma" olarak değil, Kitab-ı Mukaddes öğretisinin, yerini Kur'an öğretisine bırakması" şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler. (I, 30)

Bilindiği gibi Kur'an ayetleri arasında nasih-mensuh bulunmadığını söyleyen ilk kişi, Mu'tezile mezhebine mensup Ebû Müslim el-Isfehânî (ö. 322/934)'dir.

M. Esed'in Ehl-i Sünnet'e uymayan görüşleri arasında benim en önemli gördüğüm hususlardan birkaçı bunlar. Bu görüşlerden diğer bir kısmını da, Uygar dergisi ile yaptığımız söyleşide ve Milli Gazete'deki köşemde dile getirmiştim. Burada fazla yer işgal etmemesi için onları tekrar etmeyeceğim.

Beyan: Özellikle Esed'in mucizeleri alabildiğine rasyonalist bir bakış açısıyla ele aldığını görüyoruz. Mealden bu konuyla ilgili örnekler verebilir misiniz?

E.S: Yukarıda Hz. İsa (a.s) ile ilgili olarak Esed mealinden aktardıklarım, bu sorunuza kısmen cevap teşkil ediyor. Bunun yanı sıra burada önemle belirtmemiz gereken husus, Esed'in, Hz. Peygamber (s.a.v)'in mucize göstermediğini söylemesidir. 17/el-İsrâ, 59. ayete düştüğü uzun şöyle der: "Kur'an'ın pek çok yerinde Peygamber Muhammed (s)'in, Allah'ın elçilerinin sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla belirtilmiştir. (...) Önceki peygamberler (..) üstlendikleri görevin iç gerçeğini, sarsıcı mahiyetini kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini uyandırmak için sembolik nitelikte birtakım alametlere, birtakım mucizelere ihtiyaç duymuşlardır. Ama Kur'an (...) belli bir düşünce ve inanç sistemini (...) geçmişte vuku bulan ve çoğu zaman sadece yeni ve ciddî kavrayış, anlayış bozukluklarına yol açan birtakım mucizevî alamet ya da işaretlerin zuhuruna ihtiyaç duymadan kavrayabileceği bir çağda vahyedilmiştir." (II, 571-2)

Bu konuyla doğrudan bağlantılı olan İsra ve Miraç mucizelerini Hz. Peygamber (s.a.v)'in "ruhsal" planda yaşadığı birer tecrübe olarak anlama ısrarında olması (ki Kur'an Mesajı'nın sonundaki 4 "ek"ten birini bu konuya tahsis etmiştir) kendi başına bir dereceye kadar kabul edilebilir bir tavır ise de, Hz. Peygamber (s.a.v)'in mucizeleri konusunda yukarıda naklettiğim genellemeci yaklaşımın bu "ruhsal" tecrübe ile bağdaştırılması imkânsız görünmektedir.

Burada bir not olarak şunu belirtelim: Esed'in, sözünü ettiğim "ek"te Mirac'ın ruhsal olarak cereyan ettiği görüşünü (pek çok eserde rastladığımız şekilde) Hz. Aişe (r.anha), Hz. Mu'âviye 'r.a) ve Hasan-ı Basrî (rh.a)'ye dayandırması ihtiyatla karşılanmalıdır. Endülüs'lü İbn Atıyye'den Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye kadar pek çok alim, bu görüşün onlara nisbetine haklı tenkitler yöneltmiştir.

Yine Esed'in 3/Âli İmrân, 37. ayette, Hz. Meryem validemizin rızıklandırılması ile ilgili olaya getirdiği tevil de burada zikredilmelidir.

Beyan: Efendim, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" ismiyle üç seri kitap yay‎ımlamıştınız. Bu seri devam edecek mi?

E.S: İnşaallah devam edecek. Şu ara bir an önce bitirmeye çalıştığım Doktora tezinin yazımı devam ediyor. Ondan sonra bu seri –okuyucuya vaat ettiğimiz gibi– Allah'ın izniyle devam edecek.

Beyan: Bunların d‎‏ışında tercüme veya telif başka çalışmalarınız var m‎?

E.S: Bunların dışında şu ana kadar iki telif çalışmam daha neşredildi. Biri, iki cilt olarak tasarladığım Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler adlı çalışmanın ilk cildi. Diğeri ise Çağdaş Dünyada İslamî Duruş.

Tercüme olarak da –muhtemelen 30 cilt civarında bir hacme ulaşacak olan İ'lâu's-Sünen'in ilk 7 cildi bitmiş durumda. Ayrıca M. Zâhid el-Kevserî'nin Makâlât'ının tercümesi bitmiş durumda. İnşaallah yakında neşredilecek. Bir de uzun yıllar önce tercüme ettiğim ve şu anda ikinci baskısı yapılmış olan Fıkhî İhtilaflar isimli bir çalışma mevcut.

Telif ve tercüme çalışmaları, Doktora tezi bittikten sonra inşaallah sür'atle devam edecek. Dualarınızı esirgemeyin.

Beyan: Allah yardımcınız olsun. Son olarak Beyan okuyucularına İslam'ın doğru anlaşılması noktasında ne gibi eserler tavsiye edersiniz?

E.S: Kıymetli Beyan okuyucularına, burada söyleyebileceğim tek şey, Ehl-i Sünnet itikadı konusundaki hassasiyetlerini artırarak muhafaza etmeleridir. Zira bizi kurtaracak olan budur. Bu cümleden olarak, Ehl-i Sünnet itikadı doğrultusunda yazılmış eserlerin okunması elbette büyük önem arz ediyor. Malum olduğu gibi zihinlerin son derece karışık olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde itikadın muhafaza edilmesi her şeyden daha önemli. Bir sürü yayın organı, dergi., gazete, kitap vs. piyasayı doldurmuş durumda. Modalaşan akımlara ve fikirlere kapılmadan, bunlar adasında Ehl-i Sünnet çizgiyi temsil ve müdafaa edenlerin özenle seçilerek alınması ve özümsenerek okunması gerekiyor...

Beyan: Çok teşekkür ediyorum Hocam. Allah razı olsun.

E.S: Ben teşekkür ederim... Allah sizlerden de razı olsun.



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.