Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
22 Ekim 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 1
 Bugünkü Ziyaret 47
 Toplam Ziyaret 1092024

  Geri Dön

İMAM AZAM'IN RH "İSTİHSAN" ANLAYIŞI
Holistik Düşünce
Bütüncül düşünmeye.... Kur'an Kültürüne bütüncül ve "Örgütleme ve Uyum Sağlama" tekniğine göre düşünmek zorundayız. Mezhep İmamımımz İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri bu düşünce akımına kendi çağında "İstihsan" demiş... Ama çağında anlayanı çıkmamış ve dinsizlikle suçlanmış... İmam Buhari dinsizliğine hükmetmiş; İmam Şafii Hazretleri "Yeni Bir Din kurmaktır" yorumuyla şiddetle karşı çıkmış. İşte şu anda ben kitaplarımda ve yazılarımda... makalelerimde böyle düşünüyorum ve savunacağım. Yaşadığım sürece bunu benimseteceğim ve sevenlerim olacak... İnanıyorum. İmam Azam Hazretleri: "Hum Rical... ve Nahnu Ricarl" buyurmuş,,, Aynen katılıyorum ve "Düşünüyorum... O halde Varım" görüşünü savunuyorum. Amacımız "Yıkmak"... Veya "Meşhur Olmak" değildir. Çok ciddi bir çağdaş düşünce evrimi düşünüyorum. İşte Hologram Beyin", Hologram Evren" düşüncelerine katılmam yanında, bugün de "Holografik Düşünce" ekolü aklıma gelmektedir. Şu anda 10 sayfalık Üç Makale'nin alıntısını yaptım ve bu dosyanın konuısu yaptım. Vakti olanlar dikkatlice en az üç sefer okusun ve tereddütlerini bu sayfalarda iletsin. Saygılarımla.

HOLİSTİK DÜŞÜNCE NEDİR?

Mustafa Ajlan ABUDAK

Mustafa Ajlan ABUDAK

Derin karanlığın içinde irili ufaklı, uzaklı yakınlı yıldızlar, bulutsu alanlar…Sınırsızlığıyla büyüleyen bir evren. Evrenin o görkemli büyüklüğü karşısında küçücük hissetmişizdir kendimizi. Ama bununla çelişen başka bir duygumuz daha vardır: Bu muazzam bütünün bir parçası olduğumuz hissi. 1

Piaget, insanların doğuştan getirdikleri iki temel eğilim olduğu düşüncesindedir: Örgütleme ve uyum sağlama.

Örgütleme, süreçleri sistematik ve tutarlı sistemler haline getirme ve bu amaçla birleştirme, koordinasyon sağlama, fikirler ve eylemleri birleştirme eğilimidir. Başka bir ifadeyle karşı karşıya olduğumuz kavram ve olayları birbirleriyle tutarlı bütünler haline getirmeye çalışırız. 2

Biyolojik süreç nasıl homeostasis şeklinde denge kurmaya çalışıyorsa, aynı şekilde zihin de dengelenmeye ulaşmaya çalışmaktadır. Uyum sağlama ise, çevreye uyum sağlamayı ifade eder. İçinde bulunduğumuz çevreye uymaya çalışırız. Piaget, nasıl yiyecek yiyerek yiyeceği bedenimize katmaya çalışıyorsak, çocuğun da aynı şekilde bilgiyi zihnine katmaya çalıştığı düşüncesindedir. Adaptasyon nörolojik ve fiziksel olgunlaşmayı takip eden istekli hareketlerle birlikte refleksif hareketlerin kullanımıyla başlar. Adaptasyon süreci, akomodasyon ve asimilasyon arasında karşılıklı etkileşime bağlıdır. Akomodasyon ve asimilasyon arasındaki etkileşim, kişisel ihtiyaçlar ve çevrenin istekleri arasındaki dengenin sonucudur.

Adaptasyon, akomodasyon ve asimilasyon süreçleri …Niçin aklımız anlamak için bu şekilde dünyayı örgütler? Bu eğilimlere sahip olmamızın nedeni eğilimleri ve bizi ortaya çıkaran süreçler olmasın?

Soru sormak/sorabilmek insan aklının yegane ayrıcalığı.O zaman bizde holistik düşüncenin izini sürerken araştırmamıza sorularla başlayalım. Bu örgütleme biçimleri beynimizde nasıl oluştu? Neden bu yollarla algılıyoruz ? Başka algılama/anlamlandırma yolları olamaz mıydı? Evrim sürecimiz bu şekilde gelişerek hem fiziksel hemde zihinsel evrimimizi mi sağladı? Yani süreçler kendilerini anlamlandırabilecek zekayı nasıl ortaya çıkardı? Her şey aklın sınırlarını zorlayan milyonlarca kutlu tesadüfün bileşkesiyle beyni inşa edecek şekilde mi gerçekleşti? Madem dünya ve evren tamamen anlamsızsa beyin neden anlam arayacak şekilde evrildi?

Holistik düşünce; Var olan her birimin, evrenin bütün bilgilerine sahip bulunduğu gerçeğini açıklar. Evrendeki her şeyin aynı bütünün parçaları olduklarını, birbirlerinden haberdar olarak tek bir sistem şeklinde hareket ettiklerini ve birbirleriyle ilişki, iletişim ve etkileşim içinde bulunduklarını ortaya koyar. Var olan her birim, diğerlerini etkileme, değiştirme ve yönlendirme özelliğine sahiptir. Bu nedenle de, en küçük bir birim bile gereklidir, önemlidir ve değerlidir. Aydın Arıtan

 

Holistik (bütüncül) düşünce nedir? Sorusuna yukarıdaki gibi bir kısa ve öz bir açıklama aslında yetmeyebilir. Genel bir çerçeve çizmek ve holistik düşünce kavramı ile ilk kez karşılaşan bir okuyucu için ise çok gereklidir.Çünkü bütüncül düşünce de denilen holistik düşünce ”çerçeve” nin ta kendisidir. Sınırları olan duyularımız ve aklımızla sınırsız gibi görünen bir yapı olan evreni anlamaya çalışmak zorundayız. Burada her parça değerli olduğu gibi parçanın bütün içerisinde anlamlı olması ancak parça-bütünü kapsayan bir yaklaşımla irdelenirse mümkün olabilir.

En sevdiğiniz kekin içerisindeki yumurtayı görebilmek mümkün değildir. Onun kekin olmasa olmaz bir parçası olması ama keke karışan yumurtanın varlığının geri ”döndürelemez” doğasından ötürü gösterilemeyecek te olması ”yumurtanın” kekin içerisinde olduğunu algılayan dilimiz ve tabi ki beynimiz için gerekli bir gözlem değildir. Kekin içinde yumurta olduğunu sadece ‘hissedebiliyoruz”. Yani evet orada yumurta var ama onu ne görüyor nede kekin içerisinden geri döndürüp eski haline sokabiliyoruz. Entropi ve tersinemezlik ilkesi bu değişmez durumun nedeni. Yumurtanın varlığını anlamamız ve inanmamız için yumurtayı görmeyi beklemiyoruz değil mi? Entropi ve tersinemezlik kanunlarını bilinçli olarak hesaba katmadan bunu gerçekleştirebiliyoruz. Çünkü o süreçler beynimizi oluşturan en temel süreçlerin üzerindeki yegane evrensel kanunlar. Yumurtanın tadı bize yumurtanın kendi varlığa dair zihinsel kanıt sağlıyor.Görmesek dahi yumurta orada, bunu bilebiliyoruz.

Teleolojik evrim yaklaşımı (yönlendirilmiş evrimsel süreçler) ve holistik düşünce evrim üzerine tuttuğum düşünsel elektron mikroskopları diyebileceğim felsefi araçlardır. Holistik düşünce, teleolojik yaklaşımın olası açıklamalar içerisinde doğru olma olasılığı en fazla olan yaklaşım olduğunu fısıldayan bir akla anlamlı kılma yöntemidir. Bu akıl için belkide tıpkı gözlemlediğimiz evrim gibi bize nedenler hakkında bir şey söyleyemez. Fakat bize evrenin varlığına dair genel bir cevap, insanın varlığına dair bir anlam, tarihin akışı için ise bir rasyonel pusula sağlar. Evreni rastlantının sisli doğasıyla akla anlamlı kılmaya çalışmaktan ziyade, bilimin sağladığı veriler vasıtasıyla evrenin anlamını bulmak, kanımca daha akla yatkın bir düşünsel çabadır.

Evrim de elde edilen verilerin sürekli desteklediği üzere holistik bir öğrenme sürecidir. Bunu daha önceki birçok yazımızda neden bu şekilde algıladığımıza değinmiştik. Bir daha Mike Gene’nin değerli yazılarından kısaca özetlemek gerekirse ;

Eğer bizler organizmaları tasarlamak ve uzak zamanda tasarım amaçlarını gerçekleştirmelerini sağlamak istiyorsak, hayatın kendisini içerisinde bulduğu çevrenin sürekli bir değişim ve düzensizlikler yaşadığını hatırlamak zorundayız. Gerçekten de eğer uzak zamanı hesaba katarsak, olası asteroit çarpışmaları gibi potansiyel yıkıcı değişiklikleri de hesaba katmalıyız. Bunun anlamı, gerçekleştireceğimiz tasarımlarımızın, geniş bir yelpazede var olan yaşamsal meydan okumalara karşı yeterince değişken ve uyumlu olarak yaşam formunun içeriğine yerleştirilmelidir. Ve böylesine bir uyumu sağlayan evrimsel mekanizmaların rastlantısal doğasının gereği, evrim önden yüklemeli durum tarafından yapılandırılan bu tip rastlantısal süreçlerce açıklanan bir süreç olacaktır. Gerçekten de daha önceden de önerdiğim gibi evrim bir öğrenme süreci olarak görülebilir.

Eğer bu evrimsel değişim mekanizmaları rastlantısal değil de bunun yerine yönlendirilmişse, oluşabilecek tüm potansiyel çözümler ve meydan okumalar, esas hücrenin içerisine kodlanarak daha sonra nihai bir kararlılıkla milyonlarca yıl kendisine ihtiyaç duyuluncaya kadar üretilmiştir. Tasarım Matrisi’nde Mike Gene’nin açıkladığı gibi:

Belki de bir tasarımcı daha iyi bir çözüm geliştirdi. Popülasyon hücrelerini bilgisayar olarak ele alalım. Bu popülasyon en azından “hayatta kal” adlı genetik bir program tarafından birbirine bağlanan bir sinirsel ağ yapısı olarak düşünülebilir. Artık her bir hücreye çevreyi denetleyen ve çevresel meydan okumalara karşı genomda özel değişiklikleri planlayan bir bilgisayar kurmaya gerek yoktur. Bu asli görev rastlantısal şekilde oluşan mutagenetik süreç yoluyla çevresel meydan okumalara karşı çözümleri masaya koyarak, bunlardan işe yarayanların popülasyonu değiştiren ve de popülasyon tarafından değiştirilmesiyle sonuçlanan bir süreçle gerçekleştirilir. Popülasyon içerisindeki değişimleri takip eden doğal seçilim tasarımcının olasılıklar denizindeki yıkımlara karşı uyum sağlama, öğrenme yetenekleri ile donanmış hücreleri çalıştırarak gerçekleştirmiş olabileceği bir strateji türüdür.

Buna ek olarak, yanal gen transferi ve gen duplikasyonu mekanizmalarını ele alın. Bunlar evrim ve uyum sağlamanın varlığından emin olunması adına oldukça akılcı yollardır. Her iki mekanizmada önden yüklemeli bir evrimi yankılamaktadırlar.

Mike Gene’nin Tasarım Matrisi’nde ;

Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yolda korunup çoğaltılabilir. Bu tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur. 3

İşte biyolojik evrimimizde evrenin evrimini takip eden bir süreç. Toplam olarak kozmozun evrimi her bir sürecin diğeriyle doğrudan ya da dolaylı bir birlikteliğinin olasılıklar havuzundan hayatı var kılmasını mümkün olacak şekilde değişimlerle ortaya çıkmasını sağlamış. Geriye dönük nedensellikle biz bunun nedenlerini arayan maddi sonuçlar oluyoruz. Fakat bunu yaparken evrimin kendisini kullanamıyoruz. Çünkü Evrim bir gözlemdir. Şeyleri kategorize etmek için kullandığımız bir yoldur. Evrim ‘nedenler’ hakkında bize bir şey söylemez..söyleyemez…

Makalelerde zorunlu bir sonuç çıkarımını savunmuyorum. Fakat biyolojik ve sosyal evrimimiz kendilerini örgütlemek için aynı süreçleri kullanıyor olması sizce yeterince ilginç değil mi? Bunlar akıl edebilen bir varlığa bazı zihinsel kanıtlar sunmuyor mu? İşte bu yüzden, hissedilen, gözlemlenen ama tam anlamıyla rasyonelleştirilmekte güçlük çekilen kuvantum alanı gibi gri alanın gerçeğe dair daha çok veri taşıdığını düşünüyorum. Holistik düşünce, tavşan deliğinden aşağı gidebilmek için gerekli olan ilk adımdır. Bilim dünyası bugün geldiği noktada “Her Şeyin Teorisi”ni açıklamaya çalışıyor. Asıl sorun, bu noktanın da ötesinde ne olduğuna dair hiçbir fikirleri olmadığı gerçeğidir. Sonunda holistik bakmanın kaçınılmazlığını kabul etseler de hala eski paradigmalarına (endüksiyon) esaretten kurtulabilmiş değiller. Hikayede Alice ile Cheshire Kedisi arasında şöyle bir konuşma geçer :

Alice : Buradan gitmek için bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misin?

Cheshire Kedisi : Nereye gitmen konusunda iyi bir anlaşamaya bağlı bu.

Alice : Neresi olduğunun önemi yok!

Cheshire Kedisi : O zaman hangi yol olduğunun da bir önemi yok.

Alice : Sonunda herhangi bir yere varsın da.

Cheshire Kedisi : Elbette varacaksın. Eğer yeterince uzun yürürsen…

Biyolojik ve sosyal evrimimiz, hemostatik dengemizin tarih içerisinde çevrenin yıkıcı etkilerinden teleolojik bir yapıcı eylem üretmesini sağlayan öğrenme süreçleridir. Bir kaostan denge çıkması ancak tanık olduğumuz tüm tasarımı/tasarıma benzeyen yapıları ortaya çıkaran kaynak bir kod ile mümkündür. Bilgi çevresini bir öğrenme süreci olarak belirli bir amaç doğrultusunda, hayatın çevre koşullarına uymasını sağlayacak şekilde, gerekli verileri kaostan üreterek, bunları seçerek bir süreçler bütünü şeklinde evrenin evrimini akla şematik olarak nedenselleştirilebilir kılmıştır. Biyolojik evrimimiz bizim sosyal evrimimizi şekillendirdiği gibi bunun tersi de evrimsel tarihimizin yadsınamaz bir parçası olmuştur. Çevre ve doğa koşulları kendi evrimimiz üzerinde mutlak belirleyici faktör olmaktan çıkmıştır.Çünkü artık doğrudan biz çevre ve doğal koşulları doğrudan etkiliyoruz.

Evrim tasarımın akla anlamlı kılınabilmesinin tek ve yegane yoludur. Evrimin reddi akıl edebilmenin reddidir…

Holistik düşüncenin sağladığı temel katkı, teleolojik süreçlerle yönlendirilmiş (doğrudan veya dolaylı) gelişme ve ilerlemeyi sağlayan ve sonunda aklı ortaya çıkarmayı hedef almış (hem somut bir ürün hem de evrensel erekselliğin kaynağı olarak) bir süreçler bütününü (ekolojik-biyolojik sosyal-tarihsel-bilişsel evrim) içerisindeki birbiriyle ilişkili örüntüler bütününü anlamamızı sağlamasıdır. Evrenin dinamik evrimini parça bütün ve bütün parça ilişkisiyle akıl edebilmenin yegane yoludur.

 

Kaynakça;

1. Turna Çınar/ Radikal Kitap : http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1036467&CategoryID=40

2.Wikipedia ve Teung 1982, Tüzün 2000, Bacanlı 2006

3.Mike Gene/ The Design Matrix

İlgili diğer yazımız;

http://akillitasarim.wordpress.com/2010/04/23/holistik-ogrenme-surecleri-biyolojik-ve-sosyal-evrim/

 

 

Patlarsam anlarsın!

15/01/2011

Prof. Dr. Hotinli, çoğu insanın sadece adını duyduğu bir kuramı 'anlaşılır' kılmanın yolunu, kitaba büyük patlama kuramının altyapısını oluşturan bilimsel gelişmeler ve atılım noktalarını da kapsayacak bir çerçeve çizmekte bulmuş

TURNA ÇINARArşivi

Siz de yaşamışsınızdır: Doğanın enginliğiyle karşılaştığımız nadir anlarda yoğun kimi duygular, düşünceler doluşur içimize. Şehir ışıklarından uzakta, aysız bir gecede başımızı göğe kaldırdığımızda, örneğin. Derin karanlığın içinde irili ufaklı, uzaklı yakınlı yıldızlar, bulutsu alanlar… Sınırsızlığıyla büyüleyen bir evren. Evrenin o görkemli büyüklüğü karşısında küçücük hissetmişizdir kendimizi. Ama bununla çelişen başka bir duygumuz daha vardır: Bu muazzam bütünün bir parçası olduğumuz hissi. Her ne kadar, bugün evrenin bir ürünü olduğumuzun bilgisine bilim yoluyla ulaşmış olsak da, evrenin bir parçası olduğumuz hissi, aynı gökyüzünü çağlar boyunca seyretmiş diğer insanlara da yabancı olmasa gerek. Belki mağarasının önünde gökyüzündeki meteor yağmurunu seyrederek heyecanlanan türümüzün ilk örneklerine bile.
İnsanoğlunun gökyüzüyle başbaşa kaldığı anların esinledikleri, anlama ve bilme tutkusuna kolaylıkla dönüşebilecek güçtedir. Bu nedenle astronomi, bilime en kolay yönelten ve bilim coşkusu yaşatmaya en olanak veren alanlardan biri gibi gelir, bana. Nitekim astronomi tarihi, büyük bir tutkuyla, geceler ve geceler boyu gökyüzünü gözlemleyen sayısız insanla doludur. Evrenle ilgili sahip olduğumuz en ufak bilgi kırıntısına bile, sayısız insanın değirmentaşını çatlatacak bir sabırla yaptıkları bu uzun gözlemler sonucu ve bu gözlemlerden ya gözlemleri yapanların ya da başkalarının çıkarımlar yapması ve kuramlar oluşturması yoluyla varılmıştır.

Berrak bir zihin ve özle anlatım
Bu muazzam emek önünde, bir kez daha şapka çıkarmamızı sağlayan bir kitap var elimizde: Metin Hotinli’nin ‘50 Soruda Büyük Patlama Kuramı’ adlı kitabı.
İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’ne kırk yıl hizmet etmiş olan Prof. Dr. Hotinli, çoğu insanın sadece adını duyduğu bir kuramı ‘anlaşılır’ kılmanın yolunu, kitaba büyük patlama kuramının altyapısını oluşturan bilimsel gelişmeler ve atılım noktalarını da kapsayacak bir çerçeve çizmekte bulmuş. Bu da metne, ister istemez bir evrenbilim tarihi izleği kazandırıyor. Ama ‘evrenbilim tarihi’ deyince, gözünüz korkmasın. Bu sadece 118 sayfalık bir ‘tarihçe’. Böyle muazzam bir bilgi birikimini içeren tarihi, bu kitaptaki kadar özlü ve anlaşılabilir verebilmek gerçekten büyük bir ustalık işi. Görüldüğü kadarıyla yazarın berrak zihni ve özlü anlatımı buna olanak tanıyor; ama kitaba yazdığı önsözden, yazarın birikimini ve becerisini özellikle bu yönde kullanmayı amaçlamış olduğunu da anlıyoruz. Yazarının ‘50 Soruda Büyük Patlama Kuramı’nı doksan yaşını sürmekte olduğu günlerde yazdığı tahminiyle, sanırız bu ustalık, daha bir takdir kazanacaktır.
Katır çobanlığından, astronomi tarihine
‘50 Soruda Büyük Patlama Kuramı’nın beş ana bölümü var: Bunlar sırasıyla Sümerlerden Kopernik’e Antik Kozmoloji, Kopernik Devrimi, Klasik Fiziğin Doruk Noktası: Newton Çağı, 20. Yüzyıl Kozmolojisi ve son olarak Büyük Patlama. Bu bölümler boyunca ilerleyen ana hatta tabii ki Aristoteles, Kopernik, Galilei, Kepler, Newton, Einstein ve büyük patlama kuramının gelişiminde köşebaşlarını tutan Friedmann, Lemaitre, Hubble, Gamow, Alpher ve Herman gibi, evreni anlamada kuramsal ve gözlemsel gelişmelere öncülük etmiş isimler çıkıyor karşımıza. Ama aynı zamanda, evrenbilim (kozmoloji) tarihinde gölgede yer alan isimlere de rastlıyoruz ilerlerken. Bunlardan kimisinin hikâyesi gerçekten çok ilginç. Örneğin, Edwin Hubble ile birlikte, galaksilerin Samanyolu’ndan uzaklaştığını keşfeden Milton Humason bunlardan biri. Humason, astronomi tarihine adını yazdırışını, aldığı eğitime değil, merakı, sabrı, titizliği, azmi ve öğrenme tutkusuna borçlu, sıradışı bir insan. Humason ilkönceleri, Wilson Dağı Gözlemevi’nin yakınında yer alan, astronomların zaman zaman kaldıkları otelin belboyu. Sonra, dağın tepesindeki Gözlemevi’ne erzak ve alet taşıyan katırları çekmeye başlıyor. Hayattaki konumlanmalarıyla giderek Gözlemevi’ne daha da yaklaşan Humason, sonunda Gözlemevi binasının kapısından içeri girmeyi başarıyor. Gözlemevi’nde hizmetli oluyor. Her geçen gün astronomi, astronomlar ve yaptıkları iş hakkında yeni şeyler öğreniyor. Sonunda bir matematik öğrencisinden özel ders de alarak, öğrendiklerini kavrayışa dönüştürüyor. Çabaları sonuçsuz kalmıyor: Gözlemevi’ne hizmetli olarak girdikten üç yıl sonra fotoğraf bölümüne alınıyor, bundan iki yıl sonra da tam zamanlı astronomi asistanlığına geçiyor. Uzun gece çalışmalarıyla, Edwin Hubble ile birlikte, 46 galaksinin uzaklıklarını ve Doppler kaymalarını ölçüyorlar. Bu ölçümlerle vardıkları sonuçlar, yani galaksilerin Samanyolu’ndan uzaklaştıkları ve uzaklıklarıyla hızları arasında bir bağ olduğu çıkarımı, Hubble ve Humason’un her ikisinin de imzasıyla makale olarak yayımlanıyor. Ki o güne kadar Einstein dahil, pek çok bilim insanı evrenin sabit, hareketsiz, durağan olduğunu düşündüğünden bu sonuç, büyük patlama kuramına giden yolda, en önemli kanıtlardan sayılacaktır.

‘Big bang’le dalga geçmek!
Gerçekten, evrenin değişmez, sabit olduğu düşüncesi, uzun süre konuyla ilgili birçok bilim insanının temel yaklaşımı olarak kalmış ve kitaptan öğrendiğimize göre bu düşünce, kimi zaman evrenbilimin gelişiminin önünü de tıkamış. Bu nedenle olsa gerek, Metin Hotinli, büyük patlama kuramına ulaşılmasının tarihini, evrenin dinamik ve evrim halinde olduğu gerçeğine ulaşılmasının tarihi olarak da ele alıyor, kitabında. Ancak, evrenbilimin, kendi içinde yaşanan farklı tezlerin çatışmalarında bile, bütün tarafların ortaya koyduklarından nasıl faydalandığına, ilerlemek için bunlardan nasıl güç aldığına da tanık oluyoruz kitap boyunca. Bunu adeta sembolize eden ilginç bir anekdot da var: Büyük patlama kuramının uluslararası bilim camiasında kabul gören adı olan “Big Bang”, bu kuramla amansız bir biçimde savaşan , bilim adamı Fred Hoyle’un bir buluşu. O güne dek “genişleyen evren” modeli diye anılan bu kuramı, katıldığı bir radyo programında eleştirirken, biraz da dalgacı bir ifadeyle “Big Bang” diye adlandırıyor Hoyle. Ama işte, talihin oyununa bakın ki, büyük patlama kuramı, zaman içinde ulaşılan yeni kanıtlarla kendini ispatladıkça, baş karşıtı Hoyle’un onu tanımlarken kullandığı alaycı tabirle yerleşiyor bilim dünyasına.
‘50 Soruda Büyük Patlama Kuramı’nı, insanın gözlediği evrenin boyutlarının büyümesinin tarihi olarak da okumak mümkün. İlkçağlardan başlayarak insanoğlu, evrenin boyutlarının gözlediği kadar olduğu yanılgısı taşımış hep. Bildiğimiz evren, Dünya-merkezli yedi kat olmaktan başlayarak, Güneş-merkezli olmaya varmış, Güneş Sistemi’nden ibaret olmaktan çıkmış, Samanyolu Galaksisi’nin dışına taşmış, sonunda milyonlarca ışık yılı ötesine dayanmış. Elektromanyetik dalgalar, radyo dalgaları gibi evreni anlamamızın yeni araçları bulundukça, gözlem araçları geliştikçe, insanoğlunun bilgisine varabildiği evrenin boyutları da büyüyor. Evrenin büyüklüğü karşısında maddi varlığımızla iyice küçülüyoruz belki, ama “bilgi evrenimizle” büyüyoruz. Bilim bize bu anahtarı sundu/sunuyor: Evrenin sırlarına erebilecek, vakıf olabilecek bilinçli bir bileşeniyiz. Bu da sanki küçüklüğümüzü dengeleyen bir şey evrenin büyüklüğü karşısında.

50 SORUDA BÜYÜK PATLAMA KURAMI
Metin Hotinli
Bilim ve Gelecek Kitaplığı 2010 
 

 

 

HOLİSTİK ÖĞRENME SÜREÇLERİ : BİYOLOJİK VE SOSYAL EVRİM

23 Nisan 2010 by Mustafa Ajlan ABUDAK

Mustafa Ajlan ABUDAK

 Bu makalemiz adından da anlaşılacağı üzere holistik bir bakış açısıyla biyolojik ve sosyal evrimde öğrenme kavramını ele alacak. Evrimsel iz düşümleri de  teleolojik deliller ışığında irdelenecek. Tüm bu bağlantıların salt tesadüften çok daha derin anlamlar taşıdığını anlamak için, ilk olarak sosyolojik bir kavram olan öğrenmenin tanımını ile başlamak yerinde olacaktır. Tamamıyla kabul edilmiş bir tanımı olmamasına karşın, öğrenmenin içeriğiyle ilgili genel bir uzlaşma vardır. Bir çok farklı tanımlaması katkısıyla genel bir çerçeve çizilmek istenirse, öğrenmeyi şu şekilde tanımlayabiliriz ;

 Organizmanın yaşamını sürdürebilmesi için çevresindeki değişmelere başarılı olarak uyum sağlaması gerekmektedir. Etkin uyum sağlama öğrenmeyle mümkündür. Duruma uygun tepkiyi verme, çevreye nasıl uyum sağlanması gerektiğini öğrenme, yaşamın sürdürülebilirliği bakımından kritik öneme sahiptir.

 İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine hemostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.

 Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır. Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi öğrenmenin insanın kökeninde niçin gerekli bir süreç olduğunu ortaya koymaya başlayabiliriz. [1] İnsan davranışlarının kaynağı da çoğunlukla öğrenilmiş davranışlardır. Örneğin, yürüme, konuşma…

Dil, “insanın kökeni” araştırmaları içerisinde, evrim sürecinde belki de metafizikle bilimin yollarının en keskin kesiştiği alan olagelmiştir. Çünkü en temelinde tüm ilahi dinler  söze yani dile dayanır.  Evrim içinde de dil insanı diğer tüm canlılardan ayıran en önemli yeti olarak, düşüncenin manifestosudur. Burada sorgulayan bir bakış açısıyla evrim ve tasarım argümanını iç içe ve birbirini tamamlayan yönleriyle incelemeye çalışacağım.

 Çoğu tahminlere göre, günümüzde 5000 dolaylarında dil konuşulmaktadır. Princeton Üniversitesi arkeologlarından Clifford Geertz’in şu sözleri ilginçtir:

 Biz insanlarla ilgili en önemli gerçeklerden biri, hepimizin dünyaya bin çeşit yaşam sürdürmemize elveren doğal bir donanımla gelmemize karşın, sonuçta ömrümüzü bunlardan ancak birini yaşamış olarak tamamlamamızdır. Kunduzlar bent yaparken, kuşlar yuva kurarken, arılar balözü toplarken, babunlar toplumsal gruplar oluştururken ve fareler çiftleşirken temelde hep, genlerine kodlanmış bilgilere dayalı öğrenme yetilerine göre davranırlar. Öte yandan insan, barajlar ya da sığınaklar yaparken, besin ararken, toplumsal örgütler kurar ya da eş seçerken, bilgi akış çizelgelerine (flow charts), planlara kodlanmış bilgilere, avcılık deneyimlerine, ahlak kurallarına, estetik değerlere, kısacası belirli bir kalıba girmeyen yeteneklerin kavramsal yapılarına göre hareket eder. [2]

 

Şimdi bilimsel olarak dilin akademisyenlerce nasıl algılandığına bakalım. Burada 2 önemli okul vardır. Başta ünlü dil bilimci Noam Chomsky’nin savunduğu süreksizlik okulu (discontinuity okulu); dili, insansı maymunların beyinleriyle doğrudan hiçbir evrimsel ilintisi olmayan ve insana özgü bir yeti olarak görür; öte yandan süreklilik okulu (continuity school) yandaşlarına göre dil, insansı maymunlara benzeyen atalarımızdan kaynaklanarak sonuçta genetik açıdan en yakın akrabamız olan insansı maymunların temel iletişimsel ve zihinsel becerilerine yansıyan sürekli zihinsel evrimin (cognitive continuum) bir parçasıdır. [3]

 Süreklilik okuluna göre, durum alet yapımının neden olduğu gittikçe çoğalan karmaşık teknolojik ilerlemelerin, davranış biçimlerini değiştirdiğine bunun da sözcük dizimine (syntax) ve daha geniş bir sözcük dağarcığına sebep olan bilgi alış verişine dayandığıdır.

 Gelelim bir başka bilim adamının yapısal burgularla ilgili söylediklerine; beynin evrimi üzerine hatırı sayılır çalışmalar yapmış olan Kaliforniya Üniversitesi nörologlarından Hary Jerinson;

 Dilin gelişiminde beşeri iletişim açısından alet yapımı ne denli önemli olursa olsun, dilin kökenleri oldukça farklı bir şeyle ilintili olmuş olabilir.” demektedir.

 Jerinson’a göre evrimsel gelişim sürecince beyinler türün günlük yaşamına uygun düşen bir iç dünya yaratabilecek biçimde evrimleşe gelmişlerdir. Söz gelimi, amfibilerde görme duyusu, o dünyaya yönelik temel bir unsuru oluşturur; sürüngenlerde aynı işlevi, keskin bir koku alma duyusu üstlenmiştir. İlk memelilerde işitme duyusu ayrıca önem kazanmıştı; primatlarda, karışık bir duyusal donanım dış dünyaya ilişkin eksiksiz bir zihinsel model oluşturabilir. Jerison’a göre, insan bunlara apayrı bir boyut eklemiştir:

 Dil ya da daha açık bir deyişle, kendi kendini irdeleyip sorgulayabilen düşünme ve imgeleme yetisi. Böylesine bir yeti ile donatılmış olan insan beyni, karmaşık pratik ve toplumsal sorunlarla baş edebilecek bir iç dünya yaratır.

 Beynin hacmindeki büyümeyi gitgide gelişen teknolojik yetkinliğe bağlayan diğer temel görüş, Jerison’a ‘‘pek inandırıcı gelmemektedir, çünkü alet yapımı için pek az bir beyin dokusuna gereksinim vardır.’’ Buna karşılık

 Basit, anlamlı bir söz üretebilmek için oldukça büyük bir beyin dokusu gereklidir. [4]

 Paradigmaya göre , Dil ve Düşünme nedir?

 20.Yüzyıl’ın başlarında önemli bulguları değerlendiren antropoloji bilimi, insanın evrimini araştırırken Homo Sapiens‘ten önceki türler olan Homo Habilis, Homo Erectus, Homo Neanderthalensis gibi erken dönem insanlarının gırtlak (larenks) gelişimlerinde konuşma ile ilgili mutasyonlar gördüler. Daha kolektif bir yaşam süren Erectus ve Neanderthal gibi türlerde gırtlak bölümü, örneğin Pythecanthropus türüne göre çok daha gelişmişti. Kolektif (sosyal yardımlaşmaya dayalı) yaşam, gelişmiş bir iletişim gerektirmekteydi ve basit içgüdüsel sesler bu etkili iletişim için yeterli değildi.

 Gelişmiş çok sayıda ses ancak gırtlak ve akciğerlerin gelişimi ile mümkündü. Evrimleşen akciğerler gırtlağa gelişmiş sesleri çıkarması için yeterli havayı sağlayana değin kafatası da evrimleşti ve inceldi, konuşma merkezlerini besleyecek çok sayıda sinirin geçebilmesi için yeterli bir açıklık oluştu, ses telleri ve damak ise ‘‘konuşmaya uygun şekilde mutasyona’’uğradı.

 Bu bir itiraf olabilir mi ?

 Bu gelişimin sonucunda dili icat eden insan, çok daha önemli bir gelişimin eşiğine geldi. Daha önce tıpkı hayvanlar gibi görsel ve işitsel kavramlarla düşünen insan, dil kodları olan kelimeler ve şablonlar ile düşünmeye başladı. Böylece kavramların arasında dil aracılığı ile yeni bağlar kurdu ve soyut düşünme yeteneğini kazanarak kavramların arasında çok daha hızlı işlem yapmaya başladı. Doğal becerilerini ve deneyimlerini diğer insanlara dil sayesinde öğretti ve daha kolektif bir yaşam biçimine kavuştu. Dil, insanoğlunun uygarlaşmasını sağlamakla kalmamış, onun zekâsının doğada daha önce görülmemiş şekilde parlamasını sağlamıştır. Kültür dediğimiz insanlık birikimi, dil kullanan ve iletişim kuran insanın sosyalleşme sürecinin ürünüdür.

 Dış Dünyayı anlamamızı sağlayan yani makro evreni incelerken kullandığımız bu dil mikro evreni incelerken de kullanılır mı? Hayır, mikro evrende genetik dil dediğimiz dili kullanmaktayız. Bu genetik dil dört harflidir, yani DNA üzerinde dört çeşit nükleotid bulunur. Bunlar A,T,G,C ‘dir. Yeryüzünde 20 çeşit aminoasit vardır.

 DNA’nın  Dili

 Genetik bilgi bir dil gibidir. Biz alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da ise:

 • Alfabe sadece 4 harften ibarettir.

 • Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder.

 • Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur.

 • Diğer dillerden farklı olarak genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften müteşekkildir.

 • Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar.

 Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler. Ortalama 100 trilyon hücreye sahibiz. Bu hücrelerin her birinde birer tane DNA molekülü vardır. Bu moleküllerden “sadece bir tanesinin” içinde 3 milyar farklı konuda bilgi bulunur. Bu bilgiler toplam 1 milyon sayfalık bir seri kitap oluşturabilirler. 1 milyon sayfalık kitap yaklaşık 1000 cilttir. Bu 1000 ciltlik eserin sayfalarını yan yana uzatabilsek, uzunluğu Kuzey Kutbu’ndan Ekvator’a kadar uzanabilir. Bu 1000 ciltlik eser 24 saat hiç durmadan okunacak olsa, eserin tamamlanması 100 yıl sürer.  Bu muazzam bilgi, tek bir tırnağımızda, saçımızın tek bir telinde veya kolumuzun üzerindeki herhangi bir tüyde bulunan “tek bir DNA”ya aittir.

 

1000 ciltlik bir kütüphane, nasıl bir tüycüğü meydana getiren tüm hücrelerde ayrı ayrı paketlenmiş, niçin bizleri oluşturan “tüm diğer hücrelerin” içine sığdırılmış olabilir ? Böyle bir işlemi gerçekleştirebilecek herhangi bir yapay teknoloji var mıdır? Bu muazzam bilginin sadece tesadüflerin eseri ve amaçsız olarak  hücrelerin içine yerleşmiş olması akla yatkın bir sonuç çıkarımı mıdır? Moleküler ve atomaltı seyiye indirgendikçe niçin daha da karmaşıklaşmaktadır ? Hücre içinde sıkıştırılmış bu bilgi paketleri açıldıkça nasıl ve niçin  yapay tasarımları aşan bir teknolojiyi sergilemektedirler ?  Genomun niçin bir dili vardır? Hayat var olmak için niçin dile ihtiyaç duymuştur ? Dil mi canlılığı var ve anlamlı kılmıştır..? Söz ve varlık…

 DNA’mızdaki  dili çözmeye kendini adayan Proje İnsan Genom Projesidir.

 İnsan Genom Projesi

İnsan Genom Projesinin son hali,”İnsanlığın Kitabı’nın daha önce düşünülenden daha harika, muhteşem ve sırlarla dolu” olduğunu göstermektedir. İnsanın DNA dizi analizini yapmak için yaklaşık 20 laboratuarda yüzlerce bilim adamı 10 yıldan fazla çalışıyorlar. Bu proje için 16 kurumdan oluşan uluslararası bir konsorsiyum ile Dr. Craig Venter’in başkanlık ettiği Celera Genomics firması çalışıyor. Haziran 2000 yılında uluslararası İnsan Genome Projesinin liderleri bir yıl sonra insan genomunun ilk müsvedde halini tamamlayacaklarını açıkladılar. Şubat 2001’de ise Science ve Nature dergilerinin özel sayılarında projede ulaştıkları son durum ve analizleri yayınladılar.

 İnsan Genom Projesinin amaçlarından bazıları şu şekilde özetlenebilir:

 • İnsan genomunda bulunan genleri belirlemek

 • DNA’yı oluşturan yaklaşık 3 milyar temel çiftinin dizisini belirlemek

 • Elde edilen bilgiyi veri bankalarında saklamak

 • Data analizleri metot ve araçlarını geliştirmek

 • Genler ve fonksiyonları arasındaki bağlantıların bulunması

 • Genlerin kromozomlarda nasıl bir bütün halinde çalıştıklarının tespiti

 • Genetik hastalıkların temeli ve sebeplerinin tespiti

 Dr. Venter’in takımının Science dergisinde yayınlanan yazısında, insanların düştüğü iki hatadan bahsediliyor. Birincisi determinizim, yani insandaki bütün özelliklerin genlerine bağlı olduğu fikri; diğeri ise indirgeme; yani şimdi bütün insan genlerinin bilindiği düşüncesi. Bilim adamları genlerin fonksiyonlarının ve aralarındaki ilişkilerin anlaşılması aşamasının daha başında olduklarını belirtiyorlar. Değişik canlılarda DNA ve gen sayısı belirleyicidir. Her organizmada belli sayıda kromozom ve belli uzunlukta DNA bulunur. Bazı organizmaların DNA büyüklükleri şöyle sıralanabilir:

 Organizma Genom Büyüklüğü (Mb)

 • Esherichia coli (bir bakteri) 4.64

 • Saccharomyces cerevisiae (maya hücresi) 12.1

 • Drosophila melangoster (meyve sineği) 140

 • Triticum aestivum (buğday) 17000

 • Pisum sativum (bezelye) 4800

 • Mus musculus (fare) 3300

 • Homo sapiens (İnsan) 3000

 Tablo1. Değişik organizmaların DNA uzunlukları (Mb= mega (106) baz )

 Bu tablodan da görülebileceği gibi bir farede veya buğdayda bile insandan daha uzun DNA bulunuyor. Bu da DNA’nın uzun olması ile organizmanın karmaşık olması arasında her zaman doğru orantı olmadığını gösteriyor. Organizmaların gen sayıları karşılaştırıldığında ise yine benzer bir manzara ile karşılaşıyoruz. Dr. Venter; insanda 50 000 ile 140 000 gen bulunacağını tahmin etmelerine karşın şimdiye kadarki çalışmalara göre sadece 26 000–40 000 civarında genin tespit edilmesinin bilim adamlarını çok şaşırttığını belirtmiştir. (Gen sayısının tespitinde kullanılan metotlara göre farklı sayıda gen tespit edilmektedir. Şimdiki bilgi ve teknoloji ile ancak kesin olmayan yaklaşık sonuçlar elde edilebilmektedir.) Maya hücresinde 6000, meyve sineğinde 13 000, bir tür solucanda 18 000, bir tür bitkide 26 000 gen bulunmasına karşın insan hücresinde çok daha karmaşık olması nedeniyle daha fazla sayıda gen olması bekleniyordu. Bu kadar az sayıda gen ile insan bedenindeki karmaşık yapı nasıl sağlanıyor, bu hala çözülmeyi bekleyen önemli bir sır. Bilim adamları insan bedenindeki karmaşıklığın sırrının DNA veya gen sayısında değil, DNA’daki kontrol genlerinin davranışlarında gizli olduğunu belirtiyorlar. [5]

 Kontrol genleri… Demek ki her süreç kontrol edilebildiğinde ya da rasgele seslerden oluşan kelimeler belli bir dizgede olabildiğinde bir anlam elde edebilmekteyiz. Makineler örneğinde olduğu gibi entropiye karşı bir Akıl tarafından dizelenen kod, inorganik yapılara bile ‘‘öğrenme’’ yetisi kazandırabilmektedir.

 Evrim içerisinde canlının ya da biyolojik yapının iç dengesinin korunumu duplikasyonlar sonucu oluşan mutasyonlarca bozulur. Fakat bu yapılırken orijinal gen kompleksi bozulmaz. Gen duplikasyonu sırasında faydalı-işlevsel yapılar türetilebileceği gibi yansız yapılarda oldukça fazla sayıda türetilebilir. Ard arda dizilmiş bu yapılar hataya daha meyillidir. Mutasyona sürecinde de daha sık rastlanırlar. Burada oluşan çiftlemenin her halükarda mutasyon sonucu bir denge bozmasıdır. Bu denge bozulumu yapının ya da genomun yeni çözüm üretmesini zorunlu kılabilir.

 Tasarım Matrisi adlı kitapta yine yazıldığı üzere ;

 Gen duplikasyonu yukarıda bahsedilen tasarım sorunlarını basit bir yolla çözer. Çünkü hücreler kendini çoğaltırken aynı zamanda mutasyona uğratıp yeni çözümler ararken, temel tasarlanmış yapıyı koruyabilir. Temel yapıda korunduğu müddetçe, yeni işlev için oluşan yol da korunup çoğaltılabilir. Bu önden yüklemeli tasarımcı için harikulade bir çözümdür. Tek bir süreçle bizler hem orijinal tasarımı üretip çoğaltabilir ve ilk tasarımı silmeden, ikincil tasarımlar için var olan şemayı düzenleyip yeni açılımlar ortaya koyabiliriz. İstikrar (stability) ve değişim. Hepsi tek bir paketin içerisinde mevcuttur.

 Benzer bir durumu insanın bilişsel gelişimi içinde de var olduğunu görürüz. Ünlü İsviçreli psikolog Jean Piaget’in bilişsel kuramı da öğrenmenin etkin bir şekilde gelişimini denge-dengesizlik-yeniden denge kurma süreciyle açıklar. Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında çığır açıcı çalışmalar yapmış olan Piaget, çocukta düşünce ve dil gelişiminin bir süreklilik içinde değil de, evrelerden ge­çerek oluştuğunu ve birey çevre ilişkilerinde etkin bir şekilde yapılandığını ortaya koy­muştur.

 Piaget, insanların doğuştan getirdikleri iki temel eğilim olduğu düşüncesindedir: Örgütleme ve uyum sağlama…Örgütleme, süreçleri sistematik ve tutarlı sistemler haline getirme ve bu amaçla birleştirme, koordinasyon sağlama, fikirler ve eylemleri birleştirme eğilimidir. Başka bir ifadeyle karşı karşıya olduğumuz kavram ve olayları birbirleriyle tutarlı bütünler haline getirmeye çalışırız. Biyolojik süreç nasıl homeostasis şeklinde denge kurmaya çalışıyorsa, aynı şekilde zihin de dengelenmeye ulaşmaya çalışmaktadır. Uyum sağlama ise, çevreye uyum sağlamayı ifade eder. İçinde bulunduğumuz çevreye uymaya çalışırız. Piaget, nasıl yiyecek yiyerek yiyeceği bedenimize katmaya çalışıyorsak, çocuğun da aynı şekilde bilgiyi zihnine katmaya çalıştığı düşüncesindedir. Adaptasyon nörolojik ve fiziksel olgunlaşmayı takip eden istekli hareketlerle birlikte refleksif hareketlerin kullanımıyla başlar. Adaptasyon süreci, akomodasyon ve asimilasyon arasında karşılıklı etkileşime bağlıdır. Akomodasyon ve asimilasyon arasındaki etkileşim, kişisel ihtiyaçlar ve çevrenin istekleri arasındaki dengenin sonucudur.[6]

 Bütüncül bakışla mikro düzeyde ve makro düzeyde evrim ” ilerlemeyi ” içkin şekilde destekler ve barındırır. Çevreye göre en uygun çözümler sağlanır ve genetik olarak aktarılır.  Evrimin değişimleri bir gelişim çıktısına dönüştürmek için, moleküler ve bilişsel seviyelerde neredeyse aynı yöntemi kullanması  oldukça düşündürücüdür. Gelişim,  evrimsel süreçler içerisinde sanki aynı dili  kullanmıştır...

 Matematik, biyotik ve sembolik  diller yaşamın var olması ve üretkenliğine aracılık eden amaçlı yapılardır. Genetikten matematiğe değin varlığa bir  tarafından anlam kazandırılmasıdır. Çünkü bilgi, entropinin hükümdarlığındaki bir evrende kendi kendine var olamaz, üretilemez, çoğaltılamaz. Öyle ki entropiyi artırarak entropiye karşı durabilen tek şey bilgi ve ondan kaynaklanan yaşamdır. Buna ister doğa deyin ister Tanrı deyin, isterseniz bilinemez deyin, bu gerçeği adlandırılması ancak sizin kendi kişisel felsefi seçiminiz den başka bir şey değildir.

 Hassas değerlerin armonisi ile ayakta tutulan bir evrende var olan ‘‘ organize edilmiş ’’ bilgi paketlerinden oluşan yaşamın dili de , tıpkı diğer dillerin doğasındaki amaç gibi, bizlere bir şey anlatmak istemektedir. Biyolojik-Sosyal evrimimizin aynı denge dengesizlik ve yeniden denge şemasını kullanması da holistik bakıldığında aslında bize büyük gerçeği fısıldamaktadır.

 Her değişim bir gelişim değildir ama her gelişim bir değişimdir…

 Kaynakça

 [1]. Öğrenme üzerine yazılmış çeşitli pedagojik yayın ve kitaplardan derlenmiştir.

 http://web.kobiline.com/web/pisikoart/

 [2]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 210 1.Basım Ocak 1998

 [3]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 224 1.Basım Ocak 1998

 [4]. Roger Lewin. Modern İnsanın Kökeni. TÜBİTAK yayınları sayfa 227 1.Basım Ocak 1998

 [5].Genomes, T.A. Brown, BIOS Scientific Publishers, 1999.(Türkçesi için D.Deruni ye teşekkürler)

 [6].Wikipedia ve Teung 1982, Tüzün 2000, Bacanlı 2006

 İlginizi çekebilecek Eğitimin evrimi ve Holistik Düşünmce adlı  makalelerim ;

 http://akillitasarim.wordpress.com/2011/05/30/egitimin-evrimi/

 http://akillitasarim.wordpress.com/holistik-dusunce/

 

 



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 8978
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6135
FATİHA SURESİ 5817
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4919
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3926

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.