Yeni kurananalitigi.com sitemizi ziyaret ettiniz mi?
10 Aralık 2018

 İletişim
 Özgeçmişim
 Kur'an Araştırmaları
 Basında 2001 Yayınları
 Meal-Tefsirimizin Ayrıcalıkları
 Bize Göre Tartışmalı Konular
 Kur'an'da Psikoloji
 Kur'an'da Ekoloji
 Kur'anda Kimya
 Siyasî İslam Önderleri
 Bir Sivil Toplum Örgütü: Tarikatler
 Kur'anda Belediyecilik
 Yâ. Sîn. Tefsiri ve Ashab-ı Karye
 Kur'anda Kelam
 İslam'da Nikah ve Kadın Hakları
 İslam'da Hılafet Merkezi
 KUTLU DOĞUM
 Erbakan Din Anlayışı
 İdeoloji ve Dinî Gelişim
 LAİKLİK VE İDEOLOJİ
 Münafık Vatandaş Kavramı
 KADER VE CİHAD
 Bu Görüşüme Katılır mısınız?
 FİZİK ve Teorik Fizikçiler
 KİTAP
 EVLİLİK-BOŞANMA
 TESETTÜR-ÇIPLAKLIK
 SPORUN SİYASİLİĞİ
 Şakî-Saîd Çatışması
 NİMET VE KARİZMA
 KISSALARIN ANLATTIĞI
 MİRAC VE IŞINLAMA
 RUH VE NEFS
 YARATILIŞ VE EVRİM
 ŞİRK VE TRAGEDYA
 ÖLÜMSÜZ KULLAR
 BÜYÜK PATLAYIŞ veya BİG BANG
 UZAY VE UZAYLILAR
 FATİHA SÛRESİ Tefsiri
 CUMU'A NAMAZI, tatil
 âidiyet ve din
 KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 Rahmet ve Tasavvufî Bilgi
 HACC VE İSLAMÎ MEDYA
 ÇAĞ AÇAN İNSANLARIN YAŞAMI
 ZİNA VE GENELEV GERÇEĞİ
 Kitaplarımız
 Sık Sorulan Sorular
 Resim Galerisi

E-Posta
info@2001yayinlari.com
salihparlak@2001yayinlari.com


DUYURULAR

2. baskı Kur'an-ı Kerim Meal-Tefsiri'miz çıktı
1. Baskı Meal-Tefsirimizdeki bazı yeni ve yabancı kavramlar biraz fazla eleştirilmişti.

Meal-Tefsirimizin 2. Baskısında, özellikle bu alışılmamış kavramlar meal metninden çıkarılmıştır. Dipnot bölümünde değerlendirilmişlerdir.

Bazı ayet-i kerimelerin 1. baskıdaki tercümesi biraz karışık gözükmekteydi. farkedilen bu karışık anlamlar, 2. baskıda yeniden düzenlenmiştir.

1. baskıda uzun ve anlamsızlaşan cümleler farkedilmiş, yeniden değerlendirilmiş, parçalanarak akıcılık sağlanmıştır.

1. baskıda meallerdeki açıklayıcı ve anlamsız uzatmalara neden olan bazı sözcükler, 2. baskıda çıkartılarak meale daha kolay anlaşılırlık ve sadelik sağlanmıştır.


* * *

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

Artık

BİLGİ TOPLUMUNUN CUM'A TATİL KÜLTÜRÜ

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Biz, bir toplum içinde yaşarız; öyleyse sosyal yaratığız ve sosyalleşmek zorundayız.

Biz, "Ümmet-i Muhammed" olmakla övünürüz; ama ümmet olabilmek ve toplum içinde sosyal bir organ olabilmek için bazı temel özellikleri yaşatmamız ve taşımamız gerektiğini unutmuşuz.

Resûlüllah'ın AS ümmetiyiz. Bu doğru! Amma Resûlüllah AS da beşer olarak fânîdir ve göçmüştür.

Her çağda o çağın insanı bir "Yaşayan Resûl" ve "Yaşayan İmam" aramalı ve bulmalıdır. O İmam'a kılavuzlanmak ve bir onunla âidiyet içinde olmak farz-ı ayndır.

Yaşayan İmam olmadan, ümmet olunmaz ki!

Resûlüllah SAV de beşerdir ve beşer olarak fânîdir ve dünyadan göçmüştür. Ümmetine "Kitap" ve "Sünnet"ini emanet etmiştir.

Her çağda, bu emâneti taşıyan, kılavuzluğunu yapan ve kendini Asr-ı Saâdet döneminde yaşatan "Büyük Adamlar" zincirinden bir zâtı seçmek ve ona tabi olmak ve o zâtı örnek almak ümmet olmanın ön koşuludur ve farzıdır.

Öyle bir zatı örnek almadan ve ona tabi olmadan ümmet olmak mümkün değildir.

İşte bu sosyalleşmeye, "cemâatleşme" denmektedir.

Bir cemâatin üyesi olmadan ümmet olmak nasıl düşünülebilir?
Allah CC, sosyalleşmemiz için üç büyük tatil anlayışını ve dinî ritüelini bizlere farz kılmıştır. a) Birincisi Cum'a Günü tatilidir. b) İkincisi mevsimlerin içine yayılmış "Haram Aylar"dır. c) Üçüncüsü de yıllık tatil olan "Hacc" mevsimidir.

İşte bu kitapta bu üç tatil gerçeğinin araştırılmasını bulacaksınız.

* * *

Nasıl Bir Kader Anlayışı
"BİLGİ TOPLUMUNUN KADER ANLAYIŞI"

adlı kitabımız yayınlanmıştır.

Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir.

Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kader tartışması vardır.

Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir.

Kader gerçeğinin, modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır.

Kader konusunu beyinlere, özellikle genç beyinlere öyle nakşedeceğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin.

Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin.

Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta görmüş olsun.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, hayır-şerr yargı düzeninin hidayet-dalâlet ikilisi biçiminde nasıl özetlendiğini bulacaksınız.

Bu kitapta; iyi sosyal düzeni de, kötü sosyal düzeni de kuran siyasî iradenin karizmatik halk kahramanını "Kurtuluş Savaşı"na taşıması için siyasî Müslüman'ın oylarıyla desteklemesi gerektiğini bulacaksınız.

Bu kitapta, ancak o siyasî tercih ile kaderde saîd veya şakî olduğu planlamasının dünya yaşamında kaza edileceğini bulacaksınız.

Evet bu kitapta, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da, evet; bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız.

Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta; Hz Ali-Muaviye çekişmelerinde, siyasî iradeyi, hayır-şerr sosyal düzeni için "Kurtuluş Savaşı" verme konusunda nasıl kullandıklarını bulacaksınız.

Bu kitapta, karşıt iki, iyi-kötü karizmatik halk kahramanı savaşında kader planlamasının nasıl kazaya dönüştüğünü göreceksiniz.

Yine bu kitapta, Şîa'nın "Oniki İmam Hareketi"nin kader konusunda ne anlam belirttiğini göreceksiniz. Hz Musa'nın, Hz Îsâ'nın ve Hz Muhammed'in "kendini ifade etme özgürlüğü" ve özel yetisi konusundaki karizmalarını da yeni bir anlayışta okuyacaksınız.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

"Bilgi Toplumunun Kader Anlayışı" adlı kitabımız yayınlanmıştır. Bu kitapta, kader anlayışımıza yeni bir bakışla: "hayır-şerr Allahtandır" temel tanımlanması noktasından girilmiştir. Kader anlayışı, sadece Müslümanlara özgü değildir. Her dinde ve her felsefî akımda, her millette, her dinde kade vardır. Bizim kadere getirdiğimiz yenilik, konuyu güncelleştirmektir. Modern devlet felsefesine eş değer bir konu olduğunu aşılamaktır. Kader konusunu beyinlere, özellikler genç beyinlere öyle nalşedeğiz ki Müslüman gençler veya İslamî düşünceyi sorgulayan gençler, anayasal siyasî devlet politikasını iyi-kötü değerler sistemi açısından irdelesin. Kur'an mesajındaki iyi-kötü değer yargı düzenini öğrensin. Devlet-Sivil Toplum Örgütlenmesi açısından İslam'ın da nasıl sivilleşeceğini, nasıl siyasallaşabileceğini, tartışılır duruma getirilebileceğini yalnız bu kitapta göreceksiniz.

Bu kitapta Kur'anın vitrini olan Fâtiha Sûresinde kaderin nasıl işlendiğini, siyasî İslam'ın da kader olayıyla nasıl yakından ilgili olduğunu da bu kitabın ilerleyen sayfalarında görecek ve ilgiyle okuyacaksınız. Kur'an-ı Kerimde bu bilgiler de var mıydı? diyeceksiniz ve hayranlığınızı gidereceksiniz.

Yine bu kitapta, kaderi tartışmanın hangi yönden veya yönlerden yasaklandığını da göreceksiniz. Eğer kaderi tartışmak; kayıtsız şartsız yasak olsaydı, bugün her önüne gelenin kader konusunda neden kitap yazmakta olduklarının cevabını bulamayacaktınız.

Eski mezheplerin kaderi kendi siyasî yapılanmaları kapsamında ele aldıklarını, bugünkü siyasî yapılanmaya o eski mezhep görüşlerinin tam ışık tutmadığını, aynı görüşler hiç değiştirilmeden alındığında, zor anlaşılır veya hiç anlaşılmaz bir kader anlayışıyla karşı karşıya kalacağımızı ve bugünkü siyasî yapılanmalar ışığında yeniden gözden geçirmelerin gerekeceğini ve kadere iyi bir sosyal bilimci, iyi bir siyaset bilimcisi olmadan cevap verilemeyeceğini de bu kitapta anlayacaksınız. Saygılarımla.

* * *


ZİYARET TRAFİĞİ
 Aktif Ziyaretçi 4
 Bugünkü Ziyaret 258
 Toplam Ziyaret 1100578

  Geri Dön

çözümleyemeyenler
necip fazıl kısakürek
Necip Fazıl Kısakürek'i pek tanımıyorum; sohbetinde hiç bulunamadım. Arzu da etmedim. Amma santı ve dünya-insana bakışı herkesi endisine hayran bırakmaktadır. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi. O şahsiyetin de sohbetlerine katılmayı arzu etmeyecektim. Tabi kendi çağında bulunsaydım; öyle olacaktı. Bana göre ikisi de aynı derecede mükemmel önder şahsiyet olamamaktadır. Mehmet Akif Ersoy, nasıl İslam Milliyetçiliğini ispatlamış Ulu Hakan Abdülhamit'e diş söktürmüşse ve Trabzon'a sürgün gönderilmeyi zorunlu kılmışsa Necip Fazıl Kısakürek de Erbakan'a diş söktrümüş ve MHPli olmak zorunda kalmıştır. işte bir önder kişlik için bana göre bu önemli eksikliktir. birleştirici olamamışlar ve ayrılıkçılık tohumunu ekmişlerdir.

Tarihin Uzun Soluklu Koşucusu: Atlar

Kemal BAYRAKTAR / Tarih

Ehlîleştirilmeden önce Asya ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşadığı bilinen atın, insan hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmesi çok eskilere dayanır. Değişik iklimlere uyum sağlayabilen, dayanıklı ve hızda süreklilikte rakipsiz olan at, insanlık tarihi boyunca meydana gelen gelişmelerde büyük rol oynamıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de; “And olsun, soluk soluğa seğirtenleri, çaktıkça ateşleyenleri, hedefe onikiden saldıranları iyi düşün... derken anafor oluştururlar ve çukur çukura çemberleşirler”. (Âdiyat, 1-5) denilerek atlar gibi cepheye taşıyıcılara kasem edilmiştir. Diğer bir âyette de atlarla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır; “... Savaş atları yetiştirin ki, bu hazırlıkla Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde sizin bilmeyip de ancak Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırasınız...” (Enfal, 60) Peygamberimiz (sas) de; “Hayır, atların alınlarına nakşedilmiştir. Dünya saadeti atların sırtındadır.” gibi hadîsleriyle atları methetmiştir. Bu mazhariyetten dolayı at, asil bir hayvan kabul edilmiştir.

Atın tarihî yürüyüşü

Atlar yüzyıllar boyunca, ağır yükleri, binek arabalarını ve toplu taşıma araçlarını çekti; eti ve sütüyle faydalı oldu. O, toprağı sürer, değirmeni çevirir, yükü taşır, haberi götürür, mesafeleri aşardı. Üzenginin, eyerin ve mahmuzun icadı ile de süvariler savaşlarda yer almaya başladı. İskitlerde okla, Romalılarda kılıçla, Orta Çağ’da da mızrakla donatılan süvariler, zamanla savaşların vazgeçilmezi hâline geldiler. Böylece at, makinelerin kullanılmasına kadar birçok sahada, kuvvetin, üstünlüğün ve başarının sembolü oldu. Nitekim makinelerin gücü tespit edilirken at mikyas kabul edilmiş ve ‘beygir gücü’ terimi literatüre girmiştir (Bir beygirgücü, HP = 76 Kg/Kuvvet/Metre).

Tarih boyunca insanoğlunun serüvenine, at kadar ortak ve şahit olan başka bir canlı yok gibidir. At, sahibine sürekli statü sağladı. Anadolu beyleri ve yiğitleri, tarih sayfalarına adını hep onunla yazdırdı. Yönünü Anadolu’ya dönen Alparslan’ın altındaki kır at, Malazgirt’ten, Anadolu ve Balkanların kaderine gülümsüyordu. At, Söğüt yaylalarında Ertuğrul Gazi’ye yoldaş oldu, Kanûnî kırk altı yıllık hükümdarlığı döneminde 43.000 kilometrelik yolu onunla kat etti. Sina Çölü’nde Yavuz’u sırtlayan da, orduya yol gösteren Kâinatın Sultanı’nın (sas) izinde yürüyen de o idi. Yedinci asırda Ukbe Bin Nafi ile okyanusa dayanan at, 15. asırda Haliç kıyılarında Fâtih’i fethe taşıyordu.

Bir milleti tarih sayfasına taşıyan varlık

Eldeki mevcut bilgilere göre at, ilk olarak Türkler tarafından ehlîleştirilmiştir. Asya steplerinde; Türk ve at ikilisi, âdeta birbiriyle kaynaşmıştı. Türkler atların üzerinde meclis kurar, müzakere eder, yer, içer ve uyurdu. Türkler, at yetiştirme ve kullanmadaki maharetleri sayesinde, bulundukları bölgelere kolaylıkla hükmetmişlerdir. Atilla’nın ordusunun Orta Asya’dan yola çıkıp Roma İmparatorluğu’nu dize getirmesi, atlı birlikler sayesinde olmuştur.

Geleneğimizde at, bahadırın en sâdık arkadaşı ve zaferinin ortağı sayılırdı. İslâm’da at etinin mekruh sayılması sebebiyle İslâmiyet’in kabulünden sonra, at kurban etme geleneğinden vazgeçilmiştir. Türkler at binmedeki maharetlerini, “Bir gün benim adım Güneş’in doğup battığı her yere ulaşacak.” buyuran sevgili Peygamberimiz’in (sas) gösterdiği hedefi gerçekleştirmek uğrunda kullanmışlardır. Büyük süvari birlikleri bulunan Selçuklu ve Osmanlı ordularının başarısında da atın büyük rolü vardır. Bu sebeple Karacabey, İnönü, Konya, Çukurova, Eskişehir ve Akköprü gibi yerlerde ‘hara’lar kurulmuştur. Osmanlılarda ilk olarak Orhan Gazi zamanında ‘müsellem’ adı verilen 1.000 kişilik atlı birlikleri oluşturulmuştu. Evliya Çelebi’ye göre Mohaç Savaşı’nda (1526) Osmanlı ordusunda binlerce atlı bulunmaktaydı. 1. Murad devrinde de, binicilerden kurulu sipahi birlikleri vardı.

Sultanlar, saraydan çıktıklarında mutlaka ata binerlerdi. At dışında başka bir bineğe binmek makbul sayılmazdı. Atın rengine özel bir önem verilir, daha çok beyaz renkli atlar tercih edilirdi. Sultan Alparslan’ın ve Fâtih’in atları beyazdı.

Osmanlılarda at, haberleşme ve taşımacılıkta da önemli bir yere sahipti. Belgelere göre, 1726 yılında Anadolu’dan Halep’e uzanan yollarda, bu işle vazifeli 1.300 civarında at bulunuyordu.

At, Osmanlı’nın yeryüzünün büyük bölümüne bir medeniyet projesi olarak sunduğu insanı merkeze alan adalet ve hoşgörü anlayışının ikamesinde önemli vazifeler üstlenmiştir.

Hz. Peygamber (sas) döneminde de, at birçok alanda ustalıkla kullanılmıştır. Peygamber Efendimiz’in (sas) at yetiştirilmesini teşvik ettiği; Lizöz, ez-Zarif ve Luheyf isimli atlarının olduğu kaynaklarımızda belirtilmiştir. Ayrıca O (sas), çocuklara, yüzmenin, ok atmanın yanı sıra, ata binmenin de öğretilmesini tavsiye etmiştir. İslâmiyet’le birlikte, Arap atları, dünyanın dört bir yanına Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’yi götürmek için koşturan yiğitlerin emrine girmiştir. İslâmiyet’ten aldığı ruhla Kisraların tahtını deviren, Bizans zırhlılarını çiğneyen, İspanya’ya, Atlas Okyanusu’na dayanan ve Allah’ın ismini daha uzaklara götüremediği için müteessir olan ashabın altında şahlanan, soylu Arap atıydı.

At, edebiyat ve sanata da konu olmuş; adına şiir ve hikâyeler yazılmış, heykel ve kabartmalar yapılmıştır.

Günümüzde at

Günümüzde atın birçok vazifesini makineler yaptığından, at sayısında büyük azalma olmuştur. Fakat at kırsal bölgelerde, askeriyede, motorize araçların ulaşamadığı yerlerde ve polisler için yakın mesafe takiplerinde hâlâ önemini korumaktadır. Ayrıca atın kanı; serum, aşı ve panzehir üretiminde; yele ve kuyruk kılları ise çeşitli enstrümanlarda (keman vb.) kullanılmaktadır. Günümüzde ayrıca gösteri maksadıyla tören ve sirk atları; gezi ve turizm için yürüyüş atları; engelli yarışlar için konkur atları yetiştirilmeye devam edilmektedir. Atla yapılan müsabakalardan biri, ata sporumuz cirittir. Fâtih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra, Romalılar zamanından kalan büyük hipodromu tamir ettirip at yarışları yapılan, cirit oynanan bir spor külliyesi hâline getirmiştir. Takım hâlinde oynanan cirit, atla insanın, uyumunun bir ifadesi olduğu kadar, atla insanın birlikte neler yapabileceklerini gösteren eğlenceli bir spordur. Cirit bazı bölgelerimizde hâlâ oynanmaktadır. Eskiden beri yaygın olarak yapılan at yarışları, günümüzde de atın en çok kullanıldığı alan olmuştur. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, atlar üzerine bahis oynanarak yapılan bugünkü yarışlar, at yarışlarını asıl maksadından saptırarak sosyal bir yara hâline getirmiştir.

Günümüzde at tarihte oynadığı rolü kaybetmiş olmasına rağmen, adı ve zengin çağrışımlarıyla, günümüzün ‘kara sevdalılarının’ gönlünde taht kurmaya devam etmektedir.

Kaynaklar

- İslâm Tarihi Ansiklopedisi, İst., 1989.

- Necip Fazıl Kısakürek, Ata Senfoni. B. D. Yayınları, İst., 1999.

- Eser Tutel, At ve Atçılık, Cep Üniversitesi, İletişim Yay., İst., 1998.

 

İman İle Gelen Dönüşüm: Necip Fazıl

 

Zübeyir SELİM / Hatırat

İnsanın, inanç ve düşünce ikliminin değişmesiyle nasıl köklü ve temelden bir dönüşüm yaşayabileceğine misâl olarak, İslâm tarihinde, "İslâm'dan önce Ömer, İslâm'dan sonra Ömer" deyimi kullanılagelmiştir. Necip Fazıl ve hayatı da bu hususa misâl gösterilebilir. Bu değişim, onun şiir kronolojisine bakıldığında açıkça görülür. Mürşit olarak benimseyip bağlandığı ve sayesinde hakikatlerle tanıştığını ifade ettiği Arvasî Hazretleri'nden evvel, karamsar, kötümser, yalnız ve ümitsiz bir hayat felsefesiyle sürüklenen şair; imanı bütün hakikatiyle benimseyip yaşadıktan sonra büyük bir aşk, şevk, aksiyon, azim ve kararlılıkla koca bir nesli ardından sürükler hâle gelmiştir.

Kaldırımlar ve Otel Odaları, Necip Fazıl'ı şiir sanatındaki yeri açısından parlak bir yıldıza dönüştüren ve geleceğin büyük şairini müjdeleyen ilk eserlerdendir. Dil ve âhenk bakımından harika olan bu şiirlere aşina olanlar iyi bilirler ki, bu eserler sıkıldığında avuca yalnızlık, ıssızlık, korku, hüzün ve sıkıntı dökülür. Hayata dair kafasını kurcalayan müthiş soruları cevaplayamayan sancılı şair, sıkıntısına derman olacak bir şeyler bulamayınca kendini geceye ve karanlığa atar. Hayatın gerçeğini tam keşfedemediği için, gördüğü yalanları geceyle örtmeye çalışır ve kendine bir hakiki yoldaş bulamadığı için kaldırımlarla söyleşir:

"İçimde damla damla bir korku birikiyor.
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler."

Korku, hayat resminde hâkim bir renktir. Yalnızlığını ve sıkıntılarını gece, kaldırımlar ve aslı astarı olmayan hayallerle paylaşmak durumundadır. Hakiki dostlardan bu kadar uzaktır şair. Diğer şiirlerindeki dekorlar da bunlardan pek farklı değildir:

"Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım, bir ömür arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı.
Hâlime ben bile hayret ederim."

İnanmış bir gönlün kâinattaki her varlığı bir ümmet görüp, her canlıya bir dost gözüyle bakan nazarından uzaktır şairin ilk devirlerindeki bakışı. Hayatta kendini yapayalnız hisseder. Etrafında kimse olmadığı gibi o, Allah gibi bir dostu görememenin ezikliği içindedir. Bu eziklik hayatındaki bütün lezzetleri de ister istemez ezmektedir:

"Susun susun uzakta ölümüme ağlayan,
Gencim, ölmem, arzular kanımda bir çağlayan.
Şırıl şırıl
Şırıl şırıl.
Ne olurdu bir kadın, elleri avucumda,
Bahsetse yaşamanın tadından başucumda.
Mırıl mırıl
Mırıl mırıl."

Hakiki imandan uzak şair ölümden de ürker. Daha sonra göreceğimiz o Türk şiirinin ölümle dost mısralarının şairi, bu devirde ölüm karşısındaki çaresizliğiyle ağlamaklıdır. Ölmek istememekle beraber çok yaşamak da istemez; zîrâ ne ölümün ne de hayatın esrarını çözebilmiştir:

"Sanma bir gün geçer bu karanlıklar.
Gecenin ardında yine gece var.
Çocuklar hıçkırır anneler ağlar
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim."

Şair, hakiki imanın o engin ve sarsılmaz ümit dünyasından uzak olunca geleceği pek parlak görememektedir. Hüznün, gözyaşının, dert ve kederin bitmeyen dâirevî dünyasında yaşamaya mahkûm bulur kendini. Böyle bir dünyada Allah gibi bir Yâr-ı Vefalısı olmayan ruh elbet de gelecekten ümitsiz olacaktır.

Peki, Necip Fazıl gibi; dava, azim, ümit adamında, iman adına bir döneme damgasını vuran ve kendinden sonraki dönemlerde de bu değerlerin sancaktarlığını yapan bir şairde bu büyük dönüşüm nasıl gerçekleşti?

"Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum."

1934 tarihli bu beyit, karanlıktan aydınlığa adım atan Necip Fazıl'ın bu yeni dönemdeki inanç, his, düşünce ve şiir dünyasına girişini sembolize eder. Üstad bu tarihten önce kaleme aldığı şiirlerin çoğunu çöpe attığını ifade eder. Yukarıdaki beyitler ise 1934 öncesine ait olmakla birlikte, sanat değerinden dolayı, çöpe atmayıp Çile'ye aldığı şiirlerdendir. Öyle görünüyor ki şair hakikate kapalı bir dünya ile hakikati ayân beyan gören bir dünyanın ruhlardaki resmini çok iyi görebilmemiz için bunları Çile'ye almıştır.

Necip Fazıl, 1934 yılında Allah dostu Abdulhakim Arvasi Hazretleri'yle tanışır. Gözlerinde Yüce Yaratıcı'nın "Gören gözü olurum." hakikatini taşıyan bu Allah dostu, ona ilk nazar edişinde gönlündeki buz dağları bir bir erimeye başlar. Doğduğu günden beri içindeki sancıları dindirecek bir hakikati kovalayan büyük şair bunu o bakışlarda bulmuştur.

Bu tanışmadan birkaç yıl sonra kaleme aldığı Çile adlı şiirinde bu gerçeği haykırır:

"Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik.
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İç içe mimari, iç içe benlik.
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur."

Tefekkür dürbünüyle çevresine bakmayı öğrenen şair zerreden kürelere bir bakış sergiler. Eşyadaki baş döndürücü mimari, bu mimarideki sanat ve birlik onu Allah'a götürür. Daha önceki şiirlerinde karanlık tablolar çizen şair artık her yerde çevre çevre nur ve aydınlıkla karşı karşıyadır. İman, dünyasını aydınlatmıştır:

"Yaradan rahmetini kahrından üstün saydı,
Ne olurdu hâlimiz gözyaşı olmasaydı!"

Allah'ın rahmetini açıkça görmektedir artık. İnançsızlığın verdiği o vahşet dünyası yıkılmış, rahmet ve merhametin ışıdığı yeni bir dünya açılmıştır önüne. Kâinatta tecelli eden rahmet eserleri, göğün mavisi, ağacın yeşili, çiçeklerdeki rengârenk cümbüş, canavarlarda bile tecelli eden evlât sevgisi, insanların gönüllerine taht kuran aşk ve merhamet duyguları şairi Büyük Merhamet Sahibi'ne götürüp gönlünü dalgalandırır. Merhamet öyle doldurmuştur ki gönlünü, kâinattaki rahmet eserleri gözyaşı pınarlarını coşturmuştur:

"Ölüm, ölene bayram, bayrama sevinmek var.
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var."

"Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun
Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun."

"Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?!"

Şair, ölümün yüzündeki bu korkunç görünümün bir maske olduğunu, bunun altındaki şirin simayı, iman gözüyle görmüş ve göstermiştir. İman, ölümden korkan şairi ölümü aşk ve şevkle arzulayan şair hâline getirmiştir:

"Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım.
Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım."

Daha önceleri, gecelerden ve kaldırımlardan medet uman şair artık dertlere derman sunan bir dava adamı olmuştur. Artık büyük emanetin bir hâdimi olarak görür kendini. İman, ona öyle bir azim ve kararlılık vermiştir ki, kendini bu yolun ne olursa olsun dönmez yolcusu olarak görmüştür.

"Yokuşlar kaybolur çıkarız düze,
Kavuşuruz sonu gelmez gündüze.
Sapan taşlarının yanında füze,
Başka âlemlerden farkımız bizim."

Şairdeki değişim büyüktür. İçinde karamsarlık yerine büyük bir ümit vardır. "Gecenin ardında yine gece var" diyerek ümitsizliğin derinlerinde gezen adam gitmiş, "Kavuşuruz sonu gelmez gündüze" diyerek ümidin zirvesinde koşturan bir adam gelmiştir. Kavuştuğu güzelliklerin farkındadır. İmanı ona öyle bir dünya vaat etmiştir ki; bu dünya başka hiçbir hayat görüşü ve felsefesiyle ölçülemeyecek kadar güzel ve eşsizdir:

"Tohum saç, bitmezse toprak utansın.
Hedefe varmayan mızrak utansın.
Hey gidi küheylan koşmana bak sen.
Çatlarsan doğuran kısrak utansın."

İman, şaire aynı zamanda büyük bir hamle adamı olma şuuru da vermiştir. Öyle bir hamle ve aksiyon adamıdır ki çevresindeki hiçbir menfîlik onu yapacağı işlerden vazgeçiremez. O, yapacağı işlerin neticesine bakmadan yapılması gerekeni yapacak kadar şuur sahibidir artık. Mühim olanın, kendisine düşen vazifeyi hakkıyla yapmak, gerisini düşünmeden yoluna devam etmek olduğunu kavramıştır:

"Mehmed'im sevinin başlar yüksekte.
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte.
Yarın elbet bizim elbet bizimdir.
Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir."

Ümit ve şevkin zirveleştiği noktadır bu dörtlük. Zindanda bütün imkânlardan yoksun hâlde bile etrafa aşılanan şevk ve ümit... Şair daimî mekânı olmuş zindanlardan birindedir. Oğluna Türk şiirinin eşsiz şiirlerinden birini "Zindandan Mehmed'e Mektup"u yazar. Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, hakiki imanı elde eden bir adam olarak, bu nimeti tadamamış saraylardaki nasipsizlerden daha hürdür. Öyle ki içerden dışarıya enginlik, ümit, aşk ve şevk saçar. Sadece dışarıya değil yakın ve uzak istikbale kadar gider bu ışık.

Sıkıntı ve kuruntularıyla kendini hayatın geçici zevklerine verip perişan eden bir adam, iman nuruyla, büyük yığınların dert ve ızdırabına çareler üreten büyük bir dava adamına dönüşmüştür. Hem öyle bir dava adamı ki, tek başına devrin bütün güçlerine kafa tutan, hakikatleri haykırdığı Büyük Doğu mecmuası her çıktığında hapse düşen ve hapisten her çıktığında tekrar büyük bir azimle mecmuasını yeniden çıkaran bir dava ve aksiyon adamı.

Şu beyit, bu büyük dava şairinden kendinden sonraki dava adamlarına bir vasiyet gibidir:

"Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı.
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı."

 

Tohum Saçan Adam Necip Fazıl

Fatih ALPEREN / Edebiyat

Necip Fazıl 1904 yılında İstanbul Çemberlitaş’ta kocaman bir konakta doğar. Köklü, iyi eğitimli, zengin bir ailenin çocuğudur. Necip Fazıl, doğduğu büyük konakta, büyük imtiyazlarla büyür. Önce Fransız Mektebi, daha sonra Amerikan Koleji’nde okur. Fakat bu okullardan çabucak usanır. Ve buralardan alınarak Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Mektebi gibi devrin İstanbul’unun en iyi okullarına gönderilir. Ardından Heybeliada Numune Mektebi’ne gider. Bu okulu bitirip yine aynı yerdeki Bahriye Mektebi’ne kaydolur. 1921 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne öğrenci olur. Şiire karşı ilgisi bu yıllarda gelişir ve 1922 yılında ilk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başlar.

Yıllar hızla geçer, 1923 yılında Cumhuriyet ilân edilir. Necip Fazıl, 1924 yılında Cumhuriyet’in Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrenciler arasındadır. Fransa’ya gidecek, Paris’te, ünlü Sorbon Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alacaktır. Galata Rıhtımı’nda kendisini Marsilya’ya götürecek gemiye binerken “fesini başından çekip sulara fırlatır.”1 O da, Tanzimat’tan beri yetişen birçok Türk aydını gibi aşağılık duygusu içindedir. İçinde yaşadığı medeniyetin, kültürün hemen her şeyinden nefret eder.

Paris’e felsefe öğrenimi görmek için gelen 20 yaşındaki genç şâir, burada kendisini kumara kaptırır, ünlü Sorbon Üniversitesi’ni tanımaz bile. 1924–25 yıllarını derbeder bir şekilde geçiren Necip Fazıl’ın bu hâlini öğrenen Millî Eğitim Bakanlığı, bursunu keser ve ondan Türkiye’ye dönmesini ister. “Üniversite talebeliğinden Paris dönüşüne kadar geçen yılların özü”, Necip Fazıl’ın kendi ifadesiyle “başıbozukluk ve serseriliktir.”2

1925 yılında yurda dönen Necip Fazıl, 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadarki yıllarda Hollanda Bankası, Osmanlı Bankası ve İş Bankası’nda fıtratıyla ve mizacıyla hiç ilgisi olmayan işlerde çalışır. Bunaldıkça bunalır. Daraldıkça daralır, âdetâ patlayacak bir hâle gelir. Fakat bu hâline hiçbir çözüm bulamaz. İstanbul’da sıkılınca çalıştığı bankaların Anadolu şubelerine kaçar, oralarda sıkılınca İstanbul’a döner. İstanbul’da, “Beyoğlu pansiyonlarında”, “tavanarası” odalarda “ressamlı, heykeltıraşlı, şâirli, muharrirli, profesörlü bir kalabalığa gömülü”3, ismi olan fakat kendisi olmayan, mide gurultusu kadar başıboş insiyakların, en kaba teessüriyetlerin hâkim olduğu adına ‘bohem hayatı’ denilen bir hayatı yaşar.

 

Mutsuz ve huzursuzdur. Hâlbuki bu yıllarda görünüşte onu mutsuz edecek hemen hiçbir sebep ortada yoktur. Onu kimseye muhtaç etmeyecek bir işi ve kazancı vardır. Ayrıca, 1925 yılında ilk şiir kitabı Örümcek Ağı yayımlanır. Bunu, 1928 yılında kendisini büyük bir öne kavuşturacak olan Kaldırımlar takip eder. Edebiyat dünyasında yaşayan genç şâirlerin en büyüğü olarak görülür. 1928 yılında bütün eser mevcudu 64 yaprağı ancak bulduğu hâlde kendisi ve sanatı hakkında yazılanlar bunun on mislini aşar. Devrin en ünlü yazarlarından Yakup Kadri, Alp Dağları’ndan gönderdiği makalelerde onu ilk defa tarafından keşfedilmiş bir deha olarak tanıtır. Cumhuriyet devrinin ünlü edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz’de onun, his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmamış olduğunu kaydeder. Yine devrin ünlü edebiyat eleştirmeni ve deneme yazarı Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şair olarak gösterir. Devrin ünlü gazetecisi ve yayıncısı Yaşar Nabi, ondan “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” olarak bahseder. Neredeyse bütün basın-yayın dünyası, onun yazılarını ve şiirlerini basmak için âdeta birbirleriyle yarışır. Bu arada şiirleri ders kitaplarına alınır, yüz binlerce gence o büyük bir şair olarak tanıtılır. 1932’de üçüncü şiir kitabı Ben ve Ötesi yayımlanır. Bir süre sonra yakın dostlarının devletin üst kademelerine gelmesiyle, mizacına hiç uymayan bankacılıktan da kurtulur. Önce Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi kadrosundan Ankara Yüksek Devlet Konservatuarı, Batı Edebiyatı Kürsüsü’ne, daha sonra ise, isteğine uygun olarak İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanır. Ayrıca Robert Kolej’in son üç sınıfına edebiyat hocası olur.

Bütün bunlar onu mutlu etmeye yetmez. Necip Fazıl, bu yıllarda kadın-içki-kumar üçgeninde bir hayat yaşar. Kendisinin çok sevdiği bir ifadeyle, hafakanlar, bunalım ve buhranlar içinde kıvranır.

“Yeryüzünde yalnız benim serseri,

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.”

diye feryat eder.

“Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,

Aradım bir ömür, arkadaşımı,

Ölsem dikecek yok mezar taşımı;

Hâlime ben bile hayret ederim.”6

diyerek, kendi hâline kendisi bile hayretler içinde kalır. Yalnızlık duygusu, boşluk hissi, ölüm korkusu, bedbinlik, karamsarlık, ümitsizlik, büyük şehirlerin boğucu kâbusu, dipsiz bir korku bu yıllarda şiirlerinde işlediği en önemli temalardır. Cinnet, şüphe, endişe içinde bir hayat yaşar. Acınacak bir hâle gelir.

Necip Fazıl’ın içine düştüğü bu menfi durumun başlıca sebebi, bu neslin din ve tarih duygusundan mahrum yetiştirilmesidir. Onun bu içler acısı hâli, devrin birçok aydınında da görülür. Çünkü “bu nesil dine karşı kuvvetli bir reaksiyon içinde yetişir… Bu devirde din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır… Freudizm ve Libido fikri bu devir roman ve şiirinde önemli bir yer tutar… Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur… Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı lüzumsuz bulmaya başlarlar… Bekârlık müşterek bir tem hâline gelir… Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz.”7 “Bu devirde korkunç bir aydınlar ihanetine rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren etten robotlar etrafı sarar.”8 İşte bu sosyal şartlar içinde yetişen Necip Fazıl da, ailesinin vermeye çalıştığı millî ve mânevî değerleri bir süre korusa da, nesline mensup modern eğitim kurumlarında okumuş birçok genç gibi “devrini ve neslini saran korkunç imansızlığı yenemez.”

“İçinde yaşadığı devir ve muhitin ulvî bir imanın gelişmesine meydan vermeyen yıkıcı şartları”10 onu da derinden etkiler. Necip Fazıl’ın bu hayatı 1934 yılında Abdülhakim Arvasi’yle tanışıncaya kadar devam eder.

Necip Fazıl’ın Abdülhakim Arvasi’yle tanışması onun hayatında bir dönüm noktası teşkil eder. Devrin ünlü İslâm âlimlerinden olan Abdülhakim Arvasi, görüşleri, düşünceleri, telkinleri, tavırları ve örnek hayatıyla Necip Fazıl’ı derinden etkiler. Necip Fazıl’ın hayat, kâinat ve insanla ilgili bütün düşüncelerini yavaş yavaş değiştirir. Ona, hayatın ve insanın yaratılış gayesini anlatır. Allah’a kul olmanın, O’na ibadet etmenin, O’nun rızasına uygun bir hayat yaşamanın güzelliğini fark ettirir. Necip Fazıl, bu nur yüzlü ve gül yüzlü büyük insanla tanışması ânını 1940 yılında yazdığı bir şiirinde

“Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,

Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.”11

mısralarıyla istenenin üzerinde tasvir eder. Onu tanımadan önceki hayatını, her şeyden habersiz, boşu boşuna yaşanmış bir hayat olarak görür:

“Tam otuz yıl, saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”12

 

Abdülhakim Arvasi’yle tanışmasından sonra, Necip Fazıl’ın sadece hayat karşısında aldığı tavır, yani yaşantısı değil, hemen her şeyi değişir. Necip Fazıl artık, kâinattaki müthiş nizamı gören ve bu nizam üzerinde düşünen, tefekkür eden bir şair olmuştur:

“Fikret, nasıl kurulmuş, iç içe bu iklimler?

Nasıl kaynaştırılmış, sesler, renkler, hacimler?”13

Bu tefekkür ufku, onu, Rabb’inin eserlerine karşı bir hayret ve hayranlık duygusuna götürmüştür. Bu duyguyu Necip Fazıl ne güzel anlatır:

“Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

İç içe mimari, iç içe benlik;

Bildim Seni ey Rab, bilinmez meşhur!”14

Necip Fazıl’daki bu iman, tefekkür ve marifet ufku, onun sanat anlayışını da bütünüyle değiştirmiştir. Artık fildişi kulesinden çıkmış, sanatını inandığı davanın emrine vermiştir. Sanat adlı şiirinde bu anlayışını şöyle dile getirir:

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…”15

Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 yılından 1943 yılında onun ölümüne kadar geçen zaman dilimi içinde, hayatına çeki-düzen vermiş, namaza başlamış, Efendisi’nin “devamlı olarak evlenmesi gerektiği işaretine”16 uyarak 1941 yılında onun huzurunda evlenmiştir.17 1943 yılına gelindiğinde ise, 39 yaşındadır ve “gazetelerde giriştiği İslâmî mücadele yüzünden” eski çevresi tarafından yavaş yavaş dışlanmakta ve kendisine karşı menfi bir tavır alınmakta hattâ kendisiyle alay edilmektedir. O da İslâm’a daha iyi hizmet etmek ve düşüncelerini daha geniş bir kitleye yaymak için Büyük Doğu mecmuasını çıkarır ve elindeki ilk sayısıyla ve büyük bir heyecanla Eyüp’e Efendisi Abdülhakim Arvasi’nin yanına koşar. Dergiyi ona gösterecek, tavsiye ve dualarını isteyecektir. Fakat ev bomboştur. Çünkü Abdülhakim Arvasi, Bakanlar Kurulu kararıyla İzmir’e sürülmüş, ardından serbest bırakılmış, bir süre sonra da bu fânî dünyadan ayrılmıştır. “Artık Efendisi’ni dünya gözüyle bir daha göremeyecektir.”

Büyük Doğu mecmuası çıkar çıkmaz, büyük yankılar uyandırır ve bazı kesimleri ciddî bir şekilde rahatsız eder. Nitekimdevrin Millî Eğitim Bakanı ve Necip Fazıl’ın yakın dostu ve onu Güzel Sanatlar Akademisi’ne öğretim üyesi olarak tayin eden Hasan Âli Yücel, Necip Fazıl’a Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki hocalığı ile Büyük Doğu’dan birisini seçmesini ihtar eder. Yani Necip Fazıl, açıkça öğretim üyeliği görevine son verilmekle tehdit edilmektedir. O, Büyük Doğu’yu seçer ve bu yüzden Hasan Âli Yücel’in emriyle Akademideki görevinden kovulur.18 Bundan sonra Necip Fazıl’ın hayatında, çok renkli, fakat acılarla, ıstıraplarla dolu bir mücadele dönemi başlar. Yıllarca Necip Fazıl’ı övecek kelime bulamayan, onu makam, mevki ve şöhrete boğan, onu Türk edebiyatının en büyük şâiri olarak gören ve gösterenlerin birçoğu, ondaki değişimi ve İslâmî gelişimi bir türlü hazmedemez. Ondan “yüz çevirir” ve onu “Sanatına kıyan geri adam diye yaftalar.”

1943’te çıkan Büyük Doğu, 1944 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır. Necip Fazıl da Akademideki hocalığı dolayısıyla eksik yaptığı askerlik görevini tamamlamaya davet edilip Eğridir dağlarına sürülür.

1945 yılında askerliğini bitiren Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu hemen tekrar çıkarır. Dergi büyük bir ilgi görür ve o devir Türkiye’si için büyük satış rekorları kırar. Necip Fazıl, ayrıca Peyami Safa’dan Burhan Belge’ye, Reşat Ekrem Koçu’dan Sait Faik’e, Prof. Kazım İsmail’den, Prof. Şükrü Baban’a kadar birçok ünlü ismi dergide toplamayı başarmıştır. Fakat Büyük Doğu, 1946 yılında bu sefer de sıkıyönetim tarafından kapatılır ve Necip Fazıl da “halkı kanlı ihtilale teşvik” suçlamasıyla sıkıyönetim mahkemesine sevk edilir ve ilk defa hapse girer. Bu sırada büyük oğlu Mehmet üç, küçük oğlu Ömer iki, kendisi de 42 yaşındadır. Sonuçta mahkeme beraat kararı verir, hapisten çıkar. Fakat Necip Fazıl ve ailesi bu dönemde “aylarca ne yiyip içtiği belirsiz” bir şekilde büyük maddî ve mânevî sıkıntılar yaşar, çeşitli baskılara maruz kalır.

1947 yılında bir tüccarın yardımıyla Büyük Doğu’yu üçünü defa tekrar çıkarır; fakat dergide Rıza Tevfik’in “2. Abdülhamit’e hıyanetinden af dileyici” bir şiirinin yayımlanması sebebiyle, derginin sahibi görünen eşi Neslihan Kısakürek’le birlikte bu sefer de “Türk milletine hakaret” suçlamasıyla hapse atılır.

Necip Fazıl, 1949 yılında Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurar ve Anadolu’ya açılır. Anadolu çocuğuna sahip çıkmaya çalışır. Anadolu’nun tertemiz, pırıl pırıl gençleriyle ilgilenmek, onlara Büyük Doğu idealini aşılamak ister. Yine aynı yıl Büyük Doğu mecmuasını dördüncü defa çıkarır. Fakat çok geçmez. Necip Fazıl tekrar tutuklanır ve dergi kapatılır. 1951’de dergiyi beşinci defa çıkaran Necip Fazıl, bu sefer de Aksekili bir tüccarın oyununa gelir ve dergisi tekrar kapanır.

Büyük Doğu, 1952’de altıncı defa hem de günlük olarak tekrar çıkar. Derginin bu defa da ömrü uzun olmaz. Necip Fazıl’ın tutuklanmasıyla yeniden kapanır. Necip Fazıl hakkında mahkeme bu sefer de beraat kararı verir, ama çile şairi “tam bir yıl üç gün, ölüm ve cinnetten ötede zindan acıları”21 çeker.

Büyük Doğu, 1953’te yedinci defa çıkar ve kapanır. Necip Fazıl beşinci hapsine girer. Fakat bütün bunlara alışmıştır artık o. 1954 yılında Büyük Doğu’yu sekizinci defa çıkarır. Bu defa da derginin her sayısı polis vasıtasıyla toplatılır ve böylece dergi iflâs eder. Fakat Necip Fazıl, bütün bu olanlar karşısında yılmaz, asla geri adım atmaz. O, inandıklarına bütün samimiyetiyle inanan bir dava adamıdır. Bu yüzden yaptığı mücadeleden asla vazgeçmez. 1956’da Büyük Doğu’yu dokuzuncu defa yine günlük olarak çıkarır. Sıkıyönetim yine kapatır ve Necip Fazıl altıncı hapsine girer.

Abdülhakim Arvasi’yle tanışması, İslâm’a gönül vermesi ve Büyük Doğu’yu çıkarmasıyla birlikte Necip Fazıl’ın hayatında ve sanatında yepyeni ve çok farklı bir dönem başlar. Büyük bir fikrî ve ruhî değişim yaşayan şâir, Muhasebe adlı şiirinde, kendisindeki bu değişimi ne güzel anlatır:

“Ben artık ne şâirim, ne fıkra muharriri!

Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!

Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâli’de!

Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.

Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!

Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!

...

Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!

Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!

Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;

Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.”22

 

Artık o, “horlanan”, “öksüz” fakat “büyük bir davanın” savunucusudur. Sakarya Türküsü adlı şiirinde Türk toplumuna şanlı mazisini hatırlatır:

“Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin cömert Nil, Yeşil Tuna;

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr, o sadayı. Allah bir!”23

Kollarını bir makas gibi açarak,

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”24

diye haykırır. Toplumun içinde bulunduğu durumu, birkaç fırça darbesiyle harikulâde bir tablo çizen bir ressam gibi resmeder:

“Durum diye bir lâf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,

Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey,

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,

Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,

Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;

Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;

Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;

Serbest verem ve sıtma, mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var; lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”25

Ülkenin içinde bulunduğu, bütün bu olumsuz tabloya rağmen, öz yurdunda garip, öz vatanında parya olarak yaşayan, masum Anadolu’nun saf çocuklarına, durmadan umut aşılar:

“Bekleyin görecektir, duranlar yürüyeni;

Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez yeni!”26

Bu arada 1958 yılında onuncu defa çıkan Büyük Doğu, yine kapanır ve Necip Fazıl yedinci defa hapse girer. “1958 ‘Büyük Doğu’larından da yüklendiği, parça parça 100 yıla yakın mahkûmiyeti”27 vardır. Bu durumda ne yapacağını düşünürken 1960 ihtilâli olur. Fakat ihtilâli yapanlar, önce Büyük Doğu’nun kapatıldığını radyodan duyururlar ve ardından Necip Fazıl’ın evini “polis ve asker dolu üç jip”le basıp, “eşinin kürk astarına kadar jiletle söküp her tarafı ararlar.” Necip Fazıl, önce emniyet müdürlüğünde sorgulanır, ardından merkez komutanlığına götürülüp “bir metre genişlik ve iki-üç metre uzunluğunda, basık, içinde teneşirimsi tahta bir kerevet, boğucu, daha doğrusu çıldırtıcı bir hücreye”28 atılır. Bu hücrede “eli, kolu, dili ve yolu bağlı” Çile şâirini “posta erlerinin gözleri önünde, hallacın şilteyi dövmesi gibi, tokat, yumruk ve tekme altında hırpalarlar.”29 Daha sonra merkez komutanlığından Davutpaşa Kışlası’na getirilen Necip Fazıl, oradan da Balmumcu Garnizonu’na getirilir.30 Çile şâiri Balmumcu Garnizonu’nda yazmasına müsaade edilen 50 kelimelik mektubunda eşine şu tavsiyede bulunur. “Her şeyinizi satar ve geçinmeye bakarsınız! Beni düşünmeyin ve hiç kimseye hâlinizi açmayın!”31 Necip Fazıl, Balmumcu Garnizonu’ndaki günlerini “herkes uyuduktan sonra yalnız gözyaşı ve ibadetle” geçirmektedir.

Necip Fazıl, çektiği bu acılardan sonra 1960 ihtilâlini yapanların çıkardığı “umumî basın affıyla” 100 yıla yakın mahkûmiyetten kurtulur ve Balmumcu Garnizonu’ndan salıverilir. Fakat kapıda bekleyen bir jip onu alır, eşinin ve çocuklarının gözleri önünde savcılığa götürüp teslim eder. Bu sefer de, basın affına bir istisna getirilerek, şâir Toptaşı Cezavevi’ne gönderilir. Necip Fazıl, Toptaşı Cezaevi’nde birbuçuk yıl hapis yatar ve birçok eserini orada yazar. Yazdıkları arasında modern Türk şiirinin en güzel örneklerinden biri olan Zindandan Mehmed’e Mektup vardır. Mehmed, Çile şâirinin büyük oğludur.

“Zindan iki hece, Mehmed’im lafta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de geri adam, boynunda yafta…

Hâlimi düşünüp yanma Mehmed’im

Kavuşmak mı?... Belki… Daha ölmedim!

Avlu… Bur uzun yol… Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli

Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

Git ve gel… Yüz adım… Bin yıllık konak,

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Ses demir, su demir ve ekmek demir…

İstersen demirde muhali kemir,

Ne gelir ki elden, kader bu emir…

Garip pencerecik, küçük daracık;

Dünyaya kapalı, Allah’a açık.33

Açıkça görülmektedir ki, Necip Fazıl’ın üslûbu son derece çarpıcı ve orijinaldir. Aynı zamanda sade, duru ama bununla birlikte derindir. Modern Türk edebiyatında birçok şair, dünya görüşleri sebebiyle hapse girmiş, zindana atılmış veya sürgüne gönderilmiştir. Fakat bunlardan hiçbiri zindandan, bu kadar gür bir imanla haykıramamış, bu kadar umut dolu bir şekilde geleceğe bakamamıştır. O, zindanda en ağır şartlar altında yaşarken bile, ümitsizliğe kapılmamış, Anadolu insanına dâima tarihî misyonunu hatırlatmış, müjdeler vermiştir:

“Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…

Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş…

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!”34

Onun bu şiirleri, Anadolu insanının vicdanında makes bulmuş, derin bir hayranlık uyandırmıştır. Türk milleti tarihinde ilk defa bir şaire “üstad” unvanını vermiş, onu büyük bir sevgiyle bağrına basmıştır. Ayrıca Necip Fazıl’ın bu şiirleri, Anadolu insanına, başını dik tutmasını, inandığı değerleri, hiç kimseye aldırmadan, en onurlu bir şekilde savunmasını öğretmiştir. O, yaşadığı devirde kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, “surda bir gedik açan” adamdır.

Necip Fazıl hapisten çıkınca, mücadelesine devam eder. Büyük Doğu 1964 yılından 1971’e kadar dört defa daha çıkar ve kapanır. Çile şairi bu yıllarda Anadolu Konferanslarıyla Bursa, Salihli, İzmir, Kayseri, Konya, Ankara, Van, Kırklareli, Rize, Manisa’ya kadar bütün Anadolu’yu dolaşır, hatta Almanya’ya Berlin, Köln ve Frankfurt’a kadar uzanır.35 “Büyük Doğu Nesli”ni yetiştirmeye çalışır. Binlerce, onbinlerce insana hitap eder. Hep ümitlidir, Anadolu insanının geleceğine hep umutla bakar. Hiç durmadan-dinlenmeden Anadolu’ya tohum saçar. Bu tohumlar bitmezse toprak utanmalıdır. Utansın adlı şiirinde bu duygularını ne güzel dile getirir:

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylân, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Ustada kalırsa, bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!

Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa, bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk,

Bayraklaşmıyorsan, bayrak utansın.” 36

Bu döneminde, Anadolu ve İstanbul’da gençlerle özellikle meşgul olur. Anadolu’dan İstanbul’a, Ankara’ya üniversitede okumaya gelen, Anadolu çocuklarının üzerine kol-kanat gerer. Onların elinden tutar, onları şanlı mazileriyle, ihtişam dolu kültürleriyle yüz yüze getirir. Bu gençler arasında bugün, devletin en üst düzey yöneticilerinden biri olan, Kayserili bir genç de vardır. Bu zeki Kayserili gençle birlikte onbeş-yirmi genci alıp, İstanbul Sultan Ahmet Camii’ne namaza götürür. Namaz çıkışında, bu gençlerin o günün modasının etkisinde kalan, daracık pantolonlarına, gömleklerine, uzun favorilerine ve saçlarına bakan Necip Fazıl’ın dudaklarından birden harikulâde bir söz dökülür: “Bu kubbelerin altı bu züppelerle dolmadıktan sonra, bu millet iflâh olmaz.” Çile şâiri bu güzel, çil çil kubbelerin altını gençlerle doldurmasını bilen adamdır.

Necip Fazıl 1972 yılında evine çekilir. Büyük Doğu 1978’de onaltıncı defa çıkar ve kapanır. Çile şairi artık ihtiyarlamış, mücadele, ıstırap ve çile dolu uzun hayatı onu iyice yıpratmıştır. Artık büyük şâire dünya boş, odaları loş gelmekte, son ânını beklemektedir. Gelen meleğe safa geldin, hoş geldin demeye hazırlanmaktadır. İman dolu bir insan olarak, bir mümin olarak, onun için ölüm güzel şeydir. Bu inancını ne kadar da güzel anlatır:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”37

Nihayet 25 Mayıs 1983’te bu fânî dünyadan

“Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”38

dediği Efendisi’nin gittiği diyâra gider. Cenazesini binlerce genç, onun Büyük Doğu Nesli dediği nesil, parmakları ucunda götürür ve o günden bu yana onu dâima rahmetle, minnetle ve şükranla anar.

 

Kaynaklar

1.Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, 2.b. İstanbul, 1976, s. 21.

2.Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, 5.b. İstanbul, 1987, s. 64.

3.Y.a.g.e., s. 67.

4.Y.a.g.e.,s.67.

5.Kısakürek, Bâbıâli, ss. 264-266.

6.Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 12.b. İstanbul, 1987, s. 66.

7.Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 1.b. İstanbul, 1967, ss.18-19.

8.Y.a.g.e., s.17.

9.Mehmet Kaplan, Edebiyatımızın İçinden, 1.b. İstanbul, 1978, s. 192.

10.Y.a.g.e., s.193.

11.Kısakürek, Çile, s. 74.

12.Y.a.g.e., s.35.

13.Y.a.g.e., s.37.

14.Y.a.g.e., s.20.

15.Y.a.g.e., s.39.

16.Kısabürek, O ve Ben, s. 130.

17.Y.a.g.e., s.162.

18.Y.a.g.e., s. 229; Kısakürek, Bâbıâli, s. 285.

19.Kısakürek, O ve Ben, s. 68.

20.Kısakürek, Bâbıâli, s. 285.

21.Y.a.g.e., s.328.

22.Kısakürek, Çile, ss.402-403.

23.Y.a.g.e., s.399.

24.Y.a.g.e., s.406.

25.Y.a.g.e., ss.406-407.

26.Y.a.g.e., s.404.

27.Kısakürek, Bâbıâli, s. 337.

28.Necip Fazıl Kısakürek, Cinnet Mustatili, 4.b. İstanbul, 1983, ss.300-301.

29.Y.a.g.e., s.302.

30.Y.a.g.e., ss.303-304.

31.Y.a.g.e., s.305.

32.Y.a.g.e., s.305.

33.Kısakürek, Çile, ss. 420-421.

34. Y.a.g.e., s.422.

35.Kısakürek, Bâbıâli, s. 254.

36.Kısakürek, Çile, s. 413.

37.Y.a.g.e., s.51.

38.Y.a.g.e., s.79

 

 

 



 
SİPARİŞ VER

Kitaplarımızdan temin etmek isterseniz tıklayınız


ANKET
Lütfen
anketimizi oylayınız.


Hergün beş vakit namazımızı camide, bir imamın eşliğinde kılmaktayız. Acaba cami nedir ve imam kimdir?
Cami namaz kılma yeri ve İmam memurdur
Cami, imamın evi ve İmam sadece namazı kıldırandır
Cami, sivil toplum kurumu ve İmam STK önderidir.
Cami, bahçesiyle eğitim yuvası, İmam eğitimcidir.

ÇOK OKUNAN 5 YAZI
Yazı Hit
2001 YAYINLARI VE SALİH PARLAK 9010
SEBE' IRKI VE GEZEGENLERDEN SÜRGÜN 6164
FATİHA SURESİ 5845
KUR'AN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 4942
BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR 3955

ZİYARETÇİ DEFTERİ
Deftere Yaz Defteri Oku
86 mesaj var.